SİYASET SOSYOLOJİSİ - Ünite 2: Siyaset Olgusunun Doğası Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 2: Siyaset Olgusunun Doğası

Siyasetin Devlete Ait Olana İndirgenmesi Sorunu ve Siyasetin İlişkiselliği

Siyaset ve devlet kavramlarının ve siyasi faaliyetlerin de devlet faaliyetleri ile karıştırılması rastlanılan en çok yanılgılardan bir tanesidir. Bu yanılgının altında yatan nedenlerinden biri, siyaseti anlama çabasındaki (politika kavramının etimolojisinin çıkış noktası olarak alınması gibi) hatalardır. Bir diğer nedeni ise devletin modern dönemde, toplumsal yaşam üzerindeki etkisidir.

Politika sözcüğü anlamını Yunancadaki polis sözcüğünden alır. Bu sözcük; site, kent, yöre veya vatandaşların toplantısı anlamlarına gelir. Polis sözcüğü benzer başka bir sözcük olan politeia ise; siyasal yapı, siyasal rejim, cumhuriyet ve vatandaşların hakkı anlamına gelir. Dolayısıyla da politika, polis’e ait olan şeyler yani devlete, kente, yöreye ait olan şeyler anlamına gelir. Buradan hareketle Polis’in siyasal toplum anlamına geldiği ve devletin de siyasal toplum anlamını taşıdığı düşünüldüğünde siyaset ile devlete ait olanın bağdaşlaştırılması zor olmaz.

Polis’in tarihsel bağlamı dikkate alındığında, bu özdeşleştirmenin çok da doğru olmadığı görülür. Modern yaşamda da devlet ile toplum iki ayrı alan olarak karşımıza çıkar. Modern yaşamda devlet, toplumdan göreli olarak ayrılabilir bir siyasal organizasyon olarak karşımıza çıktığı için, bugün siyasetin devlete ait olana işaret ettiğinin kabul edilmesi, toplumsal bağlamının göz ardı edilmesi gibi bir sonucu da beraberinde getirir.

Antik Yunan döneminde siyasal olan ile toplumsal olan arasında bir ayrım olmadığı için, siyasetin polise ait olan şeyler olarak düşünülmesi bir anlam daralmasına yol açmaz. Anca modern dünyada devlet ile toplum iki farklı alan olarak karşımıza çıkar. Günümüzde devlet, toplumdan ayrılabilir bir siyasi organizasyon olarak görüldüğü için, siyasetin de devlete ait olan olarak görülmesi, toplumsal bağlamın gözardı edilmesi sonucunu da beraberinde getirmektedir.

Modern devletin niteliğinin daha önceki siyasal organizasyonlardan farklı olması, siyasetin devlete ait olanı niteleyen bir kavram olarak görülmesinin bir başka nedenidir. Devletin ortak yaşam üzerindeki hâkimiyeti, onun yönetim araçlarının yoğunlaştığı alan olmasından kaynaklanmaktadır.

Weber’in devlet kavramlaştırmasını göz önünde bulundurarak modern devleti karakterize eden özellikleri dört başlık altında ele almak mümkündür.

1. Meşru olarak şiddet kullanma ya da fiziki zora başvurma tekelini elinde bulundurması,

2. Sınırları kesin bir biçimde belli olan belirli bir toprak parçası üzerinde kurmuş olduğu hâkimiyet,

3. Faaliyetlerini hukuk temelinde gerçekleştirmesi,

4. Toplumsal yaşam üzerindeki hâkimiyetini hayata geçiren bürokrasisi.

Modern devletin toplumsal yaşam üzerindeki belirleyici gücü, siyasetin devlete ait olan algılanmasında önemli rol oynamıştır. Bu görüş, gücün ve hâkimiyetin tek kaynağı olarak devleti görmekte ve bu ufuk darlığının bir sonucu olarak, toplumsal yaşamdaki güç ilişkilerini ve bu ilişkilere bağlı olarak kendini gösteren tahakküm biçimlerini ihmal etmektedir. Fakat siyasal antropoloji çalışmaları (bkz. Marc Abélès ile Edward Evan EvansPritchard ve Meyer Fortes’in çalışmaları) siyasal ilişkinin evrensel bir ilişki olduğuna işaret etmektedir. Sosyolojik bir perspektifle ele alındığında, devlet iktidarının bile arka planında toplumsal yaşamdaki söz konusu iktidar ilişkilerinin bulunduğu görülecektir

Ekonomik Determinizm (Belirlenimcilik) Sorunu ve Siyasetin Özerkliği

Başta Marx olmak üzere, bazı düşünürler, siyaseti anlamaya çalışırken devleti değil toplumu çıkış noktası olarak almışlar ve devlet-toplum ilişkisinde belirleyici olanın toplum olduğunu iddia etmişlerdir.

Ekonomik çatışmaların dışındaki siyasal çatışmaların ve ekonomik eşitsizlikler dışındaki eşitsizliklerden kaynaklanan hâkimiyet ilişkilerinin karşısında kör olan bu bakış açısı, ekonomik belirlenimcilik sorununu da beraberinde getirir.

Ortodoks Marksizm ekonomik belirlenimcilikten taviz vermezken, Neo-Marksizm’de ekonomi ile siyaset arasındaki belirlenim ilişkisi gevşediği için, siyaset bütünüyle bağımlı bir değişken olarak değil, göreli özerk bir olgu olarak düşünülür. Post-Marksist düşüncede ise, ekonomi ile siyaset arasındaki tek yönlü belirlenim ilişkisi ortadan kalkar ve siyaset özerk bir olgu olarak düşünülür.

Ekonominin toplumsal yaşamda belirleyici bir faktör olduğunu düşünen Marx, herhangi bir toplumsal düzende üst yapıyı belirleyen şeyin, o toplumsal düzenin ekonomik yapısı olduğunu savunur.

Toplumsal düzende eğer üretim güçlerindeki gelişim bir düzeye ulaşırsa ekonomik yapı değişikliğe uğrar ve alt yapı, yani ekonomik yapı ile üst yapı arasında bir çatışma söz konusu olur. Toplumsal devrim de bu tür bir çatışmanın sonucu olarak görülür.

Marx’ın toplumsal değişim düşüncesi, iki önemli hususu içerir. Bunlardan biri diyalektik işleyiş sürecinde, ortaya çıkan yeni düzeyin üst bir aşamaya karşılık gelmesine bağlı olarak kendini gösterir. Buna göre, her yeni toplumsal düzen, bir öncekine göre daha ileri bir aşamaya karşılık gelir. İkinci husus ise, diyalektik işleyiş sürecinde, yeni düzeyin bir önceki düzeyin ileriye taşınabilir niteliklerini içerisinde barındırması ile bağlantılıdır.

Özgürlük, Marx için ilerlemenin ölçütüdür. Bu anlamda, Marx’a göre ideal toplumsal düzen, özgürlüğün evrensel anlamda gerçeklik kazandığı ortak yaşam biçimine karşılık gelir. Marx, bu ortak yaşam biçiminin komünist toplum olduğunu düşünür. Onun için komünist toplum, bünyesinde bireysel yarar ile toplum yararın örtüştüğü ve böylece bireylerin gerçek anlamda özgür olabilmelerine uygun toplumsal ilişkilerin vücut bulduğu bir ortak, devletsiz yaşam biçimidir.

Marx toplumsal yaşamın temelinde üretim ilişkilerin olduğunu, insanın doğayı dönüştürücü çalışma yoluyla kendini gerçekleştirerek özgür olacağını düşünmektedir.

Marx’ın teorisi siyaseti bağımlı bir değişken olarak görür; ahlak, hukuk, din, sanat, ideoloji gibi siyaseti de, üstyapı içerisinde mütalaa ettiği için, üst yapının alt yapıya uyarlanması düşüncesine bağlı olarak, siyasetin de yeni ekonomik düzene göre biçim alacağını kabul eder. Bunun yanında siyasetin aynı zamanda tarih tarafından da belirlendiğinden bahsedilebilir; insani olan her şey gibi, siyasetin de, ait olduğu tarihsel dönemin toplumsal koşullarına göre biçimlendiğini kabul edilmektedir.

Marx’ın kendi teorisinde ekonomi ile siyaset arasında kurmuş olduğu ilişki ile modern toplumdaki uygulamalar arasında bir çok uyumsuzluk gözlemlenmektedir. Geçmişte ve günümüzde yaşanan bir çok örnek, bu uyumsuzluğu doğrular niteliktedir.

Neo-Marksist olarak görülen bazı düşünürler, Marksist teoriyi, liberal demokrasi ile yönetilen Batılı kapitalist ülkelerdeki toplumsal yaşamı açıklamayı mümkün kılacak biçimde yenilemişlerdir. Aralarında Antonio Gramsci ve Louis Althusser’in de bulunduğu bu düşünürler, belirli bir tarihsel momentte siyasetin de toplumsal yaşam üzerinde etkiye sahip olabileceğini göstererek, siyasetin bütünüyle bağımlı bir değişken olmadığına dikkat çekmişlerdir.

Klasik Marksist düşünürlerden farklı olarak Gramsci’ye göre bir tarihsel blok’un (tarihin belirli bir evresine denk düşen alt yapı ile üst yapı arasındaki bütünlüğün) oturduğu belirli bir tarihsel momentte, siyaset de toplumsal yaşam üzerinde etkiye sahip olabilir.

Hümanist Marksizim, Marx’ın tarihsel değişimde insani çabaya önem verdiğini iddia eden Marksizm yorumu olarak görülmektedir. Marx’ın geç dönem çalışmalarını önemseyen yorum ise Ekonomizm’dir ve bu yorum, tarihin işleyişinde belirleyici olanın üretim güçleri olduğunu, bu anlamda tarihin insan iradesinden bağımsız olarak gerçekleştiğini, bu nedenle de tarihsel değişimde insan iradesi ya da düşüncesinin, dolayısıyla da siyasetin belirleyici hiçbir etkiye sahip olamayacağını iddia eder.

Gramsci, siyasetin toplumsal yaşam üzerinde bir etkiye sahip olabileceğini kabul ettiği için ekonomizmi eleştirir. Fakat Gramsci tarihsel değişimde son tahlilde ekonominin belirleyici olduğunu düşündüğü için, onun hümanist yorumu da bütünüyle değil, ancak kısmen benimsediği söylenebilir.

Gramsci’ye göre Doğu toplumları, devletin son derece güçlü olduğu, sivil toplumun ise yok denecek kadar zayıf olduğu toplumlardır. Bu özellikleri dolayısıyla bu toplumlarda siyaset, devletin uygulamış olduğu kaba güç olarak kendini gösterir. Parlamenter demokrasilerle yönetilen Batı toplumları ise güçlü bir sivil topluma sahip oldukları için, burada siyaset kaba güce indirgenemez. Bu toplumlarda siyasal hâkimiyeti hedefleyen bir sınıf, öncelikle sivil toplum alanında insanların rızasını kazanmaya yönelik ideolojik mücadele vermek durumundadır.

Gramsci her ne kadar rızanın esas alanı olarak sivil toplumu görse de bu toplumlarda üstyapının bir başka alanı olan siyasal yapıyı (devleti) da rızanın sağlandığı yerlerden biri olarak görüyordu. Zira bir toplumda kapitalizm gelişse de, siyasal yapının devrim için gerekli koşulların ortaya çıkmasını engelleyebilmesi, siyasetin de ekonomik yapı üzerinde etkiye sahip olabileceğini gösteriyordu

Gramsci, işçi sınıfının toplumsal yaşamda hegemonyayı oluşturmasına paralel olarak devletin de ortadan kalkacağını düşünür. Sonuçta Gramsci de, Marx gibi, devletsiz bir topluma ulaşılabileceği kanaatindedir. Fakat Gramsci bu topluma nasıl ulaşılacağı konusunda Marx ile görüş birliği içerisinde değildir. Gramsci, siyasal eylemi doğrudan belirleyen şeyin ekonomik yapı değil, bu yapının yorumlanış biçimi olduğu kanaatinde olduğu için, söz konusu dönüşümün ancak üst yapı alanı olan sivil toplumda yürütülen ve insanların düşünme ve değerlendirme biçimlerini etkilemeyi amaçlayan bir mücadelenin yardımıyla gerçekleşebileceğini düşünüyordu.

Gramsci devleti iki anlamda düşünür. Dar anlamıyla siyasal toplum, yani sivil toplumdan ayrı bir üstyapı kurumu olarak ve geniş anlamıyla, siyasal toplumun yanı sıra sivil toplumu da içeren bir bütün olarak. Bu anlamıyla devlet, güç artı rıza demektir.

Bir başka neo-Marksist düşünür olan Althusser, sivil toplum kavramını reddederek Gramsci’nin devlet ile sivil toplum arasındaki ayrımın kalktığı ‘geniş anlamıyla devlet’ anlayışını esas alır. Althusser de devletin baskının yanı sıra rızayı da içerdiği kanaatindedir; Marksizm’in yapısalcı bir yorumunu sunar. Buna göre toplum çeşitli yapılardan oluşur ve toplumsal yaşam bu yapılar arasındaki ilişkilerce belirlenir.

Althusser, ekonomik yapı, siyasal yapı ve ideolojik yapı olmak üzere üç yapıdan bahseder. Bu yapılar arasındaki ilişki, karşılıklı etkileşim sonucu ortaya çıkan, ‘üst belirlenim’ olarak adlandırılan bir yapısal belirlenim süreciyle ortaya çıkar. Bu analizde, ekonomik yapının son kertede belirleyiciliği, belirli bir tarihsel dönemde hangi yapının etkin olacağını belirleyen yapının, ekonomik yapı olduğu düşüncesinde karşılığını bulur

Althusser’e göre, bir toplumsal düzenin varlığının sürdürülebilir olması, üretimde bulunurken üretim koşullarını da yeniden üretmesinden geçer. Bu da ancak üretim araçlarının ve üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesiyle olur. Ona göre üretim ilişkilerinin yeniden üretimi, siyasal ve ideolojik yapılar ile sağlanır.

Althusser, devlet aygıtını, devletin baskı aygıtları (hükümet, idare, ordu, polis, hapishaneler gibi unsurlar) ve devletin ideolojik aygıtları (dini kurumlar, öğrenim kurumları, aile, hukuk kurumları, sendikalar, siyasal partiler, iletişim ve haberleşme araçları, kültür, sanat ve spor faaliyetlerinin yürütüldüğü kurumlar gibi unsurlar) olmak üzere ikiye ayırır. Devletin baskı aygıtlarının (DBA) bütünüyle kamu alanında kalmasına karşın devletin ideolojik aygıtları (DİA) ağırlıklı olarak özel alanda bulunur.

Gramsci gibi Althusser de, iktidar ilişkileri alanını, dolayısıyla da bu ilişkileri dönüştürmeye yönelik siyasal mücadele alanını olabildiğince geniş düşünür

Post-Marksist düşüncenin önemli temsilcileri olarak kabul edilen Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, toplumsal ilişkileri özcü olmayan bir anlayışla ele aldıkları için, siyasetin herhangi bir temele indirgenemeyecek olan ilişkisel doğasını görebilmişlerdir.

Laclau ve Mouffe, toplumsal ilişkiler olumsal olduğu için, siyasal öznelerin ve toplumun da olumsal olduğunu düşünür. Özcülük; belirliliğe, kesinliğe, kalıcılığa, evrenselliğe, homojenliğe ve bütünlüğe vurgu yaparken, olumsallık; müphemliğe, belirsizliğe, gelip geçiciliğe, heterojenliğe ve parçalılığa vurgu yapar. Siyasal öznenin olumsal olması hiçbir kimliğin ontolojik olarak ayrıcalıklı olamayacağı anlamına gelir.

Laclau ve Mouffe, siyasal özne gibi toplumun da olumsal olduğunu kabul ettikleri için toplumsal yaşamı, içerisinde bir düzeni barındıran bir bütünlük olarak değil, farklı kimliklerin (yaşam tarzlarının) siyasal mücadelelerine bağlı olarak kurulan ve bozulan göreli ve istikrarsız bir bütünlük olarak görmüşlerdir.

Laclau ve Mouffe, Gramsci’nin hegemonya kavramını sınıf merkezli olmayan bir perspektiften hareketle yeniden yorumlarlar. Bu doğrultuda hegemonyanın farklı kimliklerin siyasal mücadelelerine bağlı olarak kurulan geçici bir bütünlük olduğunu, bu bütünlüğün nasıl kurulursa kurulsun her zaman belirli yaşam tarzlarının lehine belirli yaşam tarzlarının ise aleyhine olacak sonuçlar içereceğini, dolayısıyla da içerisinde siyasal ilişkinin (yani hâkimiyet ilişkilerinin) olmadığı bir toplumsal yaşam biçiminin mümkün olmadığını belirtirler. Onlara göre demokratik toplum; herhangi bir siyasal öznenin (kimliğin) ontolojik olarak ayrıcalıklı bir konuma sahip olarak görülmediği ve her siyasal öznenin kendisini kuran toplumsal ilişkileri dönüştürme imkânına sahip olduğu toplumdur.

Siyasetin Yeni Yüzü

Günümüzde siyaset, sınıf ve ulus-devlet kavramları üzerinden anlaşılabilecek bir olgu olarak görülmekte ve devlete ait faaliyet ya da devlet üzerinden gerçekleştirilen, kamusal alana ilişkin bir faaliyet olarak düşünülmektedir.

Ekonomik çıkarlar temelinde tanımlanan sağ-sol ayrımına bağlı olarak biçimlenen modern siyasal yaşamda sol, ekonomik yönden dezavantajlı grupların sözcüsü olarak anlaşılırken, sağ avantajlı grupların çıkarlarının temsilcisi olarak düşünülmüştür.

Günümüzde siyasetin ulus-devlet ölçeğini aşarak küresel bir mahiyet kazanması, günümüz demokrasilerinde siyasal partilerin programlarında gözlemlediğimiz benzerlikler ve bu anlamda klasik anlamıyla sağ ile sol arasındaki ayrımının belirsiz hale gelmesi, sınıf kategorisinin ötesinde etnik, cinsel, dinsel, kimlik siyasetlerinin ve bu siyasetleri yürüten yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkması gibi önemli gelişmeler, modern siyaset anlayışının geçerliliğini önemli ölçüde azaltmıştır. Bugün siyaset yeni bir yüzle karşımızdadır. Siyasetin bu yeni yüzünün gerisinde, toplumsal ilişkiler düzeyindeki bir dizi değişiklik bulunmaktadır. Bunlar:

  1. Kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal yaşamın bütün alanlarına nüfuz etmesi,
  2. Kitle iletişim araçlarının gelişmesi ve yaygınlaşmasına bağlı olarak karşımıza çıkan kitle kültürü,
  3. Toplumsal yaşama yönelik devlet müdahalesinin artmış olmasıdır.

Günümüzde siyasetin merkezinin devletten topluma kaydığını, kurumsal yapılara dayalı siyaset anlayışının geçerliliğini yitirmeye başladığını söylemek mümkündür. Bu bağlamda günümüz siyasetinin ayırt edici vasfını oluşturan şey, her konuda toplumun kendi kendini örgütleyebilme yetisidir. Bugün devlet, sendikalar ve medya gibi eski örgütlerin yanı sıra, eşcinseller, sporcular, otomobil sürücüleri, özürlüler, çevreciler, teröristler vb. gibi pek çok grupla karşı karşıyadır. Toplumda birçok iktidar odağı vardır ve bu anlamda devlet her şeyi öngören, yönlendiren ve karara bağlayan merkez olma özelliğini yitirmiştir. Dolayısıyla siyasal kararların alındığı bir merkez ve siyasal karar alma tekelini elinde bulunduran bir siyaset sınıfı bulunmamaktadır.

Ulrich Beck, geç modernliğin yaşandığı günümüz dünyasında kesinlik ve öngörülebilirliğin ortadan kalktığını ve bugünün dünyasını karakterize eden şeyin, belirsizlik ve öngörülemezlik olduğunu düşünür. Toplumsal sorunların öngörülemezliğine işaret eden söz konusu belirsizlik, devletin toplumsal taleplere cevap verebilme kabiliyetini kaybetmesinin de nedenlerinden birini oluşturur.