“Çapı çoğu kez 100 m.yi bulmayan, buna karşılık anıtsal görünümlü, payanda ya da bastiyonlarla desteklenmiş, yapımı organize büyük bir işgücü gerektiren duvarlarla çevrili içkale ve buzu çevreleyen seyrek dokulu yerleşim alanlarının belirlediği bu modelin nerede, nasıl geliştiğini bilmiyoruz. Ancak ilginç olan, Doğu Anadolu’da Pulur Sakyol’dan başlayarak batıda Troya’ya kadar uzanan, güneyde de Bademağıcı’ndan örneğini bildiğimiz, plan şeması özellikle Demircihöyük kazıları ile çok iyi tanımlanmış olan bir modelin, bu kadar geniş bir coğrafyada, birbirinin kopyası sayılacak kadar aynı plan düzenini yansıtacak şekilde görülmesidir. Her ne kadar bazı İlk Tunç Çağı yerleşimlerinde bu plan düzeninden sapmalar görülürse de, gene yerleşimin kurgusu ve plan düzenini belirleyen ölçütler diğerleri ile aynıdır.
Bu modelin öncülerini bilmiyoruz, ancak tek söyleyebileceğimiz, bu modelin tüm göstergeleri ile, Yakın Doğu kent modelinden farklı olduğudur. Özellikle İlk Tunç Çağı’nın başlarında, örneğin Troya I ve Demircihöyük sürecinde, içkalede sosyal sınıf göstergesi olabilecek anıtsal yapılar, tanımlı saray ya da benzeri yapılara da rastlanmaz; kentin görkemini simgeleyen yalnızca çevre duvarı ile giriş kapılarıdır. Mimarideki bu sıradanlığa karşılık, buluntu topluluğu zanaatkar sınıfının, başta madencilik olmak üzere takı ve süs eşyası yapımının uzmanlaşarak geliştiğini açık olarak göstermektedir. Bu da, yaşam ve ekonomide söz sahibi olan ayrıcalıklı bir elit grubun, İlk Tunç Çağı’nın en başlarından itibaren var olduğunun kanıtıdır. Beğeni eşyalarının yapımındaki teknik düzey, uzman ustaların ayrı bir sınıf olarak ortaya çıktığını göstermektedir. Bu nedenle, Anadolu kentlerinin boyutlarının küçüklüğü, anıtsallıktan yoksunluğu bir yana bırakılırsa, sosyal dokunun üst yapısı açısından Yakın Doğu modeli ile aralarında benzerlik vardır. Gene de, Yakın Doğu sisteminin temel birimlerinden biri olan ekonominin denetiminin göstergeleri, örneğin kayıt tutulması ile ilgili veriler Anadolu modelinde yoktur. İki sistem arasında önemli bar diğer fark da depolama, artı ürün birikimi konularında karşımıza çakar. Yakın Doğu modelinde başta tahıllar olmak üzere diğer hammaddelerin depolanması, sistemin gereğidir. Anadolu kent modelinde ise, hiç değilse erken dönemlerde, bu tür bir birikimin izlerine rastlanmaz. Bu durumda karşımıza çıkan soru, Anadolu’daki kent modelinin ortaya çıkışını sağlayan artı değerin ne olduğudur. Anadolu İlk Tunç Çağı yerleşimlerinin buluntu topluluğunda önemli yer tutan ağırşak, tezgah ağırlığı gibi dokuma aletlerinin sayısındaki artış, artı değerin tahıldan çok dokuma olabileceğini düşündürmekte ise de, şarap, zeytinyağı, bal gibi o dönemin endüstriyel besin ürünlerinin de artı değerin oluşumunda yer tuttuğunu gösteren veriler giderek artmaktadır. Bu bağlamda Yakın Doğu kentinin tüm parametreleriyle, günümüz kentinin öncüsü olduğunu, yani tanımının alışılagelmiş tanımlar sınırı içinde olduğunu unutmamak gerekir. Buna karşılık İlk Tunç Çağı Anadolu kent motifi, gelişen, gerçek kentlere dönüşen bir sistemin parçası değildir; bu nedenle parametreleri de, yaşam felsefesi de bildiğimiz tanımlarla açıklanamaz, yalnızca “farklı” olduğunu söyleyebiliriz.