Bilgisel gerekçelendirme kimin fikirleri ile felsefede bir kırılma noktası olarak ortaya çıkmıştır?
Edmund Gettier’in karşı örneklerinin doğal bir sonucu olarak, felsefeciler bilginin klasik çözümlemesi konusunda yeni fikirler üretmeye ve bilginin daha savunulabilir bir tanımını vermeye yönelmişlerdir. Bu konuyla ilgilenen düşünürlerin farkına vardığı önemli bir nokta, bilginin geleneksel tanımında yer alan “gerekçe” kavramının derinlemesine incelenip açıklığa kavuşturulmaması durumunda önermesel bilginin tanımının veya çözümlemesinin ciddi sorunlar barındıracağı gerçeği olmuştur. Elbette gerekçelendirme konusunda Gettier’den önce de epistemoloji literatüründe kayda değer çalışmalar yapılmıştır. Ancak Gettier’in makalesinin yayımlanmasından sonra felsefeciler arasında egemen olan genel fikir, bilginin tanımındaki “K kişisinin Ö’ye inanması için gerekçe vardır” ifadesinin yüzeysel ve belirsizlikler içeren bir önerme olduğu ve bu cümledeki “gerekçe” kavramının içinin çok farklı şekillerde doldurulabileceği yönünde olmuştur. Bu farkındalığın en önemli sonucu, gerekçelendirme konusunda farklı tartışma eksenlerinde birbirine rakip bir dizi kuramın ortaya çıkmasıdır.