Anayasa kavramının ve anayasacılık akımının niçin daha önceki çağlarda de ğil, 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıktığı, haklı olarak sorulabilir. Bu akımı do ğuran etkenlerden biri, siyasal düşüncenin laikleşmesi, diğeri de burjuva sınıfı nın yükselişidir. İlk ve orta çağlarda hâkim olan düşünce, devlet düzeninin ilahi kökenli olduğudur. Bunun bazı versiyonlarına göre, mesela eski Mısır’da olduğu gibi, hükümdarlar Tanrı telakki edilmiş, bazılarında da hükümdarların bu mev kiye Tanrı’nın iradesiyle geldiğine inanılmıştır. Bu düşünce, Orta Çağ Hıristiyan siyasal düşüncesinde “omnis potestas a Dio” (bütün iktidarlar Tanrı’dan gelir) ve İslam siyasal düşüncesinde “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü diledi ğine verir, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz eder, dilediğini zelil edersin... Muhakkak ki Sen her şeye kadirsin” (Kur’an, Âli İmran Suresi, 26. Ayet) (burada “mülk” devlet veya iktidar anlamında kullanılmaktadır) formülleriyle ifa de edilmiştir.
Avrupa’da Rönesans, Reform ve Aydınlanma hareketlerinin etkisiyle bu görüş, devletin kökeninin insan ya da toplum iradesine dayandığı yönünde değişmiş, diğer bir deyimle siyasal düşünce laikleşmiştir. 17. ve 18. yüzyıllarda devletin kö kenini açıklamak üzere Hobbes, Locke ve Rousseau gibi önemli düşünürler tara fından “toplum sözleşmesi” teorileri ortaya atılmıştır. Bu düşünürlerin teorileri arasında önemli farklar olmakla birlikte, hepsinin ortak noktası, devletin ortaya çıkmasından önce insanların bir “tabiat hâli”nde yaşadıkları ve bu döneme zo runlu olarak fiziksel gücün hâkim olduğudur. Bir noktada insanlar, bu güvensiz ve anarşik durumdan kurtulmak, hayatlarını ve haklarını güvenceye kavuşturmak amacıyla, üstün bir otorite kurmaya, diğer bir deyimle devleti yaratmaya karar vermişlerdir ki buna, toplum sözleşmesi adı verilmektedir. Burada kastedilen, maddi anlamda bir sözleşme, yani toplum üyelerinin fiziki olarak bir araya gelip böyle bir sözleşme imzalamaları değil, varsayımsal anlamda bu yönde bir top lum iradesinin oluşmasıdır. Bu sözleşme ile toplum üyeleri, bir kısım haklarını (bazı yazarlara göre haklarının tümünü) bu üstün otoriteye devretmişler, bunun karşılığında da güvenliklerini ve bir kısım haklarının devletçe korunmasını sağ lamışlardır. Bu anlamda yazılı anayasa, bir bakıma, toplum sözleşmesinin biçim selleştirilmiş ve hukukileştirilmiş şeklidir. Günümüz Türkiye’sindeki anayasa tar tışmalarında da anayasanın bir toplum sözleşmesi olduğu ya da en azından öyle olması gerektiği görüşü, sık sık dile getirilmektedir.
Anayasacılık akımının kökeninde yatan ikinci temel olgu, kıtalararası deniz ti caretinin gelişmesiyle birlikte ekonomik gücü büyük ölçüde artan bir ticari (daha sonra da endüstriyel) burjuva sınıfının ortaya çıkmasıdır. Orta Çağ’ın, aristokrasi (soylular) sınıfının, daha sonraları da mutlak hükümdarların hâkimiyetine dayanan devlet ve hukuk düzeninde, bu yeni burjuva sınıfının iktidardaki payı çok önemsiz di. Ayrıca başta mülkiyet hakkı olmak üzere temel hakları da hukuki güvenceden yoksundu. Bu anlamda 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl “demokratik devrimleri” özü bakımından burjuva devrimleridir. Bu devrimlerle burjuvazi, aristokrasiyi tasfiye etmek, hükümdarlığı da ya ortadan kaldırmak veya onun yetkilerini sınırlandırmak suretiyle, kendi hak ve hürriyet lerini güvence altına almaya çalışmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan yazılı anayasa lar, bu büyük sosyal dönüşümü hukuken tescil eden belgelerdir. Amerikalı siyasal bilimci Barrington Moore, bunu “Burjuvazi yoksa demokrasi de olmaz. “ cümle siyle veciz şekilde ifade etmiştir.