AÖF Soru Bankası
HUK209U · Ünite 2

Türkiye’de Anayasa Gelişmelerine Genel Bakış

  • 20 soru-cevap
  • Anayasa Hukuku
1

Osmanlı devletinde Sened-i İttifaktan sonra ikinci anayasal gelişme nedir? 

Osmanlı anayasal gelişmesinin ikinci aşaması, 1839 tarihli Tanzimat Fermanı’dır. Bu fermanda, devletin bütün uyrukları için can, mal ve ırz güvenliği vaad edilmiş, vergi ve askerlik işlerinin de bir düzene bağlanacağı söylenmiştir. Bu vaadler, 1856 Islahat Fermanı ile de doğrulanmış; ayrıca bu ferman, din farkı gözetilmeksizin bütün devlet uyruklarının eşit işlem görmesi ilkesini de getirmiştir. Tanzimat ve Islahat fermanlarında yer alan ilkeler, hukuk devletinin gelişimi bakımından önemli olmakla beraber, hâlâ bu ilkelerin etkinliğini sağlayacak ve padişahın yetkilerini sınırlandıracak mekanizmalar kurulmuş değildir. Ferman hükümlerine uyup uymamak, padişahın takdirine bağlıdır.

2

Osmanlı devletinde anayasal gelişmenin ilk adımı nedir? 

Osmanlı İmparatorluğu’nda anayasal gelişmenin ilk adımı olarak, 1808 yılında merkezî hükûmetin temsilcileri ile âyan temsilcileri arasında kabul edilip imzalanan Sened-i İttifak gösterilir. Bu senette, devlet işlerine resmî sıfatı haiz memurlardan başkasının karışamayacağı, iktidarın kullanılmasına sadrazamın katılacağı ve bundan dolayı kendisinin sorumlu olacağı gibi hükümler yer almış, buna karşılık âyan temsilcileri, içlerinden birinin devlete karşı ayaklanması hâlinde bunun bastırılmasına yardımcı olmayı taahhüt etmişlerdir. Sened-i İttifak, bu niteliğiyle ilginç bir anayasal belge olmakla birlikte, hükümlerinin uygulanmasını sağlayacak bir mekanizma getirmemiştir. Gerçekte bu belge, merkezî hükûmetin ne kadar zayıflamış olduğunun bir kanıtıdır. Nitekim birkaç yıl içinde II. Mahmut merkezî otoriteyi güçlendirince, Sened-i İttifak hükümlerini tanımamıştır.

3

İlk Osmanlı anayasası nedir?

Genç Osmanlılar adı verilen grup, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküntüden kurtulabilmesi için, meşruti (anayasalı) bir monarşiye geçilmesini, yani padişahın yetkilerinin kurulacak bir meclisle sınırlandırılmasını gerekli görüyordu. Bu akımın etkisiyle, 1876 yılında ilk Osmanlı Anayasası (Kânûn-i Esâsî) ilan edilmiştir.

4

1909 değişiklikleri hangi alanlarda düzenleme yapılmıştır? 

1909 değişiklikleri ile padişahın yetkileri daraltılarak Mebusan Meclisi’nin yet- kileri genişletildi. Bakanlar Kurulu’nun Mebusan Meclisi’ne karşı sorumlu olduğu açıkça belirtildi. Padişahın meclisi feshetme hakkı, Âyan Meclisi’nin onayı ve üç ay içinde yeni seçim yapılması şartlarına bağlandı. Kanun teklif edebilmek için padişahın izninin alınması zorunluluğu kaldırıldı. Meclislerce kabul edilen bir kanunun, padişahça ya iki ay içinde onaylanması ya da bir kere daha görüşülmek üzere meclislere geri gönderilmesi hükmü konuldu. Geri gönderme hâlinde bu metnin kanunlaşabilmesi için meclislerin 2/3 çoğunluğu gerekli idi.

Bu anayasa değişiklikleriyle 1876 Anayasası, demokratik bir meşruti monarşi anayasası hâline getirilmiş oldu. Ne var ki git gide ağırlaşan iç ve dış koşullar ve ülkede yeterli bir demokratik geleneğin bulunmaması, bu anayasanın gereği gibi uygulanmasına imkân vermedi. Anayasal bir rejim perdesi gerisinde, İttihat ve Terakki Partisi’nin diktatörce yönetimi ortaya çıktı. Bu rejim, I. Dünya Savaşı’nın yenilgi ile sona ermesiyle yıkıldı.

5

Cumhuriyetin ilanı ile anayasal olarak hangi hususlarda gelişmeler yaşandı? 

TBMM Hükûmeti, aslında Meclis’in açıldığı 23 Nisan 1920 tarihinden itibaren bir cumhuriyet sayılabilirdi. Çünkü bu hükûmet sisteminin dayandığı ulusal egemenlik ve meclis üstünlüğü ilkelerinin, temelde bir monarşik sistemle bağdaşmasına imkân yoktu. 1921 Anayasası da egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu belirtmek suretiyle cumhuriyetin dayanacağı temel ilkeyi ortaya koymuştu. Nihayet, TBMM’nin 307 ve 308 sayılı kararlarıyla padişahlık resmen sona erdirildikten sonra, artık rejimin cumhuriyetten başka bir şey olamayacağı konusunda kuşku kalmamıştı. Fakat iç siyasal nedenlerle, cumhuriyetin ilanı, yani rejimin adının resmen konulması, bir süre daha gecikmiştir.

Bu kaçınılmaz adım, 29 Ekim 1923 tarihli Anayasa değişiklikleriyle atılmıştır. “Teşkilat-ı Esasiye Kanununun Bazı Maddelerinin Tavzihen Değiştirilmesine Dair Kanun” adını taşıyan bu kanunun 1. maddesi “Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli Cumhuriyettir.” demekte, 10. madde ise şu şekilde değiştirilmektedir: “Türkiye Cumhurbaşkanı, TBMM Genel Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasında bir seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder. Tekrar seçilmek caizdir”.

Adı geçen kanun, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 12. maddesini de şu şekilde değiştirmiştir. “Başbakan Cumhurbaşkanı tarafından ve Meclis üyeleri arasından seçilir. Diğer Bakanlar Başbakan tarafından gene Meclis üyeleri arasından seçildikten sonra, tümü Cumhurbaşkanı tarafından meclisin oyuna sunulur. Meclis toplanık değil ise onay işi Meclisin toplanmasına ertelenir”.

6

Milli mücadele dönemi anayasal gelişmeleri nelerdir? 

Mondros Mütarekesi’ni izleyen düşman işgalleri, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Müdafaa-i Hukuk hareketlerini yaratmış; Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal Paşa, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile bu ulusal direnişe yön vererek önderlik etmiştir. Bu direniş karşısında İstanbul Hükûmeti, Mebusan Meclisi seçimlerinin yapılmasına izin vermek zorunda kalmıştır. Seçimler, Müdafaa-i Hukukçular’a büyük çoğunluk sağlamış ve böylece toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi, Türk yurdunun bölünmezliğini ilan eden Misak-ı Millî’yi kabul etmiştir. Ancak kısa bir süre sonra İngilizler’in İstanbul’u işgal etmeleri ve Millî Mücadele taraftarı birçok milletvekilini tutuklamaları karşısında bu meclisin görev yapmasına olanak kalmadı. Zaten işbirlikçi Damat Ferit Hükûmeti, meclisi feshetmişti. Bu durum karşısında Mustafa Kemal Paşa, illere gönderdiği bir tamimle Ankara’da olağanüstü yetkileri haiz bir meclisin toplanacağını bildirerek yeni seçimler yapılmasını istedi. Olağanüstü yetkili meclis deyimiyle kastedilen, bu meclisin bir kurucu meclis niteliğinde olacağı idi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), 23 Nisan 1920 tarihinde, söz konusu tamim üzerine yeniden seçilen üyelerle İstanbul Mebusan Meclisi’nden kaçıp gelebilen üyelerin katılmasıyla açıldı. TBMM’nin ilk işlemlerinden biri, kendi bünyesi içinden çıkan bir yürütme kuvveti kurmak oldu (25 Nisan 1920). Yürütme kuvvetini meydana getiren bakanlar (icra vekilleri), Meclis tarafından ve kendi üyeleri arasından teker teker seçiliyorlardı. Bir Devlet Başkanlığı makamının yaratılması da siyasal nedenlerle uygun görülmemişti.

TBMM Hükûmeti’nin dayandığı ilkeler, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esa- siye Kanunu ile daha açıklığa kavuşturuldu. 1876 Kânûn-i Esâsî’si henüz resmen yürürlükten kaldırılmadığı için, bu anayasa, sadece 24 maddelik kısa bir metin olarak kaleme alındı. Fakat 1921 Anayasası’nın artık Kânûn-i Esâsî’den çok farklı temellere dayanmakta ve yeni bir Türk Devleti’ni kurmakta olduğu açıktı. 1921 Anayasası’nın en önemli yeniliği ve en devrimci ilkesi, millî egemenlik ilkesidir (m.1). Bu anayasa, saltanatın kaldırılacağı yolunda bir hüküm taşımamakla beraber, millî egemenlik ilkesinin, kişisel egemenliğe dayanan monarşik bir yönetim sistemiyle bağdaşamayacağı açıktır. Anayasa, yasama ve yürütme kuvvetlerinin TBMM’de toplandığını (m.2), meclisin bakanlara yön gösterebileceğini ve gerek- tiğinde onları değiştirebileceğini (m.8) belirtmektedir. Nihayet 1921 Anayasası, il ve nahiyelerde halk idaresi, yani yerinden yönetim ilkesini kabul etmiştir.

1921 Anayasası’nın kurduğu bu hükûmet sistemi, meclis hükûmeti sisteminin tipik bir örneğidir. Bu anayasayı ve daha sonraki anayasal gelişmeleri iyi anlayabilmek için, meclis hükûmeti sistemi hakkında daha ayrıntılı bilgi vermek yerinde olacaktır.

Klasik anayasa hukuku, hükûmet sistemlerini sınıflandırırken, yasama ve yürütme kuvvetlerinin birbirleriyle olan ilişkilerini kriter olarak kabul etmektedir. Buna göre, yasama ve yürütme kuvvetlerinin aynı organda toplandığı rejimler, kuvvetler birliği rejimleri; bu kuvvetlerin ayrı organlara tevdi edildiği sistemler de kuvvetler ayrılığı sistemleri olarak adlandırılmaktadır. Kuvvetler birliği, söz konusu iki kuvvetin ya yürütme organında ya da yasama organında birleşmesiyle gerçekleşebilir. Yasama ve yürütme kuvvetlerinin yürütme organında birleşmesi, mutlak monarşilerde ve diktatörlüklerde söz konusu olur. Bu iki kuvvetin yasama organında birleşmesine ise meclis hükûmeti adı verilmektedir. Kuvvetler ayrılığı rejimleri de ikiye ayrılır. Yasama ve yürütme kuvvetlerinin birbirinden kesin olarak ayrıldığı sistemlere başkanlık hükûmeti, bu kuvvetlerin yumuşak ve dengeli biçimde ayrıldığı sistemlere de parlamenter rejim adı verilmektedir.

Görülüyor ki Millî Mücadele döneminin hükûmet sistemi, yasama ve yürütme güçlerinin TBMM’de toplanmış olması, bakanların teker teker Meclis tarafından seçilmeleri, meclisin bakanları her zaman değiştirebilmesi ve onlara yön verebilmesi, buna karşılık Bakanlar Kurulu’nun meclise karşı kullanabileceği hiçbir hukuki silahın (örneğin, fesih yetkisinin) mevcut olmaması ve bir devlet başkanlığı müessesesinin yaratılmamış bulunması bakımlarından, tam bir meclis hükûmeti örneğidir. Uygulamada da TBMM hukuki yetkilerini kıskançlıkla kullanmış, Atatürk ve Bakanlar Kurulu üyeleri de en güç koşullara rağmen TBMM’nin yetkilerine daima büyük saygı göstermişlerdir. I. TBMM Dönemi (1920-1923), en büyük iç ve dış tehlikeler karşısında bile demokratik bir denetim sisteminin nasıl sürdü- rülebildiğini gösteren güzel bir örnektir.

I. TBMM’de bugün anladığımız anlamda siyasal parti grupları yoktu. Buna karşın, meclisin açılışından kısa bir zaman sonra, Birinci ve İkinci Gruplar adıyla anılan iki siyasal grup oluşmuştu. Birinci Grup, Atatürk’ü ve hükûmeti destekleyen, İkinci Grup ise onlara muhalif olan milletvekillerinden oluşmaktaydı. Fakat bu iki grup arasındaki sınır çizgisi kesin değildi. Oylamalarda, gruplardan birine mensup bazı milletvekillerinin, diğer grubun çoğunluğuyla birlikte oy kullandığı görülüyordu. I. TBMM’nin bütün üyeleri, vatanın düşman saldırısından kurtarılması amacında görüş birliği hâlinde bulunmakla beraber, bundan sonra izlenecek siyasetler konusunda farklı görüşlere sahiptiler. Atatürk ve onu destekleyenler, Cumhuriyetçi bir devlet sisteminden ve devrimci toplumsal değişimlerden yana oldukları hâlde; onların karşısındakiler, genellikle, padişahlık kurumunun korunmasını ve toplumsal değişimin daha yavaş ve evrimci yollardan gerçekleştirilmesini istiyorlardı. Bu görüş ayrılıklarını vaktinden önce yüzeye çıkarmamak amacıyla, Atatürk ve arkadaşları Millî Mücadele’nin bitiminden önce, padişahlığın kaldırılacağına dair bir açıklamada bulunmamışlardır. Aynı gerekçeyle, TBMM Hükûmeti bünyesi içinde bir devlet başkanlığı makamının yaratılmamasına da dikkat edilmiştir.

Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın zaferlerle sonuçlanmasından sonra, artık bu du- ruma açıklık getirmek zamanı gelmişti. Nitekim TBMM, 30 Ekim ve 1-2 Kasım 1922 tarihli, 307 ve 308 sayılı iki tarihî kararıyla, Osmanlı İmparatorluğu’nun sona erdiğini ve padişahlığın 16 Mart 1920 tarihinden geçerli olmak üzere tarihe karışmış olduğunu ilan etmiştir. Bu kararlarda henüz, Cumhuriyet deyiminin kulla- nılmadığı ve rejimin hâlâ TBMM Hükûmeti olarak adlandırıldığı görülmektedir.

Türk tarihinde bu derece önemli bir rol oynayan I. TBMM, tarihî görevini yerine getirdikten sonra, Nisan 1923’te yeni seçimler yapılmak üzere, dağılma kararı verdi. Cumhuriyeti ilan eden ve 1924 Anayasası’nı hazırlayan II. TBMM olmuştur.

7

1924 anayasası hangi gerekçelerle hazırlanmış ve yürürlüğe konulmuştur? 

II. TBMM, seçilmesinden az sonra, yeni bir anayasa hazırlama sorununa eğilmek durumundaydı. Çünkü 1876 Osmanlı Kânûn-i Esâsî’si henüz resmen yürürlükten kaldırılmadığı gibi, 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu da yeni devletin ihtiyaçlarına cevap verecek derecede uzun ve ayrıntılı bir metin değildi. Yeni Anayasa, 20 Nisan 1924’te TBMM tarafından kabul edilerek, 23 Nisan 1924’te yayınlandı.

8

1924 anayasası hükümet sistemi nedir? 

1924 Anayasası’nın, meclis hükûmeti ile parlamenter rejim arasında karma bir sistem kurduğu söylenmiştir. Gerçekten anayasada, her iki hükûmet şekline has özellikler yer almaktadır. 1924 Anayasası’nın meclis hükûmetini andıran yönleri şunlardır:

a. Anayasaya göre, “Türk Milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır” (m.4). “Yasama yetkisi ve yürütme erki Büyük Millet Meclisi’nde belirir ve onda toplanır” (m.5).

b. Meclis, hükûmeti her zaman denetleyebileceği ve düşürebileceği (m.7) hâlde, hükûmetin meclisi feshetme yetkisi yoktur.

Öte yandan, 1924 Anayasası, bazı yönleriyle de parlamenter sistemi andırmak- tadır:

  1. Meclis, yasama yetkisini kendi kullandığı (m.6) hâlde, yürütme yetkisini ancak Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu eliyle kullanabilir (m.7). Öyleyse, yürütme yetkisi teorik olarak mecliste bulunmakla beraber, meclisin yürüt- me işlemlerini bizzat yapması söz konusu değildir. Bu sistemi, anayasacıları- mız, kuvvetler birliği ve görevler ayrılığı sistemi olarak adlandırmıştır.

  2. Hükûmetin kurulması konusunda parlamenter sisteme uygun bir model kabul edilmiştir. Anayasanın 44. maddesine göre “Başbakan, Cumhurbaş- kanınca Meclis üyeleri arasından tayin olunur. Öteki bakanlar, Başbakanca seçilip tamamı Cumhurbaşkanı tarafından onandıktan sonra meclise sunulur. Meclis toplanık değilse sunma işi meclisin toplanmasına bırakılır. Hükûmet, tutacağı yolu ve siyasi görüşünü en geç bir hafta içinde meclise bildirir ve ondan güven ister”.

  3. 1924 Anayasası, parlamenter sistemin temel ilkelerinden biri olan hükûmetin kollektif sorumluluğu ilkesini açıkça kabul etmiştir. Anayasanın 46. maddesine göre “Bakanlar Kurulu, hükûmetin genel politikasından birlikte sorumludur”.

9

Laiklik ilkesi resmen ilk kez ne zaman kabul edildi?

1924 Anayasası’nın getirdiği en önemli yeniliklerden biri de laiklik ilkesidir. Gerçi bu ilke, 1924 Anayasası’nda baştan beri yer almış değildir. Anayasanın ilk şeklinde, “Türkiye Devletinin dini, Din-i İslamdır” ifadesi yer aldığı (m.2) gibi, Meclisin yetkileri arasında “ahkâm-ı şer’iyenin tenfizi” (şeriat hükümlerinin uygulanması) hususu da sayılmıştır (m.26). Bu hükümler, 1928 yılındaki anayasa değişikliği ile çıkarılmış, 1937 değişikliği ile de laiklik ilkesi resmen kabul olunmuştur.

10

1924 anayasası kamu hürriyetleri konusundaki düzenlemeleri nelerdir?

1924 Anayasası, hürriyetler konusunda, Fransız Devrimi’nden beri süregelmekte olan tabii hak anlayışını kabul etmiştir. Anayasa’nın 68. maddesine göre, “Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hürriyet, başkasına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmektir. Tabii haklardan olan hürriyetin herkes için sınırı, başkalarının hürriyeti sınırıdır. Bu sınırı ancak kanun çizer.”

Bu hürriyetçi anlayışa rağmen, 1924 Anayasası, hürriyetleri geniş ve ayrıntılı şekilde düzenlememiş, çoğu zaman bunların sadece adını saymak ve sınırlarının kanunla çizileceğini belirtmekle yetinmiştir. Böylece Meclis, hürriyetleri dilediği gibi sınırlandıracak kanunlar çıkarabiliyordu. Kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetim sistemi de yerleşmiş olmadığından, Meclis çoğunluğunun oyuyla, azınlığın haklarının ölçüsüz şekilde sınırlandırılması mümkündü.

11

1924 anayasası demokrasi anlayışı nedir? 

1924 Anayasası, iki kısa çok partili hayat denemesi (1925’te Terakkiperver Cum- huriyet Fırkası ve 1930’da Serbest Fırka) bir yana bırakılırsa, 1946 yılına kadar tek partili; 1946’dan 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesine kadar da çok partili bir rejim içinde uygulanmıştır. Anayasa, aslında demokratik bir ruha sahip olmakla beraber, demokratik geleneklerin henüz sağlam şekilde yerleşmemiş olduğu bir ülkede, çok partili hayatın aksamadan işlemesini sağlayacak hukuki güvencelerden yoksundu. Bu sakıncalar, özellikle 1954-1960 döneminde açıkça ortaya çıkmış, Meclis çoğunluğunca kabul edilen çeşitli antidemokratik kanunlar, iktidar- muhalefet ilişkilerini kopma noktasına getirmiş, buna diğer bazı nedenlerin de eklenmesi, 27 Mayıs müdahalesinin ortamını hazırlamıştır.

1924 Anayasası demokratik bir ruha sahip olmakla beraber, bu çoğulcu demokrasi değil, çoğunlukçu demokrasi anlayışını yansıtmaktadır. Köklerini Rousseau’nun genel irade görüşünden alan çoğunlukçu demokrasi anlayışı, kısaca, genel irade veya millî irade olarak adlandırılan çoğunluk iradesinin daima kamu iyiliğine yöneldiği, çünkü çoğunluğun çıkarlarıyla toplumun genel çıkarlarının hiçbir zaman çatışamayacağı noktasından hareket eder. Rousseau’nun deyimiyle genel irade yanılmaz niteliktedir. Bunun sonucu, sınırsız çoğunluk yönetimidir. Gerçekten, eğer çoğunluk iradesinin daima kamu iyiliğine yöneldiğini, hiçbir zaman yanılmadığını kabul edersek, bu iradeyi sınırlayacak, azınlık haklarını koruyacak tedbir ve kurumlara gerek kalmayacak, hatta bunlar zararlı görülebilecektir.

Çoğulcu demokrasi anlayışı, demokrasiyi mutlak ve sınırsız bir çoğunluk yönetimi olarak kabul etmez. Aritmetik bir çoğunluğun daima kamu iyiliğine yöneleceği, ispatlanması mümkün olmayan bir iddiadır. Demokrasi, elbette çoğunluğun yönetimi ilkesine dayanmakla beraber, bunu azınlığın temel haklarıyla da bağdaştıran bir rejimdir. Kamu iyiliği, ancak toplum içindeki çeşitli grupların varlığından ve bunlar arasındaki özgür tartışma ve pazarlıklardan doğar. Böyle olunca da çoğunluk iradesini sınırlayıcı tedbirler ve kurumlar, demokrasinin özüne aykırı değil, uygundur.

Demokrasi, bir salt çoğunluk yönetimi olarak tanımlansa bile, yine de demokratik bir rejimde azınlık haklarının çoğunluğa karşı korunması ilkesinden vazgeçilemez. Çünkü toplum iradesinin gerçek anlamda ortaya çıkabilmesi için, çeşitli görüşlerin serbestçe ifade edilebilmesi ve tartışılabilmesi gerekir. Ancak kamuoyunun böyle serbestçe oluşabildiği bir toplumda, çoğunluk iradesi özgür olarak belirebilir. Bu da azınlığın haklarının korunmasını gerekli kılar. Aksi hâlde, belli bir andaki çoğunluğun görüşü her zaman için topluma hâkim kılınmış ve bugünkü azınlığın yarınki çoğunluk hâline gelmesi olanağı ortadan kaldırılmış olur. Azınlıkların temel haklarının tanınıp güvence altına alınmadığı bir rejimde, yöneticileri seçme özgürlüğü de büyük anlam taşımaz. Çünkü serbest biçimde oluşamayan kamuoyu, bu özgürlükten de gereği gibi yararlanamaz.

1924 Anayasası, “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.” (m.3 ve 4) demek suretiyle, çoğunlukçu demokrasi anlayışına uygun bir formül getirmiştir. Egemenlik, zaten tanımı gereği olarak mutlak ve sınırsız bir buyurma gücü olduğuna ve bu egemenliği sadece TBMM kullandığına göre, Meclis’in yetkileri sınırsız demektir. Meclis iradesi, uygulamada çoğunluğun iradesi olarak belireceğine göre, Meclis’te çoğunluğu elinde bulunduran parti veya grup, dilediğini yapmakta serbest olacaktır. 1924 Anayasası, kamu hürriyetlerinin sınırlarının çizilmesinde Meclis’e ayrıntılı direktifler vermemek, bu sınırın çizilmesini sadece kanuna, dolayısıyla Meclis çoğunluğunun keyfi iradesine bırakmak suretiyle, çoğunluk yönetimi ilkesini daha da pekiştirmiş, azınlık haklarını ise büsbütün güvencesiz hâle getirmiştir. Nihayet 1924 Anayasası’nın bir anayasa yargısı getirmemiş olması da anayasaya aykırı kanunların çıkarılmasını yaptırımsız kılmıştır. Zaten böyle bir anayasa yargısının kurulması, egemenliğin ancak Meclis tarafından kullanılabileceği ilkesiyle de kolay kolay bağdaştırılamazdı. Çünkü egemen bir organın iradesi ürünü olan kanunların, onun dışındaki bir organ tarafından iptal edilebilmesi bir tutarsızlık olurdu. 1924 Anayasası’nda bir anayasa yargısının mevcut olmaması, anayasanın sertliğine ilişkin hükümlerin etkinliğini büyük ölçüde zedelemiş, anayasaya aykırı kanunların adi çoğunluklarla çıkarılmasını mümkün kılmıştır.

1924 Anayasası, niçin böyle bir çoğunlukçu demokrasi anlayışını yansıtmıştır? Bunun çeşitli sebepleri olduğu söylenebilir. Bir defa, söz konusu demokrasi anlayışı, Türk kamu hukukunun ve siyasal düşüncesinin geniş ölçüde esinlendiği Fransa’da da hâkimdi. Nitekim Fransa’da kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimi kabul edilmiş değildi. İkincisi, Millî Mücadele’nin fikir ortamı içerisinde, milletin haklarının ancak millî irade ürünü olmayan organlar, özellikle padişah tarafından zedelenebileceği görüşü benimsenmiş, milletin kendi temsilcilerinin çoğunluğuna karşı da korunmasının gerekebileceği pek akla gelmemiştir. Üçüncüsü, 1924 Anayasası yapılırken şüphesiz Atatürk’ün ve yakın çalışma arkadaşlarının zihninde bulunan radikal devrim programının gerçekleşmesi için, çoğunlukçu demokrasi anlayışı daha elverişli koşullar sağlıyordu. Çünkü bu demokrasi tipi, iktidarın, tek bir mecliste ve dolayısıyla Meclise siyasal yönden hâkim bulunan hükûmette toplanmasını mümkün kılıyordu. Siyasal iktidarın çeşitli merkezler arasında bölüşülmesini, paylaşılmasını, dengelenmesini gerektiren çoğulcu demokrasi ise devrimlerin yürütülmesi bakımından uygun bir ortam sağlamayabilirdi.

12

Milli Birlik Komitesi dönemine ait anayasal gelişmeler, değişiklikler nelerdir? 

27 Mayıs 1960 müdahalesi ile iktidara geçen Millî Birlik Komitesi (MBK), kabul ettiği 1 Sayılı Kanunla, 1924 Anayasası’nın birçok hükmünü değiştiren geçici bir anayasa düzeni kurmuştur. Bu Anayasaya göre, MBK, TBMM’nin yetkilerine sahiptir. Komite, yasama yetkisini bizzat, yürütme yetkisini de kendi seçtiği bakanlar eliyle kullanacaktır. Bakanları, Devlet Başkanı tayin etmektedir. MBK, bakanları denetleme ve istediği takdirde azletme yetkisine sahiptir. Geçici anayasanın meydana getirdiği Devlet Başkanlığı makamı; Cumhurbaşkanı, Başbakan, Baş komutan ve MBK Başkanlığı yetkilerini kendisinde birleştirmiştir.

MBK, iktidara geldiği günden itibaren, ülkenin ihtiyaçlarına cevap verecek yeni bir anayasa hazırlama çalışmalarına başlamış ve Ord. Prof. Sıddık Sami Onar başkanlığında üniversite öğretim üyelerinden oluşan bir komisyonu, anayasa tasarısını hazırlamakla görevlendirmiştir. Kısaca İstanbul Komisyonu adıyla anılan bu komisyon, uzun çalışmalardan sonra bir tasarı hazırlamışsa da bunun bazı hükümleri, kamuoyunda ciddi tereddütler uyandırmıştır. Bu tasarıda siyasal partilere, hatta genel oy sistemine karşı beslenen güvensizliğin izlerine rastlanmakta, genel oydan çıkmayan bir ikinci meclis yaratılmakta, yürütme görevinin alanına giren birçok konuda özerk veya yarı özerk kuruluşlar meydana getirilerek siyasal iktidarın etkinliği sınırlandırılmaktadır.

İstanbul Komisyonu Tasarısı’nın yarattığı tepkiler karşısında, MBK, yeni anayasanın kamuoyunu daha iyi temsil edici bir organ tarafından hazırlanması görüşüne vararak, çıkardığı 157 ve 158 sayılı kanunlarla bir kurucu meclis oluşturulmasına karar verdi. Kurucu Meclis, MBK ve Temsilciler Meclisi olarak iki kanattan meydana geliyordu. Temsilciler Meclisi’nin kurulmasında, günün koşul- ları gerekçe gösterilerek, genel oy sistemine başvurulamamıştır. Meclis üyelerinin bazıları bir çeşit iki dereceli seçimle gelen üyelerden; bir bölümü siyasal partilerin kendi seçtikleri temsilcilerden; üçüncü bir bölümü de çeşitli kuruluşların (yargı organları, üniversiteler, barolar, basın, öğretmen, gençlik ve esnaf kuruluşları, sendikalar, Ticaret ve Sanayi Odaları) temsilcilerinden oluşmuştu. Bunların dışında, Temsilciler Meclisi’nin bir bölüm üyeleri de Devlet Başkanı ve MBK tarafından seçilmişti. Kurucu Meclis, anayasayı ve seçim kanunlarını yapma olan asıl göre- vinin yanında, TBMM’nin diğer yetkilerine de sahipti. Kurucu Meclis, kendisine tanınan süre içinde yeni anayasayı yapma görevini sonuçlandırmış ve bu anayasa, halkoyuna sunularak kesinleşmiştir.

13

1961 anayasasında anayasanın üstünlüğü ilkesini ortaya koyan düzenlemeler nelerdir?

1924 Anayasası’nın millet egemenliğini tek başına temsil eden üstün yetkili meclis anlayışına karşılık, 1961 Anayasası, egemenliğin kullanılışı bakımından hayli farklı bir formül benimsemiştir. Egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milleti’nin olduğu yolundaki ifade korunmakla birlikte, milletin egemenliğini “Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle” kullanacağı belirtilmiştir (m.4). Böylece TBMM, egemenliğin kullanılışında tek yetkili organ olmaktan çıkarılmış, egemenliğin kullanılmasını anayasada belirtilen diğer devlet organları ile paylaşır olmuştur. Bütün bu organlar, millet egemenliğini ancak anayasanın koy- duğu esaslara göre kullanabileceklerdir. Gerçi 1924 Anayasası’nda da kanunların anayasaya aykırı olamayacağı hükmü (m.103) yer almıştır ama bu kuralın pratik müeyyidelerden yoksunluğu sebebiyle, 1924 Anayasası’nın gerçek anlamda ana- yasanın üstünlüğü ilkesini gerçekleştirmiş olduğu söylenemez. 1961 Anayasası ise tümüyle, anayasanın üstünlüğü ilkesi üzerine inşa edilmiştir. Egemenliğin kullanılmasına ilişkin hüküm yanında, 1961 Anayasası’nın 8. maddesi de anayasanın üstünlüğünü kuşkuya yer bırakmayacak açıklıkla belirtmektedir: “Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz. Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır”.

1961 Anayasası, Anayasa’nın üstünlüğünü sadece teorik düzeyde ifade etmekle yetinmemiş, kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimi sistemini benimsemek suretiyle, anayasa üstünlüğünün gerçek güvencesini ve müeyyidesini sağlamıştır. 1961 Anayasası’na göre bu denetim, bazı durumlarda genel mahkemelerce de yapılabilmekle beraber, kanunların anayasaya uygunluğunun denetiminde esas görev, 1961 Anayasası ile kurulmuş olan Anayasa Mahkemesi’ne düşmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasını ve kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetiminin kabulünü, 1961 Anayasası’nın en önemli ve et- kili yeniliklerinden biri saymak yanlış olmaz.

14

1961 anayasasında kuvvetler ayrılığı ilkesine yönelik düzenlemeler nelerdir? 

Anayasacılık akımının ortaya çıktığı 18. yüzyıl sonlarından bu yana, en azından hürriyetçi demokrasilerde anayasanın fonksiyonel anlamı, onun devlet iktidarının sınırlanmasına yarayan bir araç olmasıdır. Diğer bir deyişle, anayasa kavramı ile devlet iktidarının sınırlandırılması amacı arasında son derece yakın bir ilişki vardır. Hatta devlet iktidarını etkin biçimde sınırlandırmayan bir hukuki metin, biçimsel anlamda bir anayasa olsa bile, fonksiyonel anlamda bir anayasa değildir. Yine anayasacılık akımının ilk günlerinden bu yana, devlet iktidarının sınırlandırılmasının en etkin yolunun, kuvvetler ayrılığı, yani devlet iktidarının çeşitli devlet organları arasında bölüşülüp paylaşılması olduğu kabul edilmektedir. Her biri devlet iktidarının bir parçasını kullanan bu organların, sahip oldukları karşılıklı yetkiler yoluyla birbirini denetlemesi, dengelemesi ve frenlemesi, sınırlı veya anayasal devlet yönetimini ortaya çıkaracak, böylece kişi hürriyetlerinin devlet iktidarı karşısında korunması ve güvence altına alınması mümkün olabilecektir.

Kuvvetler ayrılığı deyiminden anlaşılan, devletin üç hukuki iktidarı olan ya- sama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin ayrı devlet organlarına verilmiş olmasıdır. 1924 Anayasası’nın yasama ve yürütme kuvvetlerini, teorik açıdan da olsa, TBMM’de toplamış olmasına karşılık, 1961 Anayasası, Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu raporundaki ifade ile “Kuvvetlerin yumuşak ayrılığı”nı benim- semiştir. Rapora göre “Bu tasarıda benimsenmiş olan parlamenter rejim, Millî hâkimiyete dayanan Devletimizin tarihinde tamamen bir yenilik ifade eder. Zira Meclis Hükûmeti’nin dayandığı kuvvetler karışımı değil, yumuşak bir kuvvetler ayrımını esas almıştır”.

Kuvvetler ayrılığının çağdaş anlamı, yasama ve yürütme arasındaki ayrılıktan çok, yargı organının bu iki siyasal nitelikli organ karşısındaki bağımsızlığını ön plana çıkarmaktadır. Anayasacılık akımının ilk dönemlerinde mevcut olmayan siyasal partiler, son yüzyıl içinde büyük gelişme göstererek siyaset alanının gerçek hâkimi hâline gelmişlerdir. Özellikle hükûmetin ancak parlamentonun güveni ile görevde kalabildiği parlamenter rejimde çoğunluk partisi (veya partileri) bu iki organ arasında kuvvetler ayrılığı teorisinin öngörmediği ölçüde sıkı bir siyasal bağ yaratmıştır. Bu durumda, yasama-yürütme ayrılığının eski önemini koruma- dığı gerçek olmakla birlikte, yargı organının bağımsızlığı, benimsenen hükûmet sistemi ne olursa olsun, bütün hürriyetçi demokrasilerin vazgeçilmez bir unsurudur. 1924 Anayasası teorik olarak yargının bağımsızlığını tanımış olmakla beraber, bunu fiiliyatta etkin kılacak kurum ve güvencelerden yoksundu. 1961 Anayasası’nın, yargı bağımsızlığını bütün güvenceleri ile gerçekleştirmiş olması, bu anayasanın başka bir önemli yeniliğidir.

Anayasacılık akımının temelinde yattığını gördüğümüz, devlet iktidarının bölüşülmesi, paylaşılması ve sınırlandırılması ilkesi, sadece yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin ayrı organlara verilmesini değil, bazen tek bir kuvvetin çeşitli organlar arasında bölüşülmesini de içerebilir. Parlamenter rejimde yürütme kuvvetinin, sorumsuz devlet başkanı ile sorumlu başbakan ve Bakanlar Kurulu arasında bölüşülmesi, bunun bir örneğidir. Başka bir örnek, yasama yetkisinin iki ayrı meclis arasında bölüşülmesi anlamına gelen iki meclis sistemidir. 1961 Anayasası’nın yeniliklerinden biri de yasama organını, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu olarak iki meclise bölmüş olmasıdır.

15

1961 Anayasası sosyal devlet düzenlemeleri nelerdir? 

Sosyal devlet, devletin sosyal barışı ve sosyal adaleti sağlamak amacıyla, sosyal ve ekonomik hayata aktif şekilde müdahalesini meşru ve gerekli gören bir devlet anlayışı olarak tanımlanabilir. 1924 Anayasası, 1937’de geçirdiği değişiklikle, devletin nitelikleri arasında halkçılık ve devletçilik gibi sosyal devletle ilişkili sayılabilecek ilkeleri de saymış olmakla beraber, sosyal devlet ne sadece halkçılığa, ne de sadece devletçiliğe indirgenebilir. Sosyal devlet düşüncesi ve onun birlikte getirdiği kurumlar, 1961 Anayasası’nın en önemli yeniliklerinden birisi olmuştur.

16

1961 anayasasında temel haklara yönelik düzenlemeler nelerdir? 

1961 Anayasası, temel hak ve hürriyetlere, 1924 Anayasası’na oranla hem daha geniş, hem daha güvenceli bir yer vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini belirten 2. madde, bu nitelikler arasında “İnsan haklarına.... dayanan....devlet” olma niteliğini de saymaktadır. Bu deyim, hürriyetçi (liberal) bir siyasal rejimi ifade etmektedir.

1961 Anayasası’nın, bir hürriyetler rejimini gerçekleştirmek amacıyla, 1924 Anayasası’ndan hayli farklı bir düzenleme yöntemi izlediği göze çarpmaktadır. Her şeyden önce, 1924 Anayasası’nda çoğu zaman hürriyetlerin sadece adının sayılmasıyla yetinildiği ve bunların sınırlarının kanunla çizileceği belirtildiği hâlde, 1961 Anayasası’nda hürriyetler çok daha ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir. Bununla, ya- sama organının, hürriyetleri düzenlerken neleri yapamayacağı belirtilmiş olmaktadır. Diğer bir deyimle yasama organı, belli bir hürriyeti düzenlerken, 1924 Anayasası döneminde olduğu gibi tam bir takdir serbestliğine sahip değildir. Mesela toplantı ve gösteri yürüyüşleri yapma hakkını düzenleyen 28. madde, “Herkes önceden izin almaksızın silahsız ve saldırısız toplanma ve gösteri yürüyüşü yapma hakkına sahiptir.” demiştir. Bu hüküm karşısında yasama organının, toplantı ve gösteri yürüyüşlerini önceden izin alma şartına bağlamasına imkân yoktur.

1961 Anayasası’nın 11. maddesine göre “Temel hak ve hürriyetler, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir”. Bu hüküm de hürriyetlerin sınırlandırılmasına iki sınırlama getirmiştir. Biri, sınırlamanın ancak kanunla yapılabilmesi, diğeri de sınırlamanın anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olmasıdır. Aynı maddenin ikinci fıkrası, “Kanun, kamu yararı, genel ahlak, kamu düzeni, sosyal adalet ve millî güvenlik gibi sebeplerle de olsa, bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz.” demek suretiyle, hürriyetin sınırlanmasına üçüncü ve çok önemli bir sınır getirmektedir. Hakkın özü güvencesi adını verebileceğimiz bu kavrama göre, temel hak ve hürriyetlere ilişkin kanuni düzenlemeler, bu hak ve hürriyetin özüne dokunucu ölçülere varamayacaktır. Hak ve hürriyetin özü nedir? Anayasa Mahkemesi’nin çeşitli kararlarına göre, eğer bir sınırlama, bir hak ve hürriyetin kullanılmasını imkânsız kılıyor veya aşırı derecede güçleştiriyorsa, o hak veya hürriyetin özüne dokunmuş olacaktır. Hürriyetlerin özünün ne olduğunu, bütün hürriyetler için genel olarak tanımlamaya çalışmaktansa, bunu her hürriyetin kendi özelliklerine göre saptamak daha doğru olur. Gene de bu konuda bazı genel ölçüler koymak mümkündür. Mesala bir hürriyetin kullanılmasının idari makamların iznine bağlanması, o hürriyetin özünü zedeleyici bir sınırlama olarak kabul edilebilir.

Nihayet, 1961 Anayasası’nda kanunların Anayasa’ya uygunluğunun yargısal denetimi sisteminin kabul edilmiş olması da kişi hak ve hürriyetlerini daha güvenceli duruma getirmiştir. Böyle bir denetim olmasaydı, anayasaya aykırı kanunlarla hürriyetlerin, anayasaya aykırı biçimde sınırlandırılmaları tehlikesi ortaya çıkabilirdi.

17

1961 anayasasına yansıyan vesayet anlayışına dayalı düzenlemeler nelerdir? 

1961 Anayasası, çoğulcu demokrasi yönünde getirdiği bütün bu olumlu yeniliklerin yanı sıra, muhtemelen kendisinin bir askeri müdahale ürünü olmasının sonucu olarak, bazı vesayetçi izler de taşımıştır. Burada vesayetçilik kavramı ile siyaset ve siyasetçiye belli bir güvensizlik ifade eden ve çoğunluk iktidarını belli bürokratik denetim mekanizmaları ile denetlemeyi ve sınırlandırmayı amaçlayan bir devlet anlayışını kastediyoruz. 1961 Anayasası’nda vesayetçi anlayışın izleri birkaç noktada kendini göstermektedir:

  1. Cumhuriyet Senatosu, tümüyle seçilmiş üyelerden oluşmamıştır. Askeri müdahaleyi gerçekleştiren MBK’nin 13 Aralık 1960 tarihindeki başkan ve üyeleri (23 kişi) “yaş kaydı gözetilmeksizin” (yani ömür boyu) Cumhuriyet Senatosu’nun tabii üyesidir. Ayrıca, Cumhurbaşkanı’na on beş üye seçme hakkı tanınmıştır (m.70). Anayasanın Cumhurbaşkanlığı’nı da esas itibarıyla bir vesayet makamı olarak tasarladığı düşünülürse, Senato’nun bu karma yapısı, anayasanın vesayetçi karakterini güçlendirmektedir. Gerçekten, 38 seçimsiz üye, 150 seçimli üye karşısında ciddi bir karşı ağırlık oluşturmaktadır.

  2. 1961 Anayasası’nın Cumhurbaşkanlığı’na ilişkin hükümlerinde doğrudan doğruya vesayetçi anlayışı çağrıştıran bir nitelik olmamakla beraber, anayasanın Cumhurbaşkanlığı’nı mümkün olduğunca siyaset üstü, tarafsız bir denge makamı olarak düşündüğü, çeşitli hükümlerinden anlaşılmaktadır. 1961 Anayasası dönemindeki üç cumhurbaşkanının (Cemal Gürsel, Cev- det Sunay, Fahri Korutürk) siyaset dışı ve asker kökenli oluşu, tamamen bir tesadüf eseri sayılamaz.

  3. Gene muhtemelen anayasanın bir askeri müdahale ürünü oluşu nedeniyle 1961 Anayasası, askeri otoritenin sivil otorite karşısındaki konumunu güçlendirecek hükümler kabul etmiştir. Bunların en önemlisi, 1924 Anayasası döneminde olmayan Millî Güvenlik Kurulu’nun (MGK) bir anayasal organ olarak kurulmasıdır. “Kanunun gösterdiği Bakanlar ile Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet temsilcilerinden” kurulan bu Kurul, “millî güvenlik ile ilgili kararların alınmasında ve koordinasyonun sağlanmasında yardımcılık etmek üzere, gerekli temel görüşleri Bakanlar Kurulu’na bildirmekle” görevlidir (m. 111). Kurul, görünüşte istişari nitelik taşımakla birlikte, gerek dönemin siyasi konjonktürü, gerek uygulamada millî güvenlik kavramının çok geniş yorumlanması, gerçekte Kurul’a anayasa metninin çağrıştırdığından çok daha büyük güç kazandırmıştır. 1961 Anayasası’nın askeri otoritelerin sivil otoriteler karşısındaki konumunu güçlendiren başka bir yeniliği de 1924 Anayasası döneminde Millî Savunma Bakanı’na karşı sorumlu olan Genelkurmay Başkanı’nın, Başbakan’a karşı sorumlu kılınmış olmasıdır (m.110).

18

1961 anayasası halk oylamasında yüzde kırka yakın olumsuz oyun bulunmasının nedenleri nelerdir? 

1961 Anayasası hakkında 9 Temmuz 1961 tarihli halk oylamasının sonuçları, bu anayasaya karşı daha ilk günden itibaren Türk toplumunun bazı kesimlerinde hayli güçlü bir muhalefetin var olduğunu göstermiştir. Gerçekten, Kurucu Meclis tarafından kabul edilen anayasa tasarısı geçerli oyların yaklaşık %61.7’sinin evet oyu ile kabul edilmiştir. Halk oylamasının yapıldığı tarihte MBK yönetiminin hâlâ iş başında olduğu ve bu yönetimce iktidardan uzaklaştırılan Demokrat Parti’nin (DP) eski seçmen ve taraftarlarının henüz yeterince örgütlenememiş bulundukları göz önüne alınırsa, anayasa tasarısına karşı %40’a yakın olumsuz oyun hayli yüksek ve anlamlı kabul edilmesi gerekir. Bu olumsuz oyların şu sebeplerden kaynaklandığı düşünülebilir:

1. DP taraftarları, partilerinin iktidarına karşı haksız bir müdahale olarak gördükleri 27 Mayıs Hareketi’ni ve dolayısıyla o hareketin ürünü olan 1961 Anayasası’nı benimsememişlerdir.

2. Anayasa yapımı sürecinde diğer iki partinin -Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)rol almış ve Temsilciler Meclisi’nin büyük ölçüde CHP ağırlığı taşımış olmasına karşılık, geniş DP kitlesinin anayasa yapımından dışlanmış olması, bu kitlenin 1961 Anayasası’nı benimsemesini, kendisini onunla özdeşleştirmesini psikolojik açıdan güçleştirmiştir.

3. DP, 1950’lerin hâkim partisidir; 1950, 1954 ve 1957 milletvekili seçimlerinin ilk ikisini bu parti çok açık farkla olmak üzere kazanmıştır. 1960’lı yıllar da DP’nin siyasal mirasçısı olan Adalet Partisi’nin (AP) üstün gücünü devam ettirdiği yıllardır. Parlamentoda normal olarak çoğunluk sağlayabilecek güçte olan bir siyasal eğilimin, 1961 Anayasası ile parlamentonun üstünlüğüne getirilen sınırlamalardan ve siyasal iktidarın, genel oydan kaynaklanmayan organlarla paylaşılmasından rahatsızlık duyması, başka bir deyişle 1960 öncesinin sınırsız çoğunluk hâkimiyetinin özlemini çekmesi, bir ölçüde doğal karşılanabilir.

19

1961 anayasasına ilişkin önemli değişiklikler nelerdir? 

1961 Anayasası, 1971-1973 ara rejim döneminde iki defa önemli değişikliğe uğramıştır. Bunlardan daha köklü olan birincisi, 1488 Sayılı Kanun’la yapılan 22 Eylül 1971 tarihli değişiklik (bununla 1961 Anayasası’nın 35 maddesi değiştirilmiş ve dokuz geçici hüküm eklenmiştir), ikincisi de 1699 Sayılı Kanun’la yapılan 20 Mart 1973 tarihli değişikliktir. Bu değişikliklerin ana yönleri şöyle özetlenebilir:

1. Yürütmenin güçlendirilmesi: Bu özellik, Bakanlar Kurulu’na kanun hükmünde        kararname (KHK) çıkarma yetkisinin tanınmasında (m.64); vergi, resim ve harçların muafiyet ve istisnaları ile nisbet ve hadlerine ilişkin hükümlerde değişiklik yapmaya Bakanlar Kurulu’nun yetkili kılınmasında (m.61); üniversite özerkliğinin zayıflatılmasında (m.120) ve Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu’nun (TRT) özerkliğinin kaldırılmasında (m.121) kendisini göstermektedir.

2. Temel haklarda meydana getirilen sınırlamalar: Bu alanda, özellikle 11. maddede yapılan değişiklikle, bütün temel haklar için geçerli genel bir sınırlama hükmü getirilmesi; çeşitli hak ve hürriyetlerle ilgili anayasal sınırların ve yasal sınırlama sebeplerinin arttırılması; devlet memurlarının sendika kurma hakkının ortadan kaldırılması (m.119); “tabii yargı yolu” yerine “kanuni yargı yolu” ilkesinin getirilmesi (m.32) sayılabilir.

3. Yargı denetimine getirilen sınırlamalar: Bu konuda da özellikle, Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açabilecekler arasında “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsilcisi bulunan siyasi partiler” deyiminin “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde grubu bulunan siyasi partiler” olarak değiştirilerek küçük partilerin iptal davası açma hakkından yoksun bırakılması (m.149); Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliklerini ancak şekil yönünden denetleyebileceğinin belirtilmesi (m.147); Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin (AYİM) kurulması suretiyle, asker kişilerle ilgili idari eylem ve işlemlerin denetiminin Danıştay’ın görev alanından çıkarılması (m.140); üyelerinin atanmasında Bakanlar Kurulu’nun aday göstermesi gibi, hâkimlerin atanmalarındaki genel yöntemden sapan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin (DGM) kurulması (m.136) sayılabilir. 1971 ve 1973 Anayasa değişiklikleri, bir bakıma 1982 Anayasası’nın habercisidir. Çünkü 1982 Anayasası, 1961 Anayasası’ndan gene aynı yönlerde, fakat bu sefer daha da radikal biçimde ayrılmıştır.

20

1924 anayasası, anayasanın değiştirilmesi usulü bakımından nasıl bir anayasadır? 

1924 Anayasası, sert bir anayasaydı. Bu anayasanın 102. maddesine göre, anayasada değişiklik teklifinin meclis üye tam sayısının en az üçte biri tarafından imzalanması şarttır. Değişiklik tekliflerinin kabulü de üye tam sayısının en az üçte ikisinin oyuyla mümkündü. Gene, Anayasanın Devlet şeklinin Cumhuriyet oldu- ğu hakkındaki 1. maddesinde değişiklik ve başkalama yapılması hiçbir türlü teklif edilemezdi. 1924 Anayasası, bunun dışında “Anayasanın hiçbir maddesi hiçbir sebep ve bahane ile savsanamaz ve işlerlikten alıkonamaz. Hiçbir kanun Anayasaya aykırı olamaz.” (m.103) hükmünü de taşıyordu.

Ünite 2 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç