1950’li yıllarda, dünya konjonktüründe ve Türkiye’de yaşanan tarihsel ve
toplumsal değişim ve dönüşümler, Türkiye’deki sosyoloji çalışmalarını da aynı
doğrultuda etkileyerek ivme kazanmıştır. Fransız merkezli çalışmaların dışında
Amerikan merkezli çalışmalar da artarak ülkemizde yayılmaya başlamıştır. Türk
sosyolojisini farklı özellikleriyle ele alan araştırmalarda öncelikli olarak yapısal fonksiyonalist sosyoloji anlayışı benimsenmiştir.
1950’li yıllarda Batılılaşma ve toplumsal değişme konularına yönelik çalışmalarıyla öne çıkan Mümtaz Turhan milliyetçi ve muhafazakâr anlayışın Türkiye’de ateşli savunucusu olarak Batı’nın bilim anlayışını ve araştırma ruhunu ve resmî ideolojiyi benimsemiştir (Kongar, 2012: 219-220). Ülke sorunlarına karşı bütüncül ve millî kültürü benimseyen bir anlayış sergilemekte, ülkenin önündeki kaçınılmaz ve zorunlu tek seçeneğin Batılılaşma olduğunu ileri sürmektedir. Turhan’ın Kültür Değişmeleri en önemli kitaplarından biridir. Ona göre, Batılılaşmanın neresinde durduğumuza ilişkin iki sorun bulunmaktadır. Birincisi; millî kültür unsurlarıdır. İkincisi; Batı medeniyetinden alınması uygun görülen kültürel unsurlardır (Turhan, 1969: 270).
Diğer isim Cahit Tanyol'dur. Sosyolojisinde homojen, sınıfsız ve çelişkisiz toplum anlayışını savunmuş ve Ziya Gökalp öncülüğünde kurumsallaşan İstanbul Ekolü geleneğini sürdürmüştür. Çalışmalarında metodolojisini, aktarmacılık ve yerelleştirme eklektizmi içinde biçimlenen bütüncül bir sosyoloji oluşturmaktadır. Amerikan sosyolojisinin tesiri altında köy monografileri ve Ziya Gökalp’ın etkisiyle pragmatik Marksist bir sosyoloji anlayışı öne çıkar. Özellikle Türk modernleşmesi konusuna eğilerek bu bağlamda ahlak, laiklik ve din konularına eğilmiştir (Çat, 2010: 40). Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün nedenlerini soyguncu devlet yapısına bağlamaktadır. Ona göre, Osmanlı’nın soyguncu devlet anlayışı statik olmasına karşın Batı toplumu üretici, bencil, sömürücü ve zalim nitelikler taşıyan dinamik bir yapıya sahiptir. Bu dinamik yapı, kapitalizmin ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır. Batı’da özel mülkiyetin kutsallığı siyasal anlamda sömürgeci bir karaktere bürünürken toplumsal alanda sınıf çatışması olarak yansımaktadır (Tanyol, 1990: 52).