Türkiye’de sosyal bilimlerin gelişiminde yeni bir dönemin başlangıcı devletin Batıcılaşma tercihine yönelmesi sonrasındadır. Bu süreç XIX. yüzyılda aşamalı olarak gerçekleşir. Çeşitli bilim disiplinlerinde Batı’dan aktarma ve iktibasların yapılması süreci eş zamanlı değildir. “İlk sosyologumuz” olarak da gösterilen Cevdet Paşa tarafından hazırlanan Mecelle kanunu ile hukuk alanında bir senteze gidilir. Batı’dan aktarılan sosyoloji, etnoloji, arkeoloji gibi disiplinler de Osmanlı fikriyatında XIX. yüzyıl sonlarında belirmeye başlar.
Sosyolojinin Osmanlı İmparatorluğu’na girişinde önemli rol oynayan etkenlerden biri, pek çoğu el altından ve az sayıda bile olsa nüshaları devlet sınırları içine giren yurtdışındaki Genç Osmanlı ve Jön Türk topluluklarının yayımladıkları ve temelde siyasi fikirler içeren gazete ve dergiler olmuştur.
Türkiye’de sosyolojinin hazırlık dönemi II. Meşrutiyet öncesi döneme rastlar. Kayda değer bir nokta, 1895-1908 arasındaki bu dönemde Batı sosyolojisinin Osmanlı Devleti sınırları içinde olmaktan çok, Avrupa’da sürgünde bulunan Jön Türkler arasında ilgi çekmeye başlamasıdır.
Sosyoloji ve sosyal bilim teorisi alanında asıl büyük canlılık ve yenilik II. Meşrutiyetin ilanı ertesinde gerçekleşir. Canlılığın görünürdeki ilk nedeni olmasa bile tezahürü, meşrutiyetin ilanı ile birlikte sarayın artık tek-merkez olma niteliğini, dolayısıyla fikir hareketlerini ve matbuatı denetleme olanağını yitirmesidir. Bu devirde, sadece fikir hareketleri değil, partiler, siyasal yönelimli aydınlar ve basın, II. Abdülhamit devrinde tanık olunamayacak denli çeşitlilik ve dinamizm kazanır. Sosyoloji tartışmaları için de uygun bir zemindir. Daha önceki dönemden farklı olarak, artık ülkede sosyoloji öğretileri toplumsal düşüncenin merkezine yerleşmiştir.