Nükleer bir felaket tehlikesinin ardından ABD ve SSCB’nin karşılıklı olarak dış politikalarını yumuşatması, dönemin isimlendirilmesi açısından belirleyici olmuştur. Bu dönemde iki kutup arasında kültürel, ekonomik ve siyasal işbirliği çabaları hasıl olmuş, silahsızlanma yolunda önemli adımlar atılmıştır. ABD’nin SSCB karşısındaki nükleer üstünlüğü kaybetmesiyle birlikte Başkan Nixon önderliğinde izlemeye başladığı yeni politikalar ve SSCB’nin Kruşçev önderliğinde iki farklı ideolojinin çatışmasız bir zeminde bir arada yaşayabileceği fikri, sistemde barış yönlü bir trendin yakalanmasını kolaylaştırmıştır.
Öte yandan dünyanın çeşitli bölgelerinde çatışmalar devam etmiş, ABD ve SSCB bu bölgesel çatışmalarda farklı tarafları destekleyici tutumlarını sürdürmüşlerdir. Avrupa’da entegrasyon hız kazanmış; ekonomik kalkınma, iş göçü ihtiyacı ve bu gelişmelere paralel olarak toplumsal serbestleşme meydana gelmiş, özellikle ABD ve Avrupa’da muhafazakarlık karşıtı özgürlük ve öğrenci hareketleri artmıştır.
Üçüncü dünya ülkeleri arasında dekolonizasyon süreci hız kazanırken Afrika’da yeni devletler bağımsızlıklarını ilan etmiş ve Afrika Birliği Örgütü bu bağımsızlıkların kazanılması yolunda destekleyici bir etmen hâline gelmiştir. Asya’da ise yeni bölgesel aktörler yeni çatışma eksenleri doğurmuş, Çin Halk Cumhuriyeti Doğu Bloku’ndan uzaklaşarak iki kutuplu sistemde dengeleyici bir aktör hâline gelmiştir.