AÖF Soru Bankası
TAR417U · Ünite 5

Marksist Tarih Okulu, Bağımlılık ve Maduniyet Okulu

  • 25 soru-cevap
  • Tarih Felsefesi
1

Marksist Kuram, tarih ve diyalektik yöntem arasında nasıl bir bağlantı kurar?

Marksist kuram, tarihsel gelişim seyri içerisinde birbirini takip eden birbirine sıkı sıkıya bağlı nedensel ilişkiler olduğunu öne süren ve  insanı varlık olarak doğrudan tarihsel bir var oluş içerisine yerleştiren Hegel’den yola çıkarak tarihi diyalektik yöntem ile açıklar. Marks'a göre diyalektik yöntem ile tarihin belirli bir
düzenlilik temelinde sınıflanmasıyla birlikte işleyen belirgin yasalar keşfedilebilir. Böylece diyalektik yöntem ile birlikte tarihte var olan yapılar görünürlük kazanır, bu yapıların keşfedilmesi bir anlama ve tarif etme süreciyle sağlanır. 

2

Marksist kuram bağlamında diyalektik çelişki nedir?

Marksist diyalektiğin özünü diyalektik çelişki oluşturur. Bu diyalektik çelişki; tarihsel olgular üzerinden açıklandığında, her tarihsel dönem içerisinde var olan egemen bir sınıf ve bu sınıf tarafından sömürülen bir sınıf arasındaki çatışmada karşılığını bulur. Marx tarihsel olguları açıklarken ifade ettiği bu sınıf olgusunu tarihsel dönüşümün ana etkeni olarak tanımlar. Bu sınıf olgusunu açıklayan çatışma; üretim gücü ve üretim ilişkileri ile açıklanır. Üretim gücü üretimin uygulanmasında kullanılan araçların ve yöntemlerin bütününü ifade eder. Ve
bu üretim gücüne sahip olan egemen sınıf çeşitli araçlarla üretim ilişkilerinin, işbölümünün ve sınıfsal ayrışmaların belirgin bir yapıyla işlemesini sağlar.

3

Marksist kuram toplumsal yaşamdaki egemenlik ve üretim ilişkilerinin oluşumunu nasıl açıklar?

Marx ve Engels Kominist Manifesto’da bütün tarihi bir sınıf mücadeleleri tarihi olarak tanımlarlar. İnsanlar maddesel yaşam içerisinde mevcudiyetlerini sürdürmek için birtakım araçlar üretir. Bu araçlar salt doğayla uyumlu bir yaşam sürdürmekten ibaret değildir. Aynı zamanda toplumsal varoluşları da sürdürecek bir temel oluşturur. Bu araçlar zaman içerisinde toplumsal yaşamda birtakım egemenlik ve üretim ilişkilerinin ortaya çıkmasına sebep olur. 

4

Marks'a göre toplumsal yapıya hakim olan üretici güçlerin egemenliği hangi koşullarda değişecektir? 

Marks'a göre toplumsal yaşamda hakim olan egemenlik ve üretim ilişkileri tarihsel süreç içerisinde bazı sınıfların  diğerleri üzerinde belirleyici olmasına yol açmıştır. Bu durumu dönüştürecek olan şey, maddesel yaşamın yeniden üretim süreçlerinde yaşanacak olan uyumsuzluğun yol açacağı devinimlerdir. Marx’ın teorisinde bu toplumsal ilişkiler bütününün hâkim üretici güçler ile uyuşmazlığı durumunda yeniden üretim sürecinin sekteye uğrayacağı, dolayısıyla bütün bu yapının kökten değişeceği öngörülür. Bu devrimsel atılımın özneleri üretici
güçler değil insanlardır. 

5

Marx ve Engels tarihsel materyalizm analiziyle giriştikleri çözümlemeler aracılığıyla insanların düşünüş ve eylemlerinde nasıl bir değişim yaratmayı hedeflemişlerdir?

Engels’e göre, insanlar genel anlamda “tarihin devindirici güçleri”nin bilincinden yoksundur. Ancak bu bilinçsizlik durumu insanların eylemlerinin nedenselliklerinin farkında olmadıkları anlamına gelmez. Engels daha çok insanların bu
eylemlerinin genel nedenlerinin ve nihai sonuçlarının toplumsal ve tarihsel süreçteki önemini anlamadıklarını vurgulamaktadır. Farkında oldukları takdirde nedenlerinde ve eylemlerinde değişimler olacaktır. Marx ve Engels tarihsel materyalizm analiziyle giriştikleri çözümlemeler aracılığıyla insanlarda bu türden bir bilinçlilik oluşturmayı amaçlamışlardır.

6

Marks'ın tarihsel yöntemi nasıl işler?

Marx’ın Kapital’e dair kapsamlı incelemesi bize tarihsel yöntemi açısından bir izlek sunar. Kapitalist üretimi analizin merkezine koymak suretiyle ve tarihi incelemeye tersinden başlayarak kronolojik bir çözümleme mümkündür. Marks bu bağlamda  incelediği konuya başlangıçtan değil, sonuçları gözlemleyerek varılan yerden başlar. Burjuva toplumu şimdiye kadar gördüğümüz tüm üretim örgütlenişlerinin en kapsamlısı olmakla birlikte önceki dönemlerdeki üretim ilişkilerinin kalıntılarını da içinde barındırdığı için mevcut durumdan hareket edip o eski yapıların işleyişine dair çözümleme yaparak geriye dönük tarihsel bir analiz imkânını olanaklı kılar. 

7

Marks tarihsel yöntemini açıklarken hangi noktaya dikkat çeker?

Marx tarihe bugünden geriye doğru bakarken anakronik yanılgılardan kaçınılması gerektiğine dikkat çeker. Tarihi dönemler arasındaki ayrımları, kategorilerin tarihi gelişmelerdeki kesinti anlarını gözden kaçırmamak gerekir. Marx’a göre, bugüne dair bakışımızın analizimize egemen olmaması için bugüne karşı eleştirel bir kavrayış gereklidir. Farklı toplumlarda farklı düzeylerde altyapısal gelişmeler olmuştur. Dolayısıyla günümüzde varılan noktanın ve mevcut durumların toplumsal pratiklerde zamandaş ve homojen olmadığı gerçeğinin farkında olunması gerekir. 

8

Bir yöntem olarak diyalektik materyalizm, tarihsel olgulara bakışımızda ne tür bir katkı sağlar?

Marks'a göre içinde yaşadığımız toplumsal yapı geçmişe bakışımızı etkileyecek bir bilinçsel kavrayış sunmaktadır. Bu bilinçsel yapı ise homojen ve geçmişten ayrışık bir şekilde kurulmaz. İçerisinde geçmişten arta kalan birtakım kalıntılar barındırır. Marx’ın yöntemsel olarak inşa ettiği diyalektik maddeciliğin temel savı bizleri bu belirlenimlerden kurtararak tarihsel olguya yani “bugün”den “dün”e her
tür deterministik yanılgıdan kopararak bakmanın mümkün olduğu yönündedir.  

9

Marx, üretim ilişkileri tarihini hangi dönemlere ayırarak inceler?

Marx, üretim ilişkileri tarihini belirli dönemlere ayırarak inceler. Bu dönemler geçmişte ilkel komünizm, kölelik ve feodalite olarak yer alır; günümüzü işaret eden dönem kapitalizmdir. Kapitalizm de tıpkı önceki üretim ilişkileri gibi nihai
sonu geldiğinde yerini önce sosyalizme ve sonra da komünizme bırakacaktır. Marx bu tarihsel şemayı Avrupa merkezli bir analiz içerisinde ele almıştır. Ancak Hindistan’ın ve Rusya’nın Batı’da var olan bu gelişim seyrinin dışında bir tarihsel gelişim göstereceğini düşünmüştür. Dolayısıyla Avrupa dışında kalan üretim
ilişkilerini açıklamak için “Asya Tipi Üretim Tarzı” kavramına başvurulur.

10

Marksist düşünür Antonio Gramsci Marksist düşünceye hangi kavramlarla yeni bir açılım getirmiştir? 

Gramsci’nin fikriyatını özgün kılan başlıca kavramlar hegemonya, tarihsel blok
ve praksis felsefesidir. Gramsci’nin bu kavram setleriyle ortaya koymak istediği temel sorunsal Klasik Marksizm’de karşımıza çıkan altyapının belirleyiciliği sorunudur. Gramsci bu eleştirisiyle altyapı ile üstyapı arasındaki ilişkinin karşılıklı biçimde birbirlerini etkilediğine değinerek üstyapının göreli özerkliğini vurgular. Gramsci’nin özgün katkılarından biri de aydınların belirleyiciliği üzerinde duran farklı bir sınıfsal analizdir. Gramsci'ye göre aydın zümre, hakim sınıf ile ona karşı olan sınıfların düşünce gelişiminde etkilidir. 

11

Klasik Marksist söylemden farklı bir yol izleyen Louis Althusser'in Marksist kurama getirdiği yorumlar nelerdir?

Althusser,  tarihsel materyalizmin kurucu iki kertesi (altyapı-üstyapı) üzerinden ifade ettiği analizinde klasik Marksist söylemden farklı bir yorum geliştirir. Ona
göre, ekonomi son kertede belirleyicidir. Gramsci'nin yolunu izleyen Althusser'in görüşleri onunla benzer şekilde üstyapının altyapı karşısında görece özerkliği üzerinde temellenir. Bu fikri geliştiren Althusser “yeniden üretim” kavramıyla üstyapının sürekliliği sağlamaya dönük mekanizmalarına dikkat çeker. Althusser’in temel sorunsalı kapitalist üretim tarzının kendi sürekliliğini
mümkün kılan yeniden üretim sürecini nasıl sağladığıdır. Bu sorunsalı iki aşamalı bir değerlendirmeyle açıklar: üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin yeniden üretimi. Üretim araçlarının yeniden üretim süreci daha çok teknik süreçler ile ilişkiliyken üretim ilişkilerinin yeniden üretimi biyolojik yeniden üretimden daha karmaşık ilişkileri ifade eden sosyokültürel, sosyopolitik yeniden üretimi içerir.

12

Marksist kuramın Türkiye sosyal bilimler ve entelektüel sahasına yansıması nasıl olmuştur?

Türkiye’de 1960’ların ikinci yarısından itibaren sosyalist hareket içerisinde Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT), Feodal üretim tarzı tartışmaları yapılmıştır. Bu tartışmalarda imparatorluktan başlayan bir tarihsel analiz ile Cumhuriyet Türkiye’sinin güncel sorunları üzerine açılımlama getirmenin gerekliliği üzerinde durulur. Bu tartışmalarda ATÜT’çüler diye adlandırılan başlıca isimler Sencer Divitçioğlu, İdris Küçükömer, Selahattin Hilav, Muzaffer Sencer, Stefanos Yerasimos’dur. ATÜT’çüler tarihsel materyalist bir yöntem ile
analize girişmek için Marx’ın doğulu toplumlar üzerine yazdığı yazılardaki toprak mülkiyeti ve üretim tarzlarındaki özgün referanslara başvururlar. Tartışma en genel anlamda Osmanlı Devleti’nin Asya Tipi Üretim Tarzı ile analiz edilip edilemeyeceği üzerinde gelişir.

13

Selahattin Hilav, Asya Tipi Üretim Tarzı üzerine hangi görüşleri dile getirmiştir?

Selahattin Hilav, Eylem Dergisi’nde 1965 yılında kaleme aldığı Asya Tipi Üretimi Biçimi adlı makalesinde, Marks'ın Formen adlı metninde Marksist kuramın klasik üretim biçimlerinden farklı olarak işaret ettiği yedi farklı üretim biçimine değinir. Bunlar belirli geçiş aşamaları olarak “ilkel topluluk, Asya-tipi Üretim Tarzı, Antik Üretim Tarzı, Köleci Üretim Tarzı, Germanik Üretim Tarzı, Feodal Üretim Tarzı ve Kapitalist Üretim tarzı” olarak sıralanmaktadır. Hilav, hem Marx’ın Geleneksel Rus Politikası yazısında Bizans ile Osmanlı İmparatorluğu arasında kurduğu benzerlikten yola çıkarak hem de son dönem Marksist yazılarda Bizans İmparatorluğu'nun bu sınıflandırmalar içerisinde ATÜT kapsamında olduğundan
hareketle Bizans-Osmanlı arasındaki devamlılık ilişkisine dikkat çekerek Osmanlı İmparatorluğu’nu ATÜT kapsamına yerleştirir. 

14

Doğan Avcıoğlu Türkiye'nin tarihsel, toplumsal ve ekonomik değerlendirmesini hangi bağlamda ele alır?

Behice Boran’a benzer şekilde ATÜT’çülerin kavrayışları dışında meseleye yaklaşan bir diğer önemli isim olan Doğan Avcıoğlu, Asya Tipi Üretim Tarzı savunucuların temel tezi olan Doğulu olduğumuz argümanını reddederek geri kalmışlık sürecini başka bir sorunsal ile ele alır. Avcıoğlu Türkiye’nin neden diğer kapitalist ülkelerle benzer bir gelişim seyri içerisinde olmadığı ve endüstrileşme sürecine neden geç katıldığı sorularına cevap aramıştır. 

15

Sencer Divitçioğlu'nun Asya Tipi Üretim Tarzı bağlamında görüşleri nelerdir?

Sencer Divitçioğlu Türkiye’nin toplumsal yapısının anlaşılması için Marksist tarihsel metodu kullanarak geriye dönük Osmanlı toplumunun araştırılması gerektiğini düşünür. Osmanlı’nın 14. ve 15. yüzyıllarına dair incelemelerinde Ömer Lütfi Barkan’ın araştırmalarından faydalanan Divitçioğlu, Barkan’ın Osmanlı’nın feodal veya Asya Tipi olamayacağına dair görüşlerini de tartışmaya açar. Divitçioğlu’na göre, toprakta özel mülkiyetin yokluğu klasik feodal üretim aşamasına geçişte tarihsel bir engeldir. Asya Tipi üretim tarzında toprak üzerinde sadece tasarruf hakkı söz konusudur. Bu anlamda bu üretim tarzında genelleşmiş bir kölelikten söz edebiliriz. Toprakta tasarruf hakkı olan birey, bireyler arası bir ekonomik ilişki dışında kaldığından kişisel bir sömürüyle muhatap olmaz. Bu nedenle de emeğine yabancılaşmış ve sömürüldüğünün bilincinden yoksun kalmıştır. Asya Tipi üretim tarzında değişim değerine bağlı metadan söz etmek mümkün değildir, bu tür ekonomik modellerde kendi kendine yeterlilik söz konusudur. Osmanlı toplumunda da sınıflı bir toplumdan söz eden Divitçioğlu bu sınıfların asker ve reaya şeklinde iki sınıf olduğunu ifade eder. Ancak reaya feodal düzeydeki köle ya da serf olmaktan uzaktır. Reaya, en basit tanımla toprakla
ilişkisinde toprakla ilişkisinde hür; devletle ilişkisinde sömürülendir. 

16

Behice Boran Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye’ye geçiş sürecini hangi yaklaşımla açıklar?

Behice Boran Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye’ye geçişe dair görüşler ortaya
koymuş; hâkim tartışmalar içerisinde batılılaşma, modernleşme, ilericilik gibi kavramlarla bu dönüşümün açıklanması girişimlerini yetersiz bulmuştur. Boran toplumsal yapıyı analiz etmeyi ve bu yapının nasıl değiştiğinin ortaya koyulmasını gerekli görür. Sorunları toplumsal yapı içerisinde analiz etmek üretim güçleri ilişkilerini ve bu ilişkilerin meydana getirdiği sınıfsal yapıları çözümlemek anlamına gelmektedir. Boran bu açıdan bakıldığında, Osmanlı toplumunu feodal
bir üretim tarzında örgütlendiği sonucuna ulaşır. Boran, her toplumsal yapı tipinin yapısal niteliklerini ortaya koymak için belirli faktörlere bakılması gerektiğine vurgu yapar. Bu bağlamda feodal toplum yapısının dayanağı toprak mülkiyeti ve toprak rantıdır. Serveti oluşturan temel unsur topraktır ve en temel üretim aracı
tarımsal üretimdir. Boran temelde toprağa bağlı emekçiliğin olduğu üretim ilişki düzeyini feodal toplum yapısıyla ilişkilendirse de toprağa bağlılık derecesinin toplumdan topluma değişebileceğini ifade eder. Burada esas olan böyle bir bağlılığın mevcudiyetidir. Bu bağlılığın mevcudiyetinin Osmanlı toplum yapısında da mevcut olduğunu düşünen Boran dolayısıyla Osmanlı toplumunun feodal bir toplum olduğunu ileri sürmektedir.

17

Bağımlılık Okulu kapitalizmin günümüzdeki durumunu hangi bağlamda ele alır?

Bağımlılık Okulu, ilk bakışta 20. yüzyılın üçüncü çeyreğinde Latin Amerika’daki ekonomi politiği ve tarihsel devinimini yapısalcı yaklaşımın öne sürdüğü merkez-çevre ilişkisiyle Marksist perspektif üzerinden açıklayan bir yaklaşım olarak tanımlansa da günümüzde egemen ülkeler ile üçüncü dünya ülkeleri arasındaki kapitalist ilişki biçimlerini incelemekte de kullanılan bir yaklaşımdır. Bağımlılık yaklaşımı, Latin Amerika’nın az gelişmişlik durumunu gelişmiş ülkelerin geçirdiği tarihsel süreçleri geçirmemiş olmasına bağlayan teoriyi reddeder.
Bağımlılık okuluna göre, üçüncü dünya ülkelerinin gelişememe sebebi gelişmiş
ülkelerle üçüncü dünya ülkeleri arasındaki sömürü ilişkilerinin sürekli olarak
yeniden üretiliyor olmasıdır. Kapitalist sistem ülkelerin gelişimlerindeki eşitsizlikleri kronik hale getirmektedir. Böylelikle içinde bulundukları düzen geri kalmış ülkelerin mevcut geriliğini sabit kılarken, gelişmiş ülkelerin yaşam standartlarını her geçen gün daha yukarı taşımalarını sağlar.

18

Bağımlılık Okulu'nun temel aldığı Neo-Marksist teorinin Ortodoks (Geleneksel) Marksizm'den farkı nedir? 

Neo-Marksizm, üç ana yönden Ortodoks Marksizm’den farklıdır. İlki, Ortodoks
Marksizm emperyalizmi Batı Avrupa’daki tekelci kapitalizmin bir aşaması olarak “merkez” perspektifinde görürken, Neo-Marksizm emperyalizmi üçüncü
dünya ülkelerinin kalkınmasına yönelik uygulamalarına odaklanarak “periferik” bir bakış açısıyla görür. İkincisi, Ortodoks Marksizm iki aşamalı bir devrim stratejisini savunma eğilimindedir. Sosyalist bir devrim gerçekleşmeden önce bir burjuva devrimi gerçekleşmelidir. Çoğu üçüncü dünya ülkesi geri olduğundan, Ortodoks Marksizm'in ilerici burjuvazinin burjuva devriminin mevcut aşamasını gerçekleştirmesi konusunda büyük umutları vardır. Ancak Neo-Marksizm, üçüncü dünya ülkelerindeki mevcut durumun sosyalist devrim için olgunlaştığına
inanmaktadır. Burjuvaziyi emperyalizmin yaratıcısı ve aleti olarak kabul eder ve üretim araçları sahiplerini kurtarıcı rolünü yerine getirmekten aciz olarak tanımlar. Üçüncü ve sonuncusu, eğer sosyalist devrim gerçekleşecekse, Ortodoks Marksizm bunun şehirlerdeki sanayi proletaryası tarafından desteklenmesini ister. Neo-Marksizm ise Çin ve Küba’nın sosyalist devrim yolundan yanadır. Neo-Marksizm, kırsaldaki köylülüğün devrimci potansiyelini destekler ve bu konuda büyük umutlara sahiptir.

19

Bağımlılık Okulu nasıl ortaya çıkmıştır?

Bağımlılık perspektifi ilk olarak 1960’ların başında Birleşmiş Milletler Latin Amerika Ekonomik Komisyonu’nun (ECLA) programının iflasına bir
yanıt olarak Latin Amerika’da ortaya çıktı. Latin Amerika’daki birçok popülist rejim, 1950’lerde ithalat yoluyla ECLA’nın korumacılık ve sanayi geliştirme stratejisini denedi ve birçok Latin Amerikalı araştırmacı ekonomik büyüme, refah ve demokrasi eğilimi için yüksek umutlara sahipti. Ancak 1950’lerdeki kısa süreli ekonomik genişleme hızla ekonomik durgunluğa dönüştü. 1960’ların başında işsizlik, enflasyon, para biriminin devalüasyonu, ticaret hadlerinin düşmesi ve diğer ekonomik sorunlar mevcut yapılarda baş gösterdi. Yapılan protestoları, rejimlerin çöküşü ve baskıcı askeri otoriter rejimlerin kurulması izledi. Pek çok Latin Amerikalı araştırmacı hayal kırıklığına uğradı. Böylece ECLA programı büyük bir ekonomik çöküşe sebep oldu. Bununla birlikte zengin ve fakir ülkeler
arasındaki büyüyen uçurumu açıklayamayan Amerikan Modernleşme Okulu yerini Bağımlılık Okulu görüşlerine bıraktı.

20

Bağımlılık Okulu'nun tarihsel gelişimi nasıl olmuştur?

Başlangıçta Raul Prebish tarafından geliştirilen ilkeler ve öneriler, bağımlılık teorisinin temsili fikirleri olarak kabul edilmiştir. Bağımlılık Okulu tarafından savunulan ilk ana düşünce, sanayileşmiş merkez ülkelere ham madde ihraç etmekte uzmanlaşmış çevre ülkelerin ticaret hadlerinde uzun süreli bir düşüşe maruz kaldığıdır. Bu durum, merkez ve çevre ülkeler arasında eşit olmayan durumlar yaratmaktadır. Dış ticaretteki bu asimetrik ilişki, çevre ülkelerde düşük verimlilik kısır döngüsüyle karşılaşmaktadır. Bu nedenle Prebish, çalışmalarında,
Latin Amerika Ülkeleri'ne devlet eliyle içe dönük sanayileşmeyi önermiştir. Ancak
1960’lara doğru, Prebish’in modelinin üçüncü dünya ülkelerinin gerçeklerini yansıtmadığını savunan Andre Gunder Frank, Theotonio Dos Santos, Enrique Cardozo, Edelberto Torres-Rivas ve Samir Amin Yeni Bağımlılık Teorisi'nin önde gelen temsilcileri olmuştur.

21

Yeni Bağımlılık Teorisi düşünürlerinden A. G. Frank azgelişmişlik sürecini nasıl açıklar?

A. G. Frank’a göre Latin Amerika ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri’nin mevcudiyetini ortaya koyduğu 16. yüzyıldan bu yana azgelişmiş çevre ülke konumundadırlar. Merkez ve çevre ülkeler arasındaki ortakyaşar gibi görünen ilişki biçimi, aslında merkez ülkelerin üretilen artı değeri sömürerek daha güçlü hâle gelmesi ile sonuçlanmaktadır. Bu bağlamda gelişmiş ülkeler daha da gelişecek, az gelişmiş ülkeler ise az gelişmişlik ile gelişmişlik arasındaki uğraşında her daim yerinde sayacaktır. Frank bu durumu azgelişmişliğin gelişmesi olarak tanımlar. Frank’a göre, merkez ve çevre ülkelerin birbirine bağlı olduğu küreselleşmiş dünyada bazı ülkelerin kazanan, diğerlerinin ise kaybeden ülkeler olması kaçınılmazdır. Bağımlılık teorisine göre, daha az gelişmiş ülkelerin insanları, toplumlarının geri kalmışlığından sorumlu değildir. Bunun yerine, Batılı uluslar kasıtlı olarak bu ülkeleri geliştirmede başarısız olmaktadır. Tarihsel olarak, seçkin metropolleri oluşturan ABD ve İngiltere gibi merkez ulusların, çevre ulusları bir bağımlılık ve az gelişmişlik durumunda uydular olarak tutarak sömürdüklerini savunur. Gelişmiş ülkeler, en yoksul ulusları sömürerek ve onları ucuz hammadde ve emek kaynağı olarak kullanarak zengin olmaktadırlar. 

22

Yeni Bağımlılık Teorisi düşünürlerinden Samir Amin tarafından tartışılan “Eurocentrism” (Avrupamerkezcilik) kavramı, merkez-çevre ilişkisini nasıl ele almaktadır?

Eurocentrism, bir diğer deyişle Avrupamerkezcilik, Avrupa dışı toplumların Avrupalılar tarafından geliştirilen normlara göre değerlendirilmesi olarak tanımlanmaktadır. Bu terim yalnızca coğrafi olarak Avrupa’yı değil, aynı zamanda Kuzey Amerika, Afrika ve Avustralya’daki Neo-Avrupa devletlerini de kapsamaktadır. Bu kavram ile işaret edilen husus; Avrupa kültürüne ve değerlerine sahip olmayan toplumlarda olayların, sorunların ve olguların Avrupamerkezcilik ile ele alındığında varılan hükümlerin sağlıklı olarak nitelendirilemeyeceğidir. Bu noktada Amin, Avrupa merkezciliği diğer
toplumlara yönelik kararların ve hataların bir sonucu olarak görmez. Amin’e göre bu yaklaşım Avrupalılara karşı da mevcuttur ve aslında bu durum kültürel bir olgudur. Amin'e göre merkez ülkelerdeki ekonomik birimler arası ilişkiler dengeli bir tutuma sahipken, çevre ülkelerdeki ekonomik birimler arası ilişkiler merkez ülkelere bağlı şekilde dışarıdan yönlendirildiği için merkez ülkelerin süreci nasıl ilerlettiğine tabidirler. 

23

Bağımlılık Teorisi'nin Türkiye'deki önemli isimleri kimlerdir?

Bağımlılık teorisine Türkiye’de değinen ilk isim Doğan Avcıoğlu ve Yön hareketidir. Yön hareketi 50 ve 60’larda CHP etrafında birleşen DP karşıtları arasında ortaya çıkmıştır. Yöncüler Kemalizm ile sosyalizmi bazı noktalarda birleştirme çabasına girmişlerdir. Devletçilik ve halkçılık gibi bazı kavramları bu iki ideolojide ortak bir zemine koymuşlardır. Bunun neticesinde 1961 yılında Yön Dergisi yayınlanmıştır. Derginin ilk sayısında yayınlanan Aydınlar Ortak Bildirisi ile birlikte Kemalizm’in eksik kalan yönleri Marksist teoriler ile tamamlanarak en iyi kalkınma şeklinin oluşturulması amaçlanmıştır.
Bağımlılık teorisinin bir diğer önemli ismi İdris Küçükömer'dir. Küçükömer, Türkiye’nin kazandığı bağımsızlık mücadelesinin ardından yeniden bağımlı hâle gelmesini Batı hayranı bürokrat ve aydınlara bağlar. Küçükömer’e göre Batı’nın yıllar süren tarihsel dönüşüm ve gelişim ile kurduğu düzen, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş yaşamış bir toplumda yeterli süre ve zemin olmadan gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Küçükömer’e göre bu durumun başarılı olması olanaksız bir durumdur. Türkiye’deki Batılılaşma çabası, zemini tam oturmayan bir modernizasyon ile gerçekleştirilmeye çalışıldığından, mevcut durum başarısızlık ile sonuçlanmış ve Türkiye tekrar bağımlı bir ülke hâline gelmiştir.

24

Maduniyet Okulu'nun temel çıkış noktası nedir? 

Tarihin kim tarafından yazıldığı meselesi her daim politik ve kuramsal tartışmaların ana sorunsallarından olmuştur. 19. yüzyıldaki devletçi zihniyetten kopan tarihçilik anlayışı bakımından bu konudaki genel kabul tarih yazımının egemen sınıf ya da güç tarafından yazıldığı düşüncesidir. Bu bağlamda sınıf ayrımının toplumsal pratiklere kalıcı bir biçimde işlediği bir toplumda ezilen sınıfın perspektifinden bakmak bir ihtiyaç haline gelmiştir. Maduniyet Okulu  20. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan, tarih yazımını ezilen sınıfın penceresinden gerçekleştirmeyi amaçlayan bir ekoldür.

25

Maduniyet Okulu'nun temel odak noktası nedir?

Maduniyet Ekolü, madunları pasif birer aktör olarak ele alıp, onların sosyal hareketlilikten dışlanmış olmalarına dikkat çekmek için değil; aksine, madunların dikey sosyal hareketlilikten dışlanmış olmaları ile başa çıkmalarına ve bu konumdaki failliklerine, (dışlayan-dışlanan/yöneten-yönetilen ilişkisini kendi menfaatleri açısından dönüştürme stratejilerine) odaklanır. Bu açıdan bakıldığında Maduniyet Ekolü'nün anlattığı tarih, madunların dikey ve sosyal hareketlilikten dışlanmışlıklarının tarihi değil, bu dışlanmışlığın var kıldığı kimliklerinin ve eylemlerinin tarihidir. Bu kimlik; seçkinle etkileşim içerisinde
olmasına rağmen kendi başına olan, konum olarak arada kalmış, kendisine ait olmayan ödünç bir dille konuşan öznedir. 

Ünite 5 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç