Tarihçinin Mesleği adlı yapıtında Bloch pozitivist tarihçiliğin türlü eksikliklerini (örneğin süreçler yerine kökenlere verilen öncelik) ortaya koyarken kendi yaklaşımını da ortaya koymaya başlar. Geçmiş ile şimdi arasında var olduğu öne sürülen ayrılığı yapay bir ayrılık olarak gördüğünden, tarihin geçmişin bilimi olarak tanımlamasını kabul etmez ve tarihi daha ziyade zamanın akışı içindeki insanlarla ilgili bir bilim olarak tanımlar ve tarihin konusunu da insanlığın gelişimi, örgütlenmiş zümreler, insanların içinde yaşadıkları toplumlar olarak belirler. Şimdiki zaman, sürekli olarak bir çehre değişimine tabiidir ve oluşunun her anında başkalaşıma uğrayıp geçmiş oluverir. Dolayısıyla, şimdiki zaman ve geçmiş zaman iç içe geçmiş durumdadırlar. Ne var ki şimdi doğrudan algılanabilse de geçmiş zaman ancak dolaylı yollardan anlaşılabilir. Ona göre, tarihin asıl kavraması gereken donmuş yazılı belgeler, geçmişin teknolojileri ve kendilerini oluşturanlardan bağımsızmış gibi gözüken kurumlar değil, insanlar ve bıraktıkları izlerin doğasıdır. Tarihsel bir araştırmada başvurulacak tanıklar sadece arşiv ya da kütüphane envanterlerinden, müze kataloglarından, türlerine göre tasniflenmiş metin derlemelerinden ibaret değildir. Bloch’a göre en sarih tarihsel belgeler veya metinler, tarihçi ancak onları tutarlı biçimde sorgulayabiliyorsa konuşmaya başlarlar. Dolayısıyla, araştırmacı belgedekileri yeniden kaydetmez, konuşturur. Belgelerin değerlendirilmesi, Bloch’a göre, aslında o belgeyi bırakan toplumun zihniyetinin çözümlenmesidir.