Johnson Mektubu’nun yol açtığı tepkinin bir başka yansıması NATO içinde de ortaya çıktı ve Türkiye ABD’nin NATO içinde gerçekleştirmek istediği Çok Taraflı Kuvvet adlı yapılanmadan çekildi. Kennedy yönetiminin 1961’de açıkladığı, NATO içinde çok taraflı nükleer bir deniz gücünün (Multilateral Force, MLF) kurulması projesine, kendisi için çok sınırlı düzeyde yarar sağlayacak olmasına karşın, 1964 başında katılacağını bildirmiş olan Türk Hükümeti, bir grup denizciyi de bu yapı bünyesinde görev yapan bir Amerikan gemisine göndermişti. Fakat mektuptan sonra, Ocak 1965’te söz konusu yapılanmadan çıkan Türkiye, askerlerini de geri çekti. Johnson Mektubunun ikinci sonucu, Türk dış politikasının çok yönlülüğe geçişi sürecini hızlandırmasıdır. Mektuptan sonra, başta SSCB ve Üçüncü Dünya ülkeleri olmak üzere, daha önce kapsamlı ilişkiler kurulmamış olan ya da buna gerek görülmeyen ülkelerle ekonomik ve siyasi ilişkiler geliştirilmeye başladı. Özellikle SSCB ile ilişkilerin iyileştirilmesine, Yumuşama döneminin ortaya çıkardığı imkanlar da değerlendirilerek önem verildi. Esasen 27 Mayıs’ın hemen ardından Gürsel’e gönderdiği mektupta Sovyet lideri Kruşçev, NATO yükümlülüklerini Türk-Sovyet ilişkilerinin gelişmesine engel olarak görmediklerini belirterek ikili ilişkilerin normalleşmesine zemin hazırlayacak ılımlı bir mesaj vermişti. Jüpiterlerin sökülmesi ile biraz daha
ilerleyen Türk-Sovyet ilişkilerinde, Johnson Mektubunun ardından üst düzey temaslar arttı. 25 yıl sonra ilk kez Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin, Kasım 1964’te Moskova’yı ziyaret etti. Bu ziyaretin en önemli sonucu Türkiye’nin o dönemde başlıca dış politika gündemi olan Kıbrıs konusunda SSCB ile bir anlayış birliği geliştirmesiydi. Buna göre, iki
devlet de Kıbrıs meselesinin, Kıbrıs’ın bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne, adada iki toplumun varlığını ve bunların haklarını tanıma esası üzerine ve barış içinde yaşamalarını sağlayacak şekilde, barışçı yollarla halledilmesine taraftar olduklarını ifade etti. SSCB ile ilişkilerin geliştirilmesi çabasının bir diğer sonucu da yukarıda bahsedilen Türkiye’nin MLF’den çekilmesi kararıydı. Böylece söz konusu projenin başından beri SSCB’nin dile getirdiği tepkiler dikkate alınarak ikili ilişkilerin geliştirilmesini sekteye uğratabilecek
bir angajmana girmekten vazgeçildi. Son olarak, Johnson Mektubunun bir diğer önemli sonucu, Türk ordusundaki silahların büyük bölümünün ABD kaynaklı olmasının yarattığı bağımlılığı göstermesiydi. Bu bağımlılığı en aza indirgemek amacıyla Türkiye hem yerli silah sanayinin geliştirilmesi sürecini başlattı hem de tek bir kaynak yerine farklı ülkelerden askeri malzeme satın almaya çalıştı. Söz konusu çabalar sonucunda Türkiye, on yıl içinde bir çıkartma harekâtını gerçekleştirebilecek donanıma sahip hale geldi.