ANAYASA I - Ünite 2: 18.Yüzyılın Anayasacılık Hareketleri Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 2: 18.Yüzyılın Anayasacılık Hareketleri

Giriş

Bu ünitede, anayasal yönetimlerin kurulmasını teşvik eden felsefi ve siyasi faktörler incelenecek ve ayrıca anayasal yönetimlerin kurulmasının ortaya çıkardığı siyasi ve hukuki sonuçlar ele alınacaktır.

Anayasacılık Akımının Ortaya Çıkışı ve Düşünsel Kaynakları

Anayasacılık akımı, devlet otoritesinin hukuk kurallarıyla sınırlanması ve bu otorite karşısında bireylerin çeşitli hak ve özgürlüklerinin tanınıp korunması yönündeki gelişmelere denilmektedir. Tarihin ilk yazılı anayasası ABD Anayasasıdır. Anayasacılığın ortaya çıkmasına yol açan çeşitli sebepler mevcuttur. Bunlardan biri, Orta Çağ’ın sonlarında feodalizmin çözülmesinin ve tarımsal ekonominin zayıflamasının neticesi olarak burjuva sınıfının doğmasıdır. Anayasacılığı teşvik eden diğer bir faktör ise 17. yüzyılın tabiî hukuk öğretisidir. Bu öğreti, dayandığı tabiî hak anlayışı ve sosyal sözleşme teorisi ile anayasal yönetimlerin kurulmasında önemli bir role sahip olmuştur. Bu düşünceye göre, insanlar, daha doğuştan sadece insan olmak sıfatıyla, vazgeçilmez ve devredilmez bazı hakların sahibidir. Tabiat hâlinin sürdürülmesindeki güçlükler, insanlığı kendi aralarında akdedecekleri bir sözleşme ile devlet otoritesini yaratmaya teşvik etmiştir. Devlet, bireylerin sözleşme ile kendisine devretmediği tabiî haklarına saygı göstermek, bu haklara dokunmamakla yükümlüdür. Bu düşünce, dünyevî ve laik nitelikli bir egemenlik anlayışının ortaya çıkmasına yol açmıştır.

İngiliz düşünür John Locke’a göre, tabiat hâlinin hüküm sürdüğü ortamda herkesin hayat, hürriyet, mülkiyet gibi bazı tabiî hakları vardır ve herkes, bu haklarını korumak, bu haklara yönelecek tecavüzleri bertaraf etmek konusunda da eşit haklara sahiptir. Bireyler bir araya gelerek devlet otoritesini yaratmış; tabiat hâlinde sahip oldukları hakların bir kısmını, bu otoriteye devretmişlerdir. Devleti yaratan bu süreç, her bakımdan gerçek bir toplum sözleşmesidir. Locke’un düşünce sisteminde, otoritenin temelinde topluluğun iradesi yer almaktadır. Bu nedenle bu bakış açısı, aynı zamanda, en üstün buyurma gücünün ifadesi olan egemenliğin halka ait olduğu anlamına gelmektedir. Öte yandan bu bakış açısı, iktidarın meşruluğunu ruhanî değil, dünyevî kavramlarla açıkladığı için, laik düşüncenin de temelini oluşturmaktadır. Bu düşünceler, Amerikan bağımsızlık hareketi neticesinde yayınlanan beyannamelerde ve Fransız İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde somut hükümlere dönüşmüştür.

Rousseau da tıpkı Locke gibi, devletin bireyler arasında akdedilen bir sözleşmenin eseri olduğu düşüncesindedir. Rousseau’nun sosyal sözleşme tezinden hareketle geliştirdiği teori, iktidarın sınırlanmasına değil; tam aksine, belirli bir zamanda ve belirli bir mekânda yönetme gücünü kazananların, bu gücü sınırsız olarak kullanmalarına zemin hazırlamıştır. Devlet otoritesinde tezahür eden topluluğun iradesi anlamına gelen iradeyi, genel irade olarak tanımlamaktadır. Rousseau, genel iradenin mutlak ve şaşmaz bir biçimde kamunun menfaatleri yönünde hareket edeceği tezini savunmuştur. Çoğunluğun iradesi, tıpkı genel irade gibi, kamunun menfaatlerini korumak yönünde hareket edecektir. Nasıl genel iradeyi sınırlamaya ihtiyaç yoksa çoğunluk iradesini de sınırlamaya ihtiyaç olmayacaktır. Rousseau’nun gerçeklerle bağdaşmayan tezi, çoğunluğun baskısına dayanan bir sistemin ortaya çıkmasına da yaramıştır. Ayrıca bu düşünce, azınlıkların çoğunluk hâline gelmeleri şansını ortadan kaldırmakta; böylece, yönetme kudretinin demokratik ve barışçıl yöntemlerle el değiştirmesini engellemektedir. Rousseau’nun sosyal sözleşme teorisi çerçevesinde ortaya çıkan genel iradenin şaşmaz, mutlak ve bölünmez olduğu düşüncesi, yönetenlerin, yönetilenlerin menfaatleri aleyhine hareket edebileceği ihtimalini tümüyle reddetmektedir. Bu nedenle düşünürün, çoğunlukçu demokrasi olarak adlandırılan bu teorisi, sonraki yüzyıllarda demokratik değil, totaliter ve otoriter sistemlerin ilham kaynağı olmuştur.

Montesquieu, iktidarın tek bir elde toplanmasını, baskı rejimine yol açacak, özgürlükleri yok edecek en temel sorun olarak görmektedir. Bu nedenle düşünür, devlet iktidarının bölünüp parçalanması, bu iktidarın her parçasının farklı organlara sunulması gerektiği düşüncesini savunmuştur. Montesquieu, yasama, yürütme ve yargı iktidarlarının farklı organlara sunulması görüşündedir. Bu düşünce, iktidarın sınırlanması anlamına gelen hukuk devleti ilkesinin özlü bir ifadesidir. Bu ilke üzerine inşa edilen 1787 tarihli ABD Anayasası, yasama, yürütme ve yargı iktidarlarının birbirinden ayrıldığı, gerçek bir fren ve denge sistemi yaratmıştır.

Tabiî Hukuk Öğretisi ve 18. Yüzyıl Belgeleri

Amerikan bağımsızlık hareketi sonucunda yayınlanan 12 Haziran 1776 tarihli Virginia Anayasası ile bu anayasanın başında yer alan Haklar Bildirisi’nde (Bill of Rights), tabiî hak anlayışının ve bu anlayışın savunucularından olan Locke’un düşüncelerinin derin izleri 1.,2.,3., maddelerde yer almaktadır. Bildiri’nin 5. maddesi ise Montesquieu’nün kuvvetler ayrılığı düşüncesinden esinlenen bir düzenlemeye yer vermiştir. Fransız devriminin ardından yayınlanan 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi de 17.yüzyıl tabiî hukuk düşüncesini yansıtan ifadelere yer vermiştir. 17 maddeden oluşan bu bildirinin tüm hükümlerinde tabiî hukuk öğretisinin ve bu öğretinin önde gelen düşünürlerinden olan John Locke’un etkisini görmek mümkündür. Bildiri 14. maddesinde vergilendirme yetkisine de önemli bir sınır getirmektedir. Bu, temsilî demokrasinin kaynağında yer alan ‘temsilsiz vergi olmaz’ ilkesinin özlü bir ifadesidir.

İngiliz Hukuk Sisteminin Kendine Özgü Gelişmeleri

İngiltere’de kralın sahip olduğu yetkileri sınırlamayı hedefleyen ilk belge, 1215 tarihli Magna Carta Libertatum’dur. İngiliz hukukunda, devlet otoritesini sınırlayan, bireylere, bu otorite karşısında hak ve özgürlükler sunan diğer hukuk metinleri şunlardır: 1628 tarihli Petition of Rights, 1679 tarihli Habeas Corpus Act, 1689 tarihli Bill of Rights ve nihayet 1701 tarihli Act of Settlement. İngiltere’de özgürlüklerin gelişimi, bizzat parlamentonun üstlendiği mücadeleler aracılığıyla gerçekleşmiştir.

Bu nedenle İngiltere’de devlet gücünün sınırlanması ve insan haklarının korunması amacına yönelen hukuk metinleri, İngiliz parlamentosunun yetkilerini sınırlayacak hükümlere yer vermemektedir. İngiliz siyasal sisteminde yasama organı, en üstün otoriteyi ifade etmektedir. Böylece İngiltere’de yasama organını sınırlayacak yazılı bir anayasaya ihtiyaç duyulmamıştır. Oysa Amerika Birleşik Devletleri ile Kıta Avrupası’nda bir çok ülkenin anayasal gelişmeleri, yasama organı da dâhil olmak üzere, devletin tüm organ ve makamlarının uymakla yükümlü olduğu yazılı anayasalar yaratmışlardır.

Anayasacılığın Hukukî ve Siyasî Sonuçları

Gerek İngiliz hukukunun kendine özgü gelişmeleri, gerekse Amerika’da başlayıp Kıta Avrupası’na yayılan yazılı anayasacılığın önemli siyasî ve hukukî sonuçları olmuştur.

Bunlardan biri, yasama ve yürütme kuvvetleri arasındaki ilişki ile hükûmet sistemi ile ilgili olan değişimlerdir. ABD’de yazılı bir anayasanın kabul edilmesi, yürütmeye ait tüm yetkilerin, seçilmiş bir kişi elinde toplandığı başkanlık hükûmeti sistemini yaratmıştır. Buna karşılık, İngiliz hukuk sisteminin kendine özgü değişimleri ve Kıta Avrupası’nın anayasal gelişmeleri, Fransa hariç olmak üzere, mutlak monarşiden parlamenter monarşiye geçişle sonuçlanmıştır. Anayasacılığın yol açtığı bir başka hukukî sonuç ise, yöneten-yönetilen ilişkisi içinde, yönetilenlerin hukukî statüleri ile ilgilidir. Anayasacılığın bireyler için, devletin dahi dokunamayacağı çeşitli haklar yaratması, yönetilenlerin tebaa statüsünden vatandaş statüsüne geçmesi sonucunu yaratmıştır. Vatandaşlık statüsünün ortaya çıkması, bir boyutuyla, devlet gücünün önceden tahmin edilebilir sınırlar içinde hareket edeceği anlamına gelen hukuk devleti yönündeki gelişmelerin başlangıcını da oluşturmaktadır.

Öte yandan, yazılı anayasaların kabulü, bir devletin hukuk sistemini oluşturan kurallar arasında kademelenme anlamına gelen normlar hiyerarşisini de yaratmıştır. Anayasanın üstünlüğü ilkesinden kaynaklanan bu kademelenme, anayasa yargısının ortaya çıkmasına da yol açmıştır. Bu anayasal gelişmeler, iktidarın meşruiyet temelleri üzerinde de önemli bir değişiklik yaratmıştır. Anayasal yönetimlerin kurulması, iktidarın meşruiyetini halkın iradesinden kazanması sonucunu yaratmıştır. Böylece, ilahî ve sınırsız meşruiyet anlayışından, dünyevî ve sınırlı bir meşruiyet anlayışına geçiş gerçekleşmiştir.

Sonuç olarak, 18. yüzyıl anayasacılığı, modernleşme, laikleşme ve demokratikleşme süreçlerinin iç içe geçtiği, büyük bir siyasal dönüşümü gerçekleştirmiştir.