ANTROPOLOJİ - Ünite 10: Dil ve İletişim Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 10: Dil ve İletişim

Ünite 10: Dil ve İletişim

Giriş

İletişim, karşılıklı olarak ilişkiye girmiş olan tarafların davranışlarını ya da fikirlerini yönlendirmek veya onlardan bilgi ya da tepki almak amacı taşıyan bilgi iletme sistemidir. Bütün canlılar çeşitli amaçlarla iletişime geçer. İletişim seslerle kurulabildiği gibi çeşitli vücut davranışları yoluyla da sağlanabilir. Ancak iletişimin gerçekleşebilmesi için, karşılıklı olarak iletişime giren tarafların birbirlerinin seslerini ve vücut davranışlarını anlamlandırabilmesi gerekir. Dil, kültürel iletişimin zorunlu koşuludur, çünkü bütün kültürel süreçler ve kurumlar dil yoluyla aktarılır ve yaşatılır. Kültürleri birbirinden farklı kılan en önemli özellik de bu yüzden dildir. Aralarında dil yoluyla anlaşılabilirlik olmayan kişiler, birbirleriyle iletişime geçemezler. Bu yüzden kültür kuramında dil kültürün merkezinde yer alır ve bütün kültürel öğeler arasındaki iletişimi kurar. Ancak insan iletişimi sadece konuşma dilinden ibaret değildir. İnsanlar iletişim için konuşma dilinin yanında, çeşitli işaret ve simgeleri, beden ve yüz hareketlerini (jest ve mimikleri) ve yazı dilini kullanırlar.

Konuşma Dili

Dil Nedir

Bütün insanlar doğuştan dil öğrenme ve konuşma yeteneğine sahiptir. Bir başka deyişle bütün insanlar, eğer konuşmalarına ve anlamalarına engel olacak bir sorunları yoksa, dilsel etkileşim için genetik olarak programlanmışlardır. Doğduğumuz evde konuşulan dili, başka bir deyişle yetişkin hale gelene kadar en çok zaman geçirdiğimiz annemizin dilini ana dili olarak öğreniriz. Doğuştan dil yeteneğimizin olması biyolojik yapımızın evrimsel biçimlenişiyle doğrudan ilişkilidir. Hyoid kemiği, gırtlak yapısı, dilin biçimi, damak, dudaklar, dişler, ses telleri, akciğerlerin yapısı gibi pek çok organımızın yapısı ve işleyişi konuşmamıza izin verecek biyolojik bir düzeneği sağlar. Bu özellikler yalnızca insanlarda mevcuttur. İnsan yavrusu beyinsel gelişiminin büyük bir bölümünü anne karnında kazanır ve dil gibi karmaşık zihinsel yetenekleri bakımından hazır olarak doğar. Doğum sonrası gelişim, daha çok motor yeteneklerimizin gelişmesine yardım etmektedir.

Dillerin Göreliliği

Dillerin göreliliğini çeşitli bağlamlarda gözlemleyebiliriz. Tanıdığımız pek çok dil, dünyayı kavrarken isim, fiil ve zaman kiplerine başvurur. Canlılara ve cansız nesnelere isim veririz. Yaptığımız eylemleri fiillerle ifade ederiz ve bütün bunları bugün yaşadığımız ana göre belirlenmiş geçmiş ve gelecek zamanları temsil eden kipler içinde anlamlandırırız. İsim ve fiiller bize doğayı ve toplumsal hayatı ikili bir düzende anlama fırsatı tanır. Zaman ise üçüncü boyutu algılamamıza yardım eder. Oysa doğada böyle bir bölünme yoktur. Ayrıca bizim nesnelere verdiğimiz isimler de keyfîdir. Üstelik bizler doğada olmayan şeyleri de isimlendiririz. Gece uyurken gördüğümüz olaylara düş, içinde yaşadığımız toplumsal olaylar örgüsüne toplum, konuştuğumuz şeye dil, inandığımız şeylerin bütününe din diyoruz. Bunların hiçbirisi somut, elle tutulabilir şeyler değildir, ancak dolaylı olarak ve akıl yürüterek onların varlığını varsayar ve kavrarız. O nedenle doğa dışında var ettiğimiz olgulara verilen isimlere kavram diyoruz. Diller keyfîdir ve ortaya çıkıp ayrı birer varlık olarak gelişmeleri sürecinde dünyayı

farklı kavrama ve algılama biçimleri inşa edilmiş olur. Bu durum, o dillerin geliştiği coğrafyayla, ekolojiyle, hangi başka kültürlerle ilişki içinde olduğuyla, yaşam ve geçim biçimiyle ve en önemlisi tarihiyle ilişkilidir. Bu karmaşık örüntü içinde çok farklı dil biçimleri ortaya çıkmıştır.

Dilin Unsurları

Konuşma dilinin yapısı iki ana unsurdan oluşur. Bunlardan birincisi sesler, ikincisi ise gramerdir. Seslerin yan yana gelmesiyle sözcükler ortaya çıkar. Ancak seslerin yan yana gelmesiyle oluşan sözcükler çoğu zaman tek başlarına bir anlam ifade etmez, anlamlı bir bütünlük kurabilmek ve bir bilgiyi iletebilmek için sözcüklerin belirli bir biçimde dizilmesi ve eklerle desteklenmesi, bu dizilimlerin eş zamanlılığı ve ard zamanlılığı bildirmesi, sözcüklerin birbirleriyle sistemli ilişkiler içine girmesi gerekir. İşte her dilde, sözcüklerin farklı biçimlerde örgütlenerek anlamlı bir bütün kurmasını sağlayan sistemlere gramer diyoruz. Dilin sesleri sesbilim (fonoloji) adı verilen bir disiplin tarafından incelenir. İnsanlar çok farklı sesleri çıkarma yeteneğine sahiptir. Ancak hiçbir dil bu seslerin tümünü kullanmaz. Kimi dillerde ötekilere göre daha çok ses kullanılırken, kimileri daha az sesle iş görür. Biz bir dildeki standart bir sesi, özgün veya tanınmış halinden farklı çıkarma eğilimine aksan diyoruz. Anlamlı en küçük ses birimine fonem adı verilir. Bir fonem tek bir sesten oluşabileceği gibi, birbiriyle ilintili birkaç sesten de oluşabilir.

Gramerin iki boyutu bulunmaktadır: Biçim ve düzen. Biçimleri inceleyen biçim bilim (morfoloji) basit seslerin anlamlı birimler oluşturacak biçimde nasıl örgütlendiğine eğilir, düzen boyutuna bakan sözdizimi (sentaks) ise sözcüklerin cümle dediğimiz anlamlı bütünleri oluşturmak üzere nasıl bir araya getirildiğini inceler. Bütün dillerde, sözcüklerin aynı dili konuşanlar için anlamlı cümleler oluşturacak şekilde nasıl dizileceğine ilişkin standartlaştırılmış uzlaşmalar vardır. Bunlara sentaks kuralları denir. Sentaks kuralları genellikle bilinçli bir şekilde öğrenilmez. Ana dil kullanılırken, kurallarını bilinçli olarak sıralayamasak da genelde doğru sentakslar, yani anlamlı cümleler kurarız.

Dillerin Çeşitliliği

Diller Nasıl Çeşitlendi?

İnsanların konuşma dilini nasıl geliştirdikleri konusunda tartışma vardır. Konuşma dilinin ilk olarak hangi insan türü tarafından geliştirilmiş olabileceği, bu tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Bugün genel olarak kabul edilen görüş, konuşma dilinin Üst Paleolitik’te yaşayan insanlar tarafından geliştirildiği üzerinde durmaktadır. Bu görüşün temeli insanın (Homo sapiens’in) Afrika’dan çıkış kuramıyla ilişkilidir. Son yıllarda, Üst Paleolitik dönemin buzul çağı koşullarında insan hayatının mümkün olduğu iki alanda, iki dil öbeğinin atasal ilk örneklerinin ortaya çıktığı öne sürülmektedir. Bunlardan birincisi Üst Paleolitik’in buzul çevresi olarak anılan bölgede gelişen Proto-Ural dili kuramıdır. Bu kök dilin anayurdunun Baltık Denizi’nden Ural Dağları’na uzanan geniş coğrafyada bulunduğu öngörülmektedir. İkinci kök dil kuramı, bir Akdeniz Üst Paleolitik bölgesi varsaymaktadır. Buna göre Akdeniz bölgesinde Üst Paleolitik çağda yaşayan insan grupları Bask-Kafkas dillerinin kökeninde yatan bir ata dili konuşuyorlardı. Akdeniz havzasında bir dizi akraba dilin konuşulduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak asıl büyük dil yayılması yine Neolitik devrimi beklemiştir. Neolitik Devrim’le birlikte üretimciliğe geçiş ve tarım teknikleri, belirli dalgalar halinde doğuya ve batıya yayılmış, böylelikle Ortadoğu tarımı Avrupa’ya ve Hindistan’a doğru genişlemişti.

Söz konusu genişleme bu bilginin yayılmasını sağlayacak iletişim araçları ve yoğun temaslar henüz olmadığına göre, doğaldır ki insanlar eliyle, daha doğrusu göçle gerçekleşmişti. Diller insanlarla birlikte yayılır ve değişirler. Her dil bir ekolojik ve coğrafî çevrenin ürünü olduğu kadar, onun değişimi ve gelişimi de göçler ve diğer kültürlerle temaslar yoluyla gerçekleşir. Bu yolla dünyada binlerce dil ortaya çıkmıştır. Bugün dünyada konuşulan dillerin toplam sayısının 3 ilâ 5 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Ancak bu sayı yanıltıcı olabilir. Çünkü birbirinden bağımsız araştırmalar sonucunda aynı dile farklı isimler verildiği olmuştur, bu dillerden bazılarını hiç konuşan kalmamış ve ölü dil durumuna gelmişlerdir, bazıları ise sadece lehçe düzeyinde ayrımlara sahiptir. Bütün bunlar dikkate alındığında ortaya dünyada konuşulan 3-4 bin kadar dilin var olduğu sonucu çıkmaktadır. Ölü diller, birer kültür kaybı olarak kabul edilir.

Bu Çeşitlilik Nasıl Sınıflandırmaktadır?

Binlerce dil ve lehçenin yayıldığı yeryüzünde dillerin nasıl sınıflandırılabileceği, diller arasındaki farklılık ve benzerliklerin bu sınıflandırmaya nasıl etki edeceği bütün dilcileri meşgul eden ana bir sorun olmuştur. Hiç kuşku yok ki diller arasındaki sınırlar kesin değildir. Dillerden bazıları birbirine az ya da çok benzeyebilir. Bu yüzden iki dilsel varlığı iki ayrı dil olarak ayırt etmek için karşılıklı anlaşabilirlik ölçütü kullanılmaktadır. İki ayrı dilsel varlığın aynı dile ait olduğunu söyleyebilmek için aralarında en az % 70 oranında anlaşılabilirlik olması gerektiği, bugün genel kabul görmektedir. Eğer bu sağlanamıyorsa akraba, ama iki ayrı dil söz konusu demektir. Yüzde yetmiş oranından daha fazla anlaşmanın mümkün olduğu durumlarda ise dilsel varlıklar ayrı dile mensup ayrı lehçe ve ağızlar olarak sınıflandırılırlar.

İkinci bir ölçüt, anlam düzeyini esas almaktadır. İki dilin söz varlığı birbirine çok yakın olabilir. Aynı sözcükler her iki dilde de yoğun olarak kullanılabilir. Ancak bu sözcüklerin o dillerde karşılık geldiği anlamlar farklılaşmış olabilir. Dolayısıyla aynı sözcüklerle kurulan iki ayrı anlam dünyası var demektir. Bir dilin varlığını bu şekilde belirleyebilmekteyiz. Ancak dil içinde de farklılıklar vardır. Bu farklılıklar çoğunlukla sözcüklerin seslendirilmesinde kullanılan fonemlerin ve vurguların farkından kaynaklanır. Kimi durumlarda da söz varlığı içinde küçük farklar olabilir. Biz bu tür farkların ortaya çıktığı durumlarda, anılan dil varlığına ayrı bir dil değil, ama lehçe (dialect) diyoruz. Lehçe, coğrafî ya da toplumsal olarak ayrı bir konuşma topluluğunu gerektiren dilsel bir farklılaşmayı ifade eder. Ayrıca dil içi farklılaşmalar etnik gruplarla ya da toplumsal durumla ilişkili olarak oluşan farklı dil kullanımlarıyla da ortaya çıkmaktadır. Bunlar genellikle ağız olarak adlandırılır.

Dil Öbekleri (Büyük Dil Aileleri)

İnsanların farklı coğrafyalara ve ekolojik ortamlara yerleşmeleriyle, yaptıkları göçlerle, girdikleri siyasal ve kültürel ilişkilerle aşağı yukarı son 15-20 bin yıl içinde şekillenmiş büyük dil öbekleri oluşmuştur. Köke doğru gittikçe tek bir ata dile ulaşılan dil akrabalıkları dil ailelerini oluşturur. Buna göre belli başlı dil aileleri ve içinde yer alan önemli diller şunlardır:

  • Altay Dilleri: Moğolca, Tunguzca ve bütün Türk dilleri bu gruba girer.

  • Ural Dilleri: Samoyet ve Fin-Ugor dil gruplarından oluşan bir ailedir.

  • Çin-Tibet Dilleri:

  • Güneydoğu Asya Dilleri:

  • Malezya-Polinezya Dilleri

  • Avustralya Dilleri

  • Andaman Dilleri:

  • Papua Dilleri

  • Dravidi Dilleri:

  • Kafkas Dilleri:

  • İber ve Bask Dilleri:

  • Hint-Avrupa Dilleri:

  • Hami-Sami Dilleri:

  • Hoin-San Dilleri:

  • İnuit(Eskimo)-Aleut Dilleri:

  • Amerika Dilleri:

Dillerin Yayılması, Teması, Karışması ve Küreselleşmenin Etkisi

Dünya tarihine bakıldığında yazı dili olarak gelişen belirli bazı dillerin diğer diller üzerinde önemli bir etki yarattığı ve yüksek kültürün dili haline gelerek, yerli diller aleyhine geliştiği görülür. Özellikle farklı bir kültür çevresinden ve yaşam biçiminden yeni bir çevreye giren topluluklar, o yeni çevrenin egemen dilinin de etkisi altına girerler. Örneğin Türkler, İran ve Anadolu’ya geldiklerinde ağırlıklı olarak Farsça’nın etkisi altına girmişlerdir. Yeni coğrafyanın nitelikleri, yeni bir yaşam ve geçim biçimine geçiş, o coğrafyaya ve yeni yaşam ve geçim biçimine ait pek çok sözcüğün anadile girmesine yol açar. Aynı şekilde yeni coğrafyanın eski toplulukları da bu yeni komşularının dilinden etkilenirler. Bu süreç bir dil kültürleşmesi biçiminde yaşanır. Bu yüzden Türkçe’de pek çok Farsça sözcük mevcuttur. Arapçanın da Batı dilleri üzerinde büyük bir etkisi olmuştur. Özellikle Ortaçağ’da bir uygarlık dili haline gelen Arapça, İslâm yayılmasının İspanya’ya ve İtalya’ya ulaşmasıyla birlikte bilime, teknolojiye ve çeşitli Doğulu mallara ait pek çok terimi Batı dillerine vermiştir. Haçlı seferleri de benzer etkiyi bu kez ters yönden yaratmıştır.

Lingua Franca: Diller sadece bir topluluk içinde konuşulmaz; çok sayıda farklı dilin konuşulduğu karmaşık coğrafyalarda bütün toplulukların anlaşmalarını temin edecek ortak bir dilden yararlandıkları görülür. Buna lingua franca denilmektedir. Özellikle tüccarlar, seyyahlar, alimler ve diplomatlar bu dil sayesinde işlerini görürler ve temaslarını kurarlar. Lingua franca, o coğrafyanın dillerinden biridir. Bu hale gelmesinde dinen, iktisaden ya da siyaseten güçlü bir toplumun dili olması ya da tüccarların dili olması gibi etkenler rol oynar. Ayrıca sömürgecilik dillerin yayılmasında önemli etken olmuştur. Bu yolla İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve Portekizce dünyanın geniş bir bölümünde konuşulan egemen diller haline gelmiştir.

Pidgin Dil: Özellikle sömürgeciliğin etkisiyle belirli bir dil alanına giren yabancı bir dilin, basitleştirilmiş bir gramer ve söz varlığıyla o dil alanında kullanılan biçimine pidgin dil denilmektedir.

Kreol Dil: Bir pidgin dilin yerli bir dil haline gelmiş biçimine kreol dil adı verilir.

İletişim Süreçleri ve İletişim Ortamları

Bir göndericiyle alıcı arasında bilgi alışverişine iletişim diyoruz. Konuşma dili özel bir iletişim türü olmakla birlikte, en yaygın ve kullanışlı olanıdır. Ancak onun dışında sesle, dansla, şarkıyla, şiirle, simgeyle, görüntüyle ve kokuyla iletişim kurulduğunu da biliyoruz. Bu iletişim araçlarının tümüne işaret diyoruz.

Yazı Dili: Konuşma dilinin yazılı işaretlere dökülmüş ve bu yolla standartlaştırılmış haline yazı dili denilir. Yazı dili konuşurken kullandığımız fonemlerin tam olarak karşılığını veren bir dil değildir. Yazı dillerindeki işaret sistemine alfabe adı verilir.

İşaret Dili: İnsanlar konuşma ve işitme yoluyla iletişim kuramadıkları durumlar için işaret dilleri geliştirmişlerdir. Özellikle işitme engellilerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere, işlevsel bir işaret dili yaratılmıştır. Bu, el hareketlerini esas alan yapay ve özel bir dildir.

Dil ve Kültür

Bir toplumun zihniyet tarzı ve dünya görüşü ile dili birbiriyle yakın ilişki içindedir. O nedenle bir dili anlamadan o kültürü, o kültürü anlamadan da dili anlamak mümkün değildir. Ancak bu iki olgu arasında ne denli yakın ve sıkı bir etkileşim olsa da, kültür ile dili tam anlamıyla bütünleşmiş de sayamayız. Dil de kültür de, birbirleri dışında başkaca unsurların etkisi altındadır. Bu yüzden dilleri birbirine benzeyen hatta aynı olan, ama kültürleri çok farklı olabilen toplumlar görebiliriz.

Bunun aksi de doğrudur. Yani dilleri farklı olsa da neredeyse aynı yaşam ve geçim biçimini paylaşan yine pek çok toplum vardır.

Kültürün Dile Etkisi

Kültürel etkenlerin bir dilin söz varlığını çok güçlü biçimde etkilediği görülür. Her kültür, içinde bulunduğu temel çevresel ve toplumsal özelliklerinin belirlediği zengin bir söz varlığına sahiptir. Eskimo dünyasında kar ve buzun önemine bağlı olarak karın ve buzun çeşitli hallerini anlatan çok sayıda sözcüğe rastlamak tesadüf değildir. Bunun gibi eski Türklerde de atın yürüyüş biçimlerine ilişkin onlarca farklı sözcük buluruz. Her dilin soyutlama ve kavram yaratma özelliği vardır. Ancak bir dil dünya ölçeğinde diğer dillerle ne denli sıkı temasa geçmiş ve ne denli yayılmışsa, kavram yaratma gücü artmış ve söz varlığı da o ölçüde zenginleşmektedir. Bu yüzden örneğin İngilizce’de bugün 500 bine yakın sözcüğün var olduğu bilinmektedir.

Dilin Kültüre Etkisi

Dilin kültürü etkilediği durumlar da vardır. Her dil dünya kavrayışımızın ve dünya görüşümüzün temelini oluşturur. Dünyayı dilimizin olanakları kadar kavrar ve yorumlarız. Bu yüzden bütün diller, kendi olanaklarının yetmediği hallerde başka dillerden girecek yeni kavramlara açıktır. Bir dilin dünyaya bakışını belirleyen sözcük ve kavramların başka dillerde karşılığı olmayabilir. Sapir-Whorf kuramı karşılaştırmalı renk ve rakam araştırmalarının çoğalmasına yol açmış ve kültürel çoğulculuk konusundaki görüşü beslemiştir. Ancak bu tartışmalar dillerin birbirine çevrilebilirliği konusundaki şüpheci görüşlerin de güçlenmesine yol açmıştır.