BALKANLAR'DA SİYASET - Ünite 7: Küresel Aktörler ve Balkanlar Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 7: Küresel Aktörler ve Balkanlar

Balkanlar’da Güvenlik Meseleleri

Soğuk Savaş döneminde Balkanlar’da güvenlik de dış politika da çift kutuplu sistem tarafından belirlenmekteydi. Bu dönemdeki bölgesel işbirliği çabaları bile iki süper güç arasındaki rekabetin bir ürünü olmanın ötesine geçemiyordu. Farklı bloklara üye olan ülkeler birbirlerine karşı derin bir güvensizlik yaşamaktaydı. Bu güvensizlik durumu özellikle Doğu Bloku ülkeleriyle Batı Bloku ülkeleri arasında yaşanmıştır.

Sırbistan’daki aşırı milliyetçi yönetimin önce Slovenya, sonra Hırvatistan, ardından Bosna ve Kosova’da başlattığı savaşlar sadece bölgesel güvenliği değil küresel güvenliği de etkiler hâle gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa kıtası en büyük katliamlara Yugoslavya’da tanık olmuştur.

Yeniden Etnik Milliyetçilik, tarihsel olarak Balkanlar’ın en temel özelliklerinden biri olmuştur. Yugoslavya’da özellikle Tito 1960’ların sonlarından itibaren uyguladığı politikalarla bu ortama katkıda bulunmuştu. Oysa günümüzde bölgede etnik milliyetçilik etkisini sürdürmektedir. İnsanlar siyasal tercihlerini hâlâ etnik kimlikleri üzerinden yapmaktadır.

Siyasal kimlik etnik aidiyet üzerinden belirlenmektedir. Siyasal sistemler de bu yapıyı teşvik etmektedir. Dayton Barış Anlaşması’nın oluşturduğu siyasal sistem, etnik kimlik odaklıdır.

Homojenleşme Süreci, etnik milliyetçiliğin doğal uzantısı olarak devam etmektedir. Farklı etnik ve/veya dini gruplar ayrı yaşamaya devam etmektedir. Daha önce bir arada yaşayan bu gruplar savaşların ardından ayrılmışlardı. Bosna Savaşı’nı sona erdiren Dayton Anlaşması, ülkeyi ikiye bölmüştür: Boşnak ve Hırvatların çoğunlukta olduğu Bosna Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti. Artık farklı gruplar ayrı bir şekilde yaşamaktadır. Bu ayrışma, bölge ülkelerinin eğitim programlarına da yansımaktadır.

Uluslararası Protektoratlar, Savaşlardan sonra Bosna Hersek’te ve Kosova’da uluslararası toplum, geniş yetkilere sahip yüksek temsilcilik ofisleri kurmuştur. Kosova’daki ofis 2012’de kapatılmıştır, ancak Bosna Hersek’teki ofis bugün hala varlığını devam ettirmektedir. Bosna Hersek’teki Yüksek Temsilcilik Ofisi, uygun bulmadığı yasaları iptal etme ve uyguladığı politikalarla ülke bütünlüğünü tehlikeye atan siyasetçileri ya da bürokratları görevden alma yetkisine sahiptir. Ancak bu yetkileri, geçmişte kullanmış olmasına rağmen, günümüzde kullanmak istememekte, yönetimde sorumluğu giderek artan oranda Bosna Hersek’in idarecilerine ve halkına vermeye çalışmaktadır.

Örgütlü Suçlar, bölgede devam eden bir başka sorundur. 1990’larda yaşanan savaşlar, çatışmalar ve krizler, örgütlü suçların hızlı bir şekilde artmasına neden olmuştur. Savaşlar sırasında farklı milliyetlerin mafyaları birlikte faaliyet göstermeye devam etmiştir. Arnavutluk’ta 1997’de piramit sisteminin çökmesi nedeniyle yaşanan ekonomik kriz ve arkasından çıkan iç savaş da örgütlü suçun artmasına neden olmuştur. Sorun o kadar ciddi boyutlara ulaşmış durumdadır ki 2003 tarihli Avrupa Güvenlik Strateji Belgesi’nde de bu meseleden bahsedilmektedir.

Göçmenler ve Yerinden Edilmiş Kişiler, Balkanlar’da hâlâ Yugoslavya savaşlarından önce yaşadıkları bölgelere dönememiş çok sayıda kişi bulunmaktadır.

Bölgesel İş Birliği Girişimlerinin Zayıf Kalması, Bölgede iki savaş arası dönemde 1934’te imzalanan Balkan Paktı, sadece bölge ülkelerinin kendi işbirliği çabası olması, herhangi bir hegemon gücün etkili olmaması açısından önemliydi. Ama Soğuk Savaş ve sonrası dönemde bölge ülkelerinin inisiyatifleri olan bölgesel girişimlerin zayıf kaldığı görülür. Bugün sadece Güneydoğu Avrupa işbirliği Süreci ve Güneydoğu Avrupa Çokuluslu Barışı Koruma Gücü bölge ülkelerinin kendi girişimidir.

AB Perspektifinin Belirsiz Olması, AB bölgedeki her ülkeyle çeşitli düzeylerde ilişki kurmuş durumdadır. Bölge ülkelerinden Yunanistan, Slovenya, Bulgaristan, Romanya ve Hırvatistan tam üyedir. Türkiye ile birlikte Sırbistan, Makedonya, Karadağ ve Arnavutluk aday ülkelerdir. Aday olan ya da adaylık bekleyen ülkelere açık bir şekilde verilmiş üyelik perspektifi yoktur. Eğer Balkan ülkelerinin tam üyelikleri kendilerinden ya da AB’den kaynaklanan nedenlerden dolayı gecikirse “Balkan gettosu”nun oluşma tehlikesi mevcuttur.

Sınırların Belirsizliği, 1990’lardaki savaşlar sonrası ortaya çıkan tüm yeni devletlere rağmen şu ana kadar Yugoslavya’da iç sınırlar korundu ancak hâlâ tarafların yerine oturduğu söylenemez. Hâlâ tartışmalı olan sınırlar mevcuttur. Mesela Bosna-Hersek içindeki Sırp Cumhuriyeti zaman zaman bağımsızlık talep etmektedir. Özellikle Kosova’nın bağımsızlığı ve Ukrayna’da yaşananlar sonrası bu yöndeki talepler artmış durumdadır. Sırp Cumhuriyeti Devlet Başkanı Milorad Dodik, bağımsızlık konusunda referandum yapmak istediklerini söylemektedir. Yüksek Temsilcilik ise bu talebe karşı çıkmaktadır. Ülkeyi oluşturan üç kurucu halktan nüfus olarak en az durumda olan Hırvatlar ise kendi siyasi entitelerini oluşturmak istemektedir.

Ekonomik Sorunlar ve Çevre Sorunları, iki kutuplu düzenin sona ermesinin ardından yaşanan çatışmalar nedeniyle pek çok Balkan ülkesi ekonomik darboğaza girmiştir. Uzmanlar, bölgede yaşanan krizin boyutları ve etkili olduğu süre açısından 1929 buhranından daha derin görmektedir. İşsizlik ve fakirlik had safhaya ulaşmıştır. 1990’larda yaşanan savaşların çevreye de zarar verdiği bilinmektedir. Savaşlar çevre güvenliğini de etkilemiştir. Bölgedeki farklı halklar hâlâ geçmişle yüzleşmekte ve kendi hatalarını kabullenmekte zorlanmaktadır. Sırbistan liderlerinin son yıllarda Srebrenitsa soykırımının yıldönümü törenlerine katılımı ve Sırbistan Parlamentosu’nun Sırbistan’da yaşananlardan dolayı 2010’da özür dilemesi önemli ancak yeterli değildir. 1990- 1999 arası yaşananlarla tüm tarafların yüzleşmesi gerekmektedir. Her grup kendisinin en mağdur kesim olduğunu düşünmekte ve en çok acı çekenin, en çok zarar görenin kendi halkı olduğuna inanmaktadır.

Uluslararası Temsilcilikler ve Devletleşme Süreçleri

1990’larda Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucu dünya üzerinde sosyalist sistemin çökerek, kapitalizmin hâkimiyet kazanması ve küreselleşme olgusu ile hayat bulan “yenidünya düzeni” ABD hâkimiyetindeki uluslararası örgüt ve ittifakların da tabiatıyla kendisini yenilemesini zorunlu kılmıştır. Nitekim Birleşmiş Milletler Soğuk Savaş sonrası, ortak güvenlik mekanizmasının canlandırılmasına yeniden ihtiyaç duyulduğu tezinden hareketle 1992’de 21. yüzyılda barış ve kalkınmaya yönelik olarak ifade ettiği “Barış Gündemi” stratejisini ortaya koymuştur.

Bunun akabinde ABD önderliğindeki uluslararası toplumun ülke içi çatışma bölgelerine daha fazla müdahil olması anlayışı önem kazanmıştır.

BM örgütündekine benzer yaklaşımlar yine ABD’nin lider rol üstlendiği NATO ittifakında da ortaya çıkmıştır. SSCB’nin dağılmasından sonra NATO’nun işlevini yitirdiği tartışmalarının başladığı yıllarda Avrupa güvenliği açısından risk oluşturan unsurlara vurgu yapılmış ve örgüt Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya çıkan krizlerin de yardımıyla “alan dışı görev” misyonu ile yeniden canlanmıştır.

20. yüzyılın sonlarından itibaren uluslararası sistem yapısında meydana gelen değişimlere ve bölgesel dinamiklerin de etkisiyle ortaya çıkan müdahale kavramı “uluslararası himayecilik” olarak formüle edilmiş, “insani müdahale” teziyle meşrulaştırılmış ve çok taraflı ve zorlayıcı barış operasyonlarıyla şekillendirilmiştir.

Dayton Barış Anlaşması, 14 Aralık 1995 tarihinde Paris’te imzalanmıştır, “sivil” ve “askerî” olmak üzere başlıca iki alanda düzenlemeler içermektedir.

BM Yüksek Temsilciliği, Dayton Barış Anlaşması’nın uygulanmasını denetleyen en yetkili makamdır. Kurumun yetkileri Bosna’daki uluslararası misyonun varlığına yönelik eleştirilerin odağı olmuştur. Dayton’ın imzalanmasının ardından gelen süreçte Bosna’da birçok kurum oluşturulmuştur ancak OHR Bosna’daki mevcut yerel kurumları gerektiğinde geçersiz sayarak yerel görevlileri görevlerinden uzaklaştırabilmesine imkân tanıyan yetkiler kullanmıştır. Dayton’ın uygulanması sürecinde Bosnalı siyasetçilerin sürekli olarak gerçekleri gizledikleri gerekçesi ile Barış Uygulama Konseyi, OHR’ye1997 yılında oldukça geniş yetkiler tanımıştır. Literatürde “Bonn yetkileri” olarak tanımlanan yetkiler Yüksek Temsilci Wolfgang Petrisch tarafından 2000 yılı Temmuz ayında çıkartılan bir karar ile arttırılmıştır. Bu tarihten sonra OHR çok sayıda siyasetçi ve bakanı görevlerinden almıştır.

Bosna-Hersek’te uluslararası toplumun çabalarının koordine edilmesi için PIC’in girişimi ile OHR başkanlığında bir Yönetim Kurulu oluşturulmuş ve uluslararası topluluğun Bosna-Hersek’teki tüm faaliyetlerini koordine etme hizmeti vermesi öngörülmüştür. Kurulun daimî temsilcileri; Yüksek Temsilcilik Ofisi, İstikrarı Koruma Gücü, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, Avrupa Birliği Polis Misyonu ve Avrupa Komisyonu olarak belirlenmiştir. Ayrıca Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası finans kuruluşları ve BM Kalkınma Programı da Kurulun düzenli katılımcıları olmuştur. Yüksek Temsilcilik bahsedilen uluslararası kurumlar ve Bosna halkları ile ülkede barışın sağlanması için çaba göstermek ve bu yolla Bosna’yı Avrupa ile bütünleşme sürecine hazırlamak yükümlülüğünü üstlenmiştir.

Şubat 2002’den itibaren AB Genel İşler Konseyi, Yüksek Temsilcinin aynı zamanda AB Bosna-Hersek özel temsilcisi sıfatını da taşıması kararını almıştır.

Bosna devletleşme yolunda on beş yılı aşkın bir zamandır geçiş süreci yaşamaktadır. Bu süreçte Bosna halklarının ya da seçilmiş siyasi temsilcilerinin 2000’li yılların başına kadar fazla bir inisiyatifi olmamıştır. Bu tarihten itibaren ise Bosna kamuoyunun önüne bir Avrupa hedefi konulmuş ve seçim yapmaları istenmiştir. Bosna’ya 2000 yılında sunulan yol haritası ve Avrupa perspektifi halkları reformlara daha sıcak bakmaya teşvik etmiş ve daha fazla mesafe kat edilmesini sağlamıştır. Bu da Yüksek Temsilcilik makamının işlerini kolaylaştırmış ve ona politikalarında demokratik olmayan ama uluslararası toplumun gözünde görece bir meşruluk kazandırmıştır.

Bosna-Hersek’te 2006’da gerçekleşen seçimlere kadar geçen sürede ülke siyasetine ağırlıklı olarak ulusalcı partiler damgasını vurmuştur. Bu ülkede hedeflenen reform ve Avrupa ile entegrasyon sürecini geciktiren temel etken olmuştur. Gerçekleştirilen reformların çoğu OHR’nin dayatması ile mümkün olabilmiştir. 2006 seçimlerinde ülkenin üçlü Cumhurbaşkanlığına ilk defa her üçlü toplumu temsil eden daha ılımlı partilere mensup olan adaylar seçilmişlerdir.

DBA, Bosna’da kan dökülmesine bir an önce son vererek ülkede barışın yeniden sağlanması konusunda başarılı olmuş fakat bunu gerçekleştirirken ülkede dünyanın en karmaşık hükûmet sistemlerinden birini kurmuştur. Bu yapının kaldırılabilmesi ise ancak Bosna-Hersek’in kendi kurumlarıyla tam anlamıyla işler durumda bir devlet hâline gelmesiyle mümkündür. Bu amaçla uluslararası toplum Bosna’nın önüne NATO üyeliği ve nihai olarak da AB ile entegrasyon sürecini gerçekleştirmek şeklinde iki ana perspektif sunmuştur.

Uluslararası toplumun Balkanlar’daki ikinci yönetim modeli Kosova’dır.

BM Güvenlik Konseyi’nin 10 Haziran 1999 tarih ve 1244 sayılı kararıyla Kosova’da yasama, yürütme ve yargı yetkilerini kullanacak, asker ve polis gücünü kontrol edecek olan BM Geçici Uluslararası Yönetimi kurulmuştur. Kararda, uluslararası barış ve güvenliğin başlıca sorumlusunun Güvenlik Konseyi olduğu tekrar edilmiş ve Güvenlik Konseyi’nce daha önce alınan 1160, 1199, 1203 ve 1239 sayılı kararlar ile uyum içinde hareket edileceğine işaret edilmiştir. Bu hükme dayanarak BM Geçici Kosova Misyonu ve NATO liderliğinde Kosova Gücü oluşturulmuştur. BM ve NATO dışında, AGIT, Temas Grubu, G-8’ler gibi uluslararası mekanizmalar da Kosova’da barışın inşasında rol oynamıştır. Kosova’nın nihai statüsünün belirlenmesinde Rambouillet Anlaşması metninin dikkate alınacağını düzenlemiştir.

Bu anlaşmaya göre, Kosova’nın nihai statüsü belirlenirken, başka unsurlar arasında, Kosova halkının iradesinin de dikkate alınacağı ifade edilmişti. % 90 oranında Arnavut nüfusa sahip Kosova’nın bağımsızlığı isteyeceği de muhakkaktı. Sonuçta BM Genel Sekreter Özel Temsilcisi tarafından hazırlanan “Kosova Geçici ÖzYönetim Anayasal Çerçevesi” 15 Mayıs 2001 tarihinde imzalanmış ve yürürlüğe girmiştir.

Kasım 2005’te BM Genel Sekreteri, Kosova’nın statüsünü belirlemek amacıyla özel temsilci olarak Finlandiya’nın eski Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari’yi Kosova’ya göndermiş ve kendisine 2008 Nobel ödülünü de kazandıracak olan çalışmalarına başlayarak her iki tarafla da 15 ay boyunca devam edecek olan müzakereleri yönetmiştir. Mart 2007’de Kosova’nın statüsüyle ilgili bir plan hazırlamıştır. Ahtisaari planı olarak anılan bu plan Kosova’nın belli bir süre uluslararası gözetim altında kalmak şartıyla bağımsız olmasını öngörmekteydi. Plan, Sırpların tepkisini çekerken Kosovalı Arnavut liderler tarafından benimsenmiştir.

Kosova Parlamentosu NATO harekâtından 9 yıl geçtikten sonra Karadağ’ın 2006’da bağımsızlıklarını ilan etmesinden de aldığı güç ile 17 Şubat 2008 tarihinde oy birliğiyle tek taraflı bağımsızlık ilan etmiştir. Dünyada farklı tepkilere yol açan bu bağımsızlık deklarasyonuna ilk olumlu tepkiyi ABD, Fransa, Türkiye, İngiltere, Almanya ve İtalya vermiştir. 9 Nisan 2008 tarihinde Kosova Parlamentosu, Kosova’nın bağımsız ve demokratik bir devlet olduğu belirtilen kurucu Anayasasını da onaylamıştır.

Kosova Ocak 2012 itibarıyla 86 BM üyesi ülke tarafından tanınsa da uluslararası arenada tanınma mücadelesi vermeye devam etmektedir.

Avrupa Birliği ve Balkanlar

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Avrupa Birliği, Balkanlar’ın Avrupa’yla bütünleşmesi işlevini üstlenmiş durumdadır. AB’nin Balkanlar’a yönelik öncelikli stratejileri şunlardır: Etnik çatışmaların kontrol altına alınması, yoksulluk ve savaştan kaynaklanan göçün azaltılması, çoğulcu demokrasi yapılarının kurulması ve benimsenmesi, insan haklarına saygı gösterilmesi, azınlık haklarının korunması, serbest piyasa ekonomisi yapılarının kurulması.

AB’ye göre bir Doğu Balkanlar ve Bat› Balkanlar ayrımı vardır. AB, Doğu Balkanlar’ı üye olarak içine almıştır ve Avrupa açısından, doğu özelinde bir sorun kalmamıştır. Batı Balkanlar ile ilgili bütünleşme sorunları ise devam etmektedir. Balkanlar’ın AB için öncelikli önemi, bu bölgenin yeniden istikrarsızlık ve çatışma bölgesi hâline gelmesinin önlenmesidir. Bu doğrultuda, genişleme, AB’nin en güçlü politika aracıdır.

AB’ye göre bölge ekonomisinin güçlendirilmesi ve yaşam şartlarının iyileştirilmesi, bölgedeki barış ve istikrarın korunmasına katkıda bulunarak yasa dışı göç ve örgütlü suçlar ile mücadeleyi kolaylaştıracaktı.

1999 tarihinde Batı Balkan ülkelerindeki reform sürecini hızlandırmak ve söz konusu ülkeleri AB’ye yakınlaştırmak amacıyla İstikrar ve Ortaklık Süreci izlendi. Süreç, İstikrar ve Ortaklık Anlaşması temelinde yürütülecekti.

İOA’nın en dikkat çeken yanı Batı Balkan ülkelerine gerekli şartların yerine getirilmesinden sonra AB üyeliği yolunu açan bir düzenleme olmasıydı. 2000 yılında Batı Balkan ülkelerinin AB’nin potansiyel adayları oldukları belirtilirken, Aralık 2002 Kopenhag AB Konseyi toplantısında bölge ülkelerinin AB üyelik süreçlerinin destekleneceği bildirildi. Bunu takiben AB-Batı Balkanlar Zirvesi, Yunanistan’ın Selanik kentinde 2003 yılında gerçekleştirildi ve Balkanlar’ın geleceğinin Avrupa Birliği’nin sınırları içerisinde olduğu vurgulandı.

Bu süreçte Slovenya 2004 yılında, Bulgaristan ve Romanya 2007 yılında, Hırvatistan ise 2013 yılında AB’ye tam üye oldu.

Hırvatistan dışında kalan diğer altı Batı Balkan ülkesinin ise 2020’den önce üyeliğe hazır olamayacağı öngörülmektedir.

Balkan ülkeleri vatandaşları Şengen kapsamındaki ülkelere vizesiz giriş çıkış hakkı kazanmıştır. Balkanlar, AB’nin bir sınır bölgesi olma durumundan çıkmakta ve Avrupa’nın ayrılmaz bir parçasına dönüşmektedir.

AB, Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde ve ortaya çıkan etnik çatışmalarda etkin bir rol oynayamamıştır. AB, güvenlik yönetişimi anlayışıyla BM, NATO, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gibi diğer uluslararası örgütlerle uyumlu hareket ederek bölgenin istikrarı ve Batı ile uyumlu hâle gelmesi amacıyla kriz yönetimi ve çatışma sonrası barış inşası faaliyetlerinde bulunmuştur.

AB, 2003’te Bosna’da NATO’dan askerî operasyonu ve BM’den polis gücü operasyonunu devralmaya talip olmuştur. 2003 yılında oluşturulan AB Polis Misyonu kolluk kuvvetleri reformu, örgütlü suç ve yolsuzlukla mücadele konularında yetkili kılınmıştır. BosnaHersek’teki AB Askerî Operasyonu ise NATO’nun SFOR operasyonunu sonuçlandırması ve BM Güvenlik Konseyi’nin 1575 sayılı kararı ile bir AB gücünün oluşturulmasına karar vermesini takiben Aralık 2004’te göreve başlamıştır. EUFOR/Althea operasyonunun öncelikli amacı, Dayton Anlaşması’na uyulmasını sağlamak ve Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde savaş suçları ile suçlanan kişilerin yakalanmasına yardımcı olmaktır. Söz konusu operasyon, 1 Eylül 2012 itibariyle 600 kişilik askeri bir birlik haline getirilmiş ve ülkenin caydırıcılık kapasitesine katkıda bulunma araçlarını da koruyarak, kapasite geliştirme ve eğitime odaklanmıştır.

AB, Batı Balkan ülkeleri arasındaki işbirliğine çok önem verdiği için Katılım Öncesi Mali Yardım programı aracılığıyla bölge ülkeleri arasındaki işbirliği projelerine mali katkıda bulunmaktadır. Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı olarak kurulan işbirliği örgütlenmesinin yerini ise 2008 yılından itibaren AB Komisyonu’nun da yer aldığı Bölgesel İşbirliği Konseyi almıştır.

Bölgesel İşbirliği Konseyi şu beş alanda faaliyetlerini öncelikli olarak yürütmektedir: iktisadi ve sosyal kalkınma, altyapı ve enerji, adalet ve içişleri, güvenlik alanında işbirliği, beşerî sermayenin inşası. Bölgesel İşbirliği Konseyi, eski Yugoslavya’daki çatışmaların sona ermesinden sonra 1996 yılında başlatılan Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci’nin bir unsurudur. Konseyin sekretaryası Saraybosna’dadır. Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci’nde yer alan ülkeler: Türkiye, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Karadağ, Makedonya, Moldova, Romanya, Sırbistan, Slovenya ve Yunanistan.

ABD ve Balkanlar

Soğuk Savaş döneminde iki kutuplu sistemin yapısı, ABD’nin Balkan ülkeleriyle ilişkilerini etkileyen başlıca unsur olmuştur. Washington yönetimleri bu dönemde kendilerine yakın olan ülkeleri bölgesel ittifaklar vasıtasıyla mümkün olduğunca yakınlaştırmaya çalışmıştır. Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında 1954’te kurulan Balkan Paktı, ABD tarafından desteklenmiştir. Türkiye ve Yunanistan, Batı bloku içinde yer alırken; Bağlantısızlar hareketinin lider ülkelerinden biri olan Yugoslavya ile ABD’nin de desteğini alarak işbirliği yapmaları önemlidir.

Soğuk Savaş bittiğinde ABD dış politikası daha fazla Orta Doğu ve Avrasya’ya yönelmeye başlamıştı. Irak’ın Kuveyt’i 1990 yılında işgal etmesi Washington’ın gündeminde Orta Doğu’yu üst sıralara çıkarmıştır. Ayrıca, 1991 sonunda SSCB’nin dağılmasının ardından Avrasya coğrafyasında ortaya çıkan güç boşluğu da ABD’nin ilgisini bu bölgeye çekmiştir.

Yugoslavya’da çatışmaların başladığı 1991’den 1994’e kadar ABD dahil tüm küresel aktörler, AB’nin ve üye ülkelerinin sorunun çözümünde liderlik rolü oynamasını beklemiştir. Ancak AB’nin tüm diplomatik çabaları ve çözüm planları başarısızlığa uğramıştır.

Bunun üzerine 1993’ten itibaren ABD çözüm için çaba sarf etmeye başlamıştır. 1994’te ABD öncülüğündeki NATO uçakları, Sırp hedeflerine yönelik saldırılar düzenlemiştir. Temmuz 1995’te gerçekleşen Srebrenica soykırımının ardından, NATO uçaklarının müdahaleleri daha da yoğun bir şekilde gerçekleştirilmiştir.

Diplomasi bağlamında son çaba ABD’nin de kurucularından olduğu Temas Grubu’nun ve AB’nin öncülük ettiği Fransa’nın Rambouillet kentindeki görüşmeler oldu. Hazırlanan çözüm planı, Sırp ve Arnavut taraflara sunuldu. Rambuillet’de önerilen çözüm, Kosova’ya Yugoslavya içinde özerklik tanıyor, ancak nihai statünün üç sene sonra belirleneceğini ifade ederek bağımsızlık konusunu ucu açık bırakıyordu. Anlaşmayı Arnavutlar imzaladı, ancak Sırp tarafı imzalamayı reddetti. Bunun üzerine ABD öncülüğünde NATO güçleri tarafından 24 Mayıs 1999’da 78 gün sürecek olan havadan müdahale başladı.

11 Eylül 2001’de gerçekleştirilen terör saldırılarının ardından ABD, Balkanlar’daki etkinliğini ciddi oranda azalttı. Bölgedeki asker sayısında indirime gitti ve askeri, diplomatik olarak Orta Doğu ve Avrasya bölgesine daha fazla odaklandı. Bu durum ABD’nin Balkanlar’dan tamamen çekilmesi olarak yorumlanmamalıdır.

Rusya Federasyonu ve Balkanlar

18. yüzyıldan itibaren Balkan ülkelerinde meydana gelen ayaklanmalar, Çarlık Rusya’sı tarafından Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflatılması amacına uygun olarak desteklenmiştir.

SSCB’nin dağılmasını takip eden on yıl içinde Balkanlar, ardı ardına meydana gelen savaş ve uluslararası müdahalelerle gündeme gelmiştir. Soğuk Savaş’ın sona ermesi sonrası dönemde ise iki önemli dinamik hem RF hem de Balkanlar’da bulunan devletler açısından belirleyici olmuştur. Birincisi SSCB’nin halefi RF’nin ekonomik ve siyasi olarak yaşadığı dönüşüm süreci ve siyasi geri çekilmesi; ikincisi ise Balkanlar’da vuku bulan Bosna Savaşı ile NATO’nun Kosova müdahalesi.

RF, uluslararası alandaki güç kaybını yeniden kazanmak için Balkanlar’da yaşanan gelişmeleri yönlendirmeye çalışmış, ancak bölgede yaşanan gelişmeler ABD’nin önderliğinde ve NATO eliyle yönetildiğinden RF’nin “etkinlik mücadelesi” sınırlı kalmıştır. RF’nin Balkanlar’a yönelik politikası SSCB sonrası dış politika yapım ve dönüşüm sürecinin belirgin göstergelerinden biridir. Bu bağlamda özellikle 1994 yılının bir dönüm noktası olduğunu belirtmek gerekir. Zira bu tarihten sonra gerek Balkanlar’da gerekse de Batı ile ilişkilerinde RF’nin realist uluslararası sistem okuması çerçevesinde dış politika uyguladığı görülmektedir.

1993 sonrası dönemde dış politikada Rusya’nın “büyük güç” statüsüne vurgu yapan ve “eşit bir aktör” olarak kabul edilmesine yönelik politikalar izlenmiştir.

1991 sonrasında Yeltsin ve reformcu olarak nitelendirilebilecek olan “Batı merkezli” dış politika yönelimine sahip lider kadrosu RF’nin ekonomik ve sosyal olarak dönüşmesi gereğinden yola çıkarak, devlet merkezli ekonomiden serbest piyasa ekonomisine geçişi amaçlamış ve “flok terapi” adı verilen uygulamayı hayata geçirmiştir. 1992-1994 yılları arasında Rus dış politikası yapıcılarının felsefi dayanağı “RF’nin liberal ve demokratik bir devlet olarak Batılı ülkeler ile ortak çıkarlara sahip olduğu ve bu nedenle uluslararası alanda işbirliğine gidilebileceği’ inancı idi.

1993 sonrası Rus dış politikasında “realist pragmatizm”in uygulanması durumu ortaya çıkmıştır. Bu politikanın uygulamada iki karşılığı olmuştur: 1- RF’nin ‘büyük güç’ iddiasının vurgulanması ve uluslararası alanda “eşit” bir aktör olarak kabul görmesi amacı, 2- Eski Sovyet coğrafyası ile ilişkilerin yoğunlaştırılması.

1990’lı yılların başında sinyallerini vermeye başlayan Yugoslavya krizine karşılık SSCB yönetimi, kendi içinde bulunduğu duruma uygun olarak, gelişmeler karşısında ihtiyatlı davranmış ve Yugoslavya’nın bütünlüğünü koruması yönünde beyanlarda bulunurken, krizin tırmandığı 1991 yılının ortasında da Dışişleri Bakanlığı aynı yönlü açıklamalarına devam etmiştir.

RF Bosna-Hersek’i 28 Nisan 1992’de tanımıştır. Çatışmaların yoğunlaşmasının ardından RF çatışan taraflara eşit uzaklıkta durmaya çalışmıştır. Bu tavrı, sonuçsuz kalan arabuluculuk girişimleri izlemiştir.

Sovyet sonrası dönemde ilk Dışişleri Bakanı olan Kozirev göreve geldiği ilk dönemden itibaren Batı ile onarılan ilişkilerine atıfta bulunarak etnik ve dinî bağlar nedeniyle Sırbistan’a destek verilmesinin Rusya’nın izole edilmesine neden olabileceğini belirtmiş, Sırp yanlısı politikaları reddetmiştir.

Bosna Savaşı sırasında dış politika yapıcılarının kararları iç siyasette de tartışma konusu olmuş, muhalefet, yönetimi Balkanlar’da yaşanan gelişmelere karşı pasif olmakla ve ‘Sırbistan’a ihanet etmekle’ suçlamıştır. Dahası yaşanan gelişmeler 1993 yılında yapılan parlamentonun alt kanadı olan Duma seçimlerinde propaganda aracı olarak da kullanılmıştır.

1994 yılında gerçekleşen NATO’nun Sırplara yönelik operasyonu, Rusya’da güçlü bir şekilde eleştirilmiş ve 1995 yılına gelindiğinde Rus dış politikası yapıcıları kriz dönemlerine yönelik yeni stratejiler üzerinde çalışmaya başlamışlardır.

Uluslararası ilişkilerde ve uluslararası hukukta tartışmalı olan NATO’nun Kosova operasyonunu BM Güvenlik Konseyi’nin onayı olmaksızın gerçekleştirilmesidir. Rusya ilk andan bu müdahaleye şiddetle karşı çıkmıştır. Sırbistan müdahalesi NATO eliyle yürütüldüğünden, Rusya Federasyonu NATO ile olan kurumsal ilişkilerini askıya almış, bu çerçevede 1994’te imzalanan Barış için Ortaklık Anlaşması da dondurulmuştur.

Rusya’nın operasyon sırasında aldığı en önemli kararlardan biri 14 Nisan 1999’da eski başbakan Viktor Çernomırdin’i baş arabulucu olarak atamasıdır.

Balkanlar’da yaşanan kriz boyunca Rus dış politikasına bakıldığında, takip eden dönemin temel çerçevesinin çizildiği görülmektedir.

Çin ve Balkanlar

Çin’in Balkan ülkeleri ile olan münasebetleri Mao sonrası döneme, dolayısıyla 1970’lerin sonuna dayanmaktadır. Bu dönemde, dün yaya açılma politikasının bir sonucu olarak Balkanlar, Çin’in genişleyen diplomatik yelpazesinde önemli bir unsuru teşkil etmekteydi.

Çin, 1970’lere kadar öncelikle Arnavutluk ile yakın ilişkiler geliştirmiştir. Ancak 1970’lerin başından itibaren Yugoslavya ve Romanya Çin dış politikasında daha öncelikli hâle gelmiş ve Arnavutluk ile ilişkiler kesilmiştir.

2000’ler itibarıyla görece istikrara kavuşan Balkanlar, Çin açısından da yeniden keşfedilmiştir. Nitekim Çin, bölgeyi AB’ye açılan arka kapı olarak değerlendirmekte ve genişleyen Çin ekonomisi için pazar arayışında önemli bir yatırım üssü olarak görmektedir.

Günümüzde, Çin’in Balkanlar’daki en önemli müttefiklerinden biri Sırbistan’dır. 2009’da Sırbistan Cumhurbaşkanı Boris Tadiç Çin’e gitmiş ve iki ülke arasında stratejik işbirliği antlaşması imzalanmıştır.

2000-2010 yıllarını kapsayan son on yıllık dönemde, Çin Balkan ülkeleriyle askerî alanda da ortaklıklara imza atmıştır. 2005’te Arnavutluk ve Hırvatistan ile 2008’de Sırbistan ve Bosna-Hersek ile 2010’da Karadağ ve Makedonya ile 2011’de ise Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan ile çeşitli üst düzey temaslarda bulunmuştur. Ağustos 2010’da Sırbistan Savunma Bakanı Dragan Sutanovac savunma sanayi alanında askerî ekipmanları Çin ile ortaklaşa üretme kararı almıştır.

Çin’in ilk olarak ticaret, ardından ise doğrudan yabancı yatırımlar kanalıyla dünyaya açılması, iki nedeni ve dış politika kaygılarını da beraberinde getirmektedir. Birincisi, Çin yatırım yaptığı bölgelerde mevcut ekonomik aktörlerin pozisyonunu sarsmakta, artan rekabet devletlerarası gerilimlere de yol açabilmektedir. İkincisi ise diğer ülkelerin içişlerine karışmama ilkesiyle hareket eden Çin’in, bu düşüncesinde ne kadar “samimi” olduğu tartışma konusudur.

Avrupa ile hızla artan ticari ilişkileri, Çin’in Balkanlar politikasında da belirleyici bir etmen olmuştur.

Çin’in Balkanlar stratejisinin jeoekonomik temelli olduğu ve üç kaynaktan ilham aldığı söylenebilir. İlk olarak Çin, Balkanlar’ı AB’ye açılan “arka kapı” olarak görmektedir. İkincisi, Çin, ekonomik kaynak potansiyeli açısından bölge ülkeleri için Batı’ya kıyasla önemli bir alternatif oluşturmaktadır. Son olarak Çin, Balkanlar coğrafyasındaki varlığını, artık “yarı-çevre ülke statüsünde değil, dünya siyasasında söz hakkı olan nüfuz sahibi bir aktör olduğunun tescili olarak görmektedir.

Balkanlar’da Bölgesel İşbirliği

Balkanlar, Soğuk Savaş sonrası dönemde, hiç de azımsanmayacak sayıda işbirliği girişimlerinin hayata geçirildiği bölgelerden biridir. Özellikle 1990’ların ikinci yarısında, bölge ülkeleri ve dış aktörler, söz konusu girişimlerin mimarları olmuşlardır. Çok sayıda işbirliği girişimi sayesinde Balkanlar, bugün, ikili, üçlü ve çok taraflı etkileşimin düzenli bir uygulama hâline geldiği bir bölgeye dönüşmüş durumdadır.

1930 yılında başlayan Balkan Konferanslar›, bölge milletlerinin iktisadi, sosyal, kültürel, siyasal ve entelektüel alanlarda gevşek bir federasyon oluşturmasını amaçlıyordu. 1934’te kurulan Balkan Paktı ile Balkan Konferansları bu amacı kısmen gerçekleştirmişti. Patlak veren II. Dünya Savaşı, Paktı ortadan kaldırdı.

Soğuk Savaş döneminde, Balkan devletleri arasında bir başka işbirliği girişimi daha bulunmaktadır. Bu girişim, II. Balkan Paktı diye de bilinen 1953-54’te varlık göstermiş Balkan İttifakı’dır. Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında Şubat 1953’te Ankara’da imzalanan “Dostluk ve İşbirliği Anlaşması”na dayanıyordu ve Pakt’ın 9 Ağustos 1954’te Yugoslavya’nın Bled şehrinde imzalanmasıyla yürürlüğe girmişti.

Balkan İttifakı’nın ömrü de uzun sürmedi. Başarısız olmasının altında iki temel neden vardır. İlki, Belgrad ile Moskova arasındaki yakınlaşmanın Yugoslavya’nın farklı iktisadi ve siyasal sistemleri olan devletlerin barış içinde bir arada yaşayabilecekleri inancına dayanan “aktif tarafsızlık” politikasını benimsemesine yol açmasıydı. İkinci neden ise 1950’lerin ortalarında Yunanistan ile Türkiye arasında Kıbrıs yüzünden ortaya çıkan anlaşmazlığın İttifak’ın diğer iki dayanağı arasında ilişkileri giderek kötüleştirmesiydi.

Üyelerinin birbirinden ayrışan çıkarları yüzünden önemini kısa sürede yitiren Balkan İttifakı 1960 yılında feshedildi.

1960’ların başında, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan’ın çabaları sonucunda Balkanlar’da İşbirliği ve Karşılıklı Anlayış Komitesi oluşturuldu. Ankara Komite’nin ilk toplantısına katılmayı kabul etmedi ve sonraki toplantılara da davet edilmedi. Komite’nin çalışmaları herhangi bir sonuç vermedi.

1970’ler ve 1980’lerdeki yenilenmiş işbirliği çabaları ise dünya siyasetinde oluşan genel yumuşamanın bir sonucuydu.

Sosyalist bloğun çok ciddi bir değişim geçireceği 1980’lerin sonlarına doğru, Balkan ülkelerinin dışişleri bakanları tarafından Şubat 1988’de Belgrad’da bir toplantı düzenlendi. Toplantıya Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Türkiye ve Yugoslavya’nın dışişleri bakanları katıldı. Toplantı, ticaret, ekonomi, sanayi, kültür, ulaşım, çevre ve insani konular gibi pek çok alanda bölgesel işbirliği girişimlerine öncülük etti. 1987-91 dönemindeki girişimler Balkan işbirliğinin Altın Çağını oluşturuyordu.

Balkan ülkelerinin dışişleri bakanlarının ikinci toplantısı Ekim 1990’da Tiran’da düzenlenecekti. Uluslararası sistem tamamen değişmişti. Tiran’daki toplantıda, bölge devletleri, Avrupa ile bütünleşmenin ilk adımının demokratik yönetimler kurulması olduğu konusunda görüş birliğine vardılar.

Yugoslav anlaşmazlığının Balkan işbirliği üzerinde birbirine zıt iki etkisi oldu. Bir taraftan, savaş sırasında gerçek anlamda işbirliği girişimlerinin hayata geçirilmesini ertelemişti. Diğer taraftan, ilerleyen yıllarda işbirliği girişimlerinin sayı olarak artmasında araç oldu. Bosna Savaşı’nın sona ermesinin hemen ardından hem ABD ile AB hem de bölge ülkeleri 1990’ların ikinci yarısında pek çok işbirliği girişiminde bulundular.

Soğuk Savaş sonrasında Balkanlar’da çok sayıda iki taraflı işbirliği girişimine rastlamak mümkündür. 1990’ların başındaki Bulgar-Türk ilişkilerinde yaşanan büyük değişimi izleyen işbirliği gayreti, ironik bir biçimde, 1980’lerin sonunda ilişkilerin ciddi olarak gerilmesinin ardından gelmişti. 1999’da her iki ülkede yaşanan depremlerin ertesinde ivme kazanan Türk-Yunan yakınlaşmasına işbirliği isteği eşlik etmişti.

“iyi ilişkiler” listesi, bölgedeki ülkelerin ikili sorunları olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Bölge ülkelerinin hepsinin büyük ya da küçük anlaşmazlıkları vardı. Sınır komşusu olanlar daha çok soruna sahipken, uzakta olanların daha az sorunu bulunuyordu.

Üçlü işbirliği de Balkanlar’da kendine has bir işbirliği biçimiydi. Türkiye, Bulgaristan ve Romanya devlet başkanları arasında Nisan 1998’de yapılan toplantıda bölgesel güvenlik ve istikrarın önemi vurgulandı. Üç ülke siyasi, iktisadi ve askerî alanlarda işbirliği yapacaktı. Diğer taraftan, Bulgaristan, Türkiye ve Yunanistan’a eşit mesafede duruyordu. Ekim 1997’de Sofya’da Güneydoğu Avrupa ülkelerinin savunma bakanlarının katıldığı bir toplantı düzenlendi. Son olarak, 1999 yılının başında Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye’nin dışişleri bakanları, sınır bölgelerini ziyaret etmek üzere bir araya geldiklerinde el ele tutuştular.

Bölgesel işbirliğinin ilk örneklerinden biri 1992’de kurulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği idi. Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Karadeniz, Kafkasya ve Balkan ülkelerini bir araya getirmeyi amaçlayan bir Türk girişimiydi. Eski Yugoslavya dışındaki tüm Balkan devletleri KEİ’nin kurucu üyeleri oldular.

KEİ hem hükûmetler hem de hükûmet-dışı kuruluşlar boyutuna sahiptir. Bunun yanı sıra, uluslararası kimliği de zaman içinde ağırlık kazanmış, Haziran 1998’de Yalta’da imzalanan KEİB Anlaşması ile uluslararası bir ekonomik örgüte dönüşmüş ve ismi Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı olmuştur.

Bölgesel aktörlerin geliştirdiği diğer girişimler, Temmuz 1996’daki Sofya toplantısıyla yeniden canlanan Güneydoğu Avrupa’da İstikrar ve İşbirliğine Dair Balkan Konferansı ve Güneydoğu Avrupa için Çok-Uluslu Barış Koruma Gücü’dür. Şubat 1996’da başlatılan AB girişimi Royamount Süreci, Aralık 1996’da hayata geçirilen ABD destekli Güneydoğu Avrupa İşbirliği Girişimi, 1999’da kurulan İstikrar Paktı ve NATO tarafından 1994’te başlatılan Barış İçin Ortaklık projesi dış aktörler tarafından geliştirilen bölgesel işbirliği girişimleridir.

Sofya’da 6-7 Temmuz 1996’da düzenlenen çok taraflı toplantı, bölge devletleri arasındaki işbirliği çabalarını uzun süren çatışma döneminin ardından yeniden canlandırma açısından çok önemliydi.

Güneydoğu Avrupa ülkelerinin dışişleri bakanları ikinci kez Haziran 1997’de Selanik’te toplandılar. Bu sefer bölge devletleri arasındaki işbirliği kapsamı genişletildi.

İlk Balkan zirve toplantısı Kasım 1997’de Girit’in Kandiye kentinde düzenlendi. Toplantının sonunda devlet başkanları, ekonomik zenginlik ve siyasi işbirliği için beklentilerin sıralandığı ortak bir açıklama yaptılar.

Öte taraftan, Güneydoğu Avrupa için Çok Uluslu Barış Koruma Gücü, önemli bölgesel girişimlerin bir diğeridir. Bu gücün oluşturulmasına ilişkin sözleşme Eylül 1998’de Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan, İtalya, Makedonya, Romanya ve Türkiye tarafından imzalandı.

Dış aktörlerin işbirliği çabalarından da söz etmek gerekir. NATO’nun Haziran 1994’te başlattığı Barış için Ortaklık programı bu tür çabaların ilkidir. Ortaklık çağrısını yirmi yedi ülke kabul etti. 2011 yılı itibarıyla program içinde otuz dört ülke yer almaktadır. Bu ülkelerden Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan Mart 1999, Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya Mart 2004, Arnavutluk ile Hırvatistan ise Nisan 2009’da NATO’ya tam üye olmuşlardır. Eski Yugoslav cumhuriyetlerinden Bosna-Hersek, Karadağ ve Sırbistan 2006 yılından beri Ortaklık içinde yer almaktadırlar.

Dış aktörlerin girişimlerinin diğeri ise ABD ile AB’nin bölgede işbirliğini teşvik etmesi sonucu ortaya çıkan Royaumont Girişimi’dir. Girişim fikri Fransa’dan gelmişti ve Fransa Başbakanı Édouard Balladur’un geliştirdiği Avrupa’da İstikrar Paktı’na dayanıyordu.

Güneydoğu Avrupa İşbirliği Girişimi de dış aktörlerin kurduğu bölgesel bir örgüttür. Amerikan girişimi şeklinde ortaya çıkmıştır ve temel amacı, Balkanlar’da iktisadi konularla çevre konularında işbirliğine zemin hazırlamaktı. GAİG kavramı ABD tarafından 1995’in sonlarına doğru geliştirildi ve ABD ile AB arasında gerçekleşen müzakereler GAİG’in Aralık 1996’da kurulmasıyla sonuçlandı.

Dış aktörlerin geliştirdiği girişimlerden söz edilmesi gereken son girişim, 1999’da patlak veren Kosova Krizi’nin ertesinde AB’nin çabaları sonucu hayata geçirilen Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı’dır. Paktın temel amacı, bölgenin güvenlik, istikrar ve zenginliğine katkıda bulunmaktır. Bu bağlamda önceki girişimlerden farkı yoktur. Pakta sadece bölge devletleri katılmamıştı. AB, Avrupa Komisyonu, Rusya Federasyonu, ABD, AGİT Başkanı, Avrupa Konseyinden bir temsilci ve BM, OECD, IMF gibi uluslararası örgüt temsilcileri de katılımcılar arasında yer alıyordu.

Paktın içinde “Çalışma Grupları” ve bunlar tarafından yürütülecek faaliyetlerin koordinasyonundan sorumlu bir Güneydoğu Avrupa Bölge Masası bulunuyordu. I. Çalışma Grubu, demokratikleşme ve insan hakları, II. Çalışma Grubu ekonomik alanda yeniden yapılanma, kalkınma ve işbirliği ve III. Çalışma Grubu da güvenlik meseleleriyle ilgiliydi.