BATI EDEBİYATINDA AKIMLAR II - Ünite 8: Batı Edebiyatı ve Edebî Akımların Türk Edebiyatındaki Etkileri Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 8: Batı Edebiyatı ve Edebî Akımların Türk Edebiyatındaki Etkileri

Giriş

XIX. yüzyılın ortalarına kadar Arap ve Fars edebiyatının edebî tür ve izleklerinden beslenen Türk edebiyatı, bu dönem itibarıyla yüzünü Batıya dönme gereği duyar. Bu gereklilikte Osmanlı İmparatorluğunun girdiği savaşlarda olumsuz sonuçlar almasının rolü büyüktür. Özellikle Mısırda Bonaparte’a karşı kaybedilen Mısır savaşları sonucunda devlet ve ordunun etkin işleyişinin sağlanabilmesi için teknik ve eğitimsel eksikliklerin giderilmesine yönelik olarak yetiştirilmek amacıyla Avrupa’ya gönderilen Türk gençler ve ülkeye çağrılan yabancıların farklı alanlarda getirdikleri kültürel canlılık sayesinde Avrupa, Osmanlının gözünde daha ilgi çeken bir hal alır.

XVIII ve XIX. yüzyıllarda Batı denildiğinde, belki de XVII. yüzyılın getirdiği “Avrupa’nın her alanda en güçlü ülkesi” Fransa’dır, anlayışından hareketle akla gelen şey Fransa ve onun değerleridir. Gerçekten de İstanbul’un Türklerin eline geçmesinden sonra başlayan Rönesans hareketi dâhil, her türlü toplumsal, siyasal, düşünsel ya da edebî akımın Fransa üzerinden diğer coğrafyalara yayıldığı bir gerçektir.

Tanzimat Edebiyatı Öncesi Batıyla Kültürel İlişkiler

Osmanlının kültürel anlamda Avrupa’ya, özellikle Fransa’ya açılmasında başlangıç, Kanuni’nin 1525 yılında Osmanlı’dan yardım isteyen annesinin mektubu üzerine I.François’ya yazdığı mektup ve onun sonuçlarıyla olur. Mektupla başlayan iki ülke arasındaki dostluk süreci uzun yüzyıllar sürecek kapitülasyonların temelini de oluşturacak biçimde XVIII. yüzyıla kadar devam eder.

Sadrazam İbrahim Paşa’nın öngörüsüyle III. Selim döneminde Avrupa’daki gelişmeleri yakından izlemek için Avrupa başkentlerine elçilikler açılmaya başlanır. 1728 yılında Yirmisekiz Mehmed Efendi’nin oğlu Said Mehmet ve İbrahim Müteferrika’nın birlikte İstanbul’da açtıkları ilk matbaayla yabancı dilden sözlükler, Fransızca gramer kitapları gibi yayınlar basılmaya ve çoğaltılmaya başlanarak iki ülke kültürlerinin etkileşimi sağlanmış olur.

III. Ahmet’le başlayıp II. Mahmut’la devam eden yenileşme çalışmaları sırasında etkilenme ve öykünmeyle Kâğıthane Deresi etrafında inşa edilen köşkler, kurulan saray ve oluşturulan Sadâbad ortamı ve bununla gelen Lâle Devri’nin beyefendi ve hanımefendilerinin Batılı hemcinslerini taklidi, XVIII. yüzyıl başlarında Rusya’nın Doğulu anlayışı terk edip yüzünü Batı’ya çevirmesi ve bundan olumlu sonuç elde etmesi de Osmanlıda Batı hayranlığını tetikler.

III. Selim gibi aydın kimlikli hükümdarlar, ülkenin yönetimi ve kurumsal yapılarında değişiklik yapılması gerektiğinin ayrımına varır. Bu amaçla, 1769 yılında Mühendishane, 1773 tarihinde Bahriye Okulu, 1793’te Topçu Okulunun açılışı gerçekleşir ve 1774 yılı itibarıyla Osmanlı ordularının yenileştirme çalışmalarına katkı vermeleri için yabancı askeri uzmanlar ülkeye çağrılır. III. Ahmet (1757-1773) döneminde yenileşme hareketleri artar. XIX. yüzyıl Osmanlı İmparatorluk düzeninin, Batılılaşma sürecine kendini uyarlama ve uydurma yüzyılı olur.

XVIII. yüzyılın sonuna doğru, dışişleri bakanı görevini sürdüren Atıf Bey, gerçekleşen Fransız İhtilali konusunda III. Selime sunduğu raporda ihtilali, Rousseau ve Voltaire benzeri zındıkların fikirlerinden etkilenen kişilerin yaptığı eylem olarak nitelendirse de, Fransız İhtilali, gerektiğinde halkın saray üzerinde ne derece etkili olabildiğini göstermesi açısından Türk aydını için yol gösterici olur, nitekim Tanzimat Fermanını okunmasına giden yol bu düşünceden geçer.

Türk-Fransız ilişkileri XVIII. yüzyıl sonu itibarıyla kültürel alanda sonuçlarını verir. 1793-1796 tarihleri arasında Londra büyükelçiliği de yapmış olan Mahmut Raif Efendi ve 1795 yılında kurulmuş olan askeri okulda öğretmen olan Seyyid Mustafa’nın yazdığı kitaplarla başlayan, sonrasında İstanbul’da oluşturulan Tercüme Bürolarının kurulması ve yapılan Fransızca tercümelerle gelişen kültürel birikim, 1839 Tanzimat Fermanıyla ülkeye getirilmek istenen reformların da kaynağını oluşturur.

Osmanlılar hakkında yazılmış kitapların tercüme ettirilmesi, Fransa’ya eğitilmek amacıyla gönderilen öğrenciler, misyonerlerin açtıkları okullarda Fransızcanın öğretilmesi, Fransız kültür ve medeniyetini tanıyan ve Fransa’da yetişmiş olan kadroların devlet kademelerinde ve eğitim sisteminde yer alması sonucunda izlenen politikalar da eğitim sistemine Fransız etkisinin daha etkin girmesini sağlar.

Fransızcanın Osmanlı ve Türk toplum yaşamında yer tutuşunda öncelikle gazete, makale ve siyasi yazıların da payı vardır. Öncelikle İstanbul ve İzmir gibi Batıya açık entelektüel birer kimliğe sahip şehirlerde büyük çoğunluğu Fransızca olmak üzere yabancı dilde yayın yapan günlük gazete ve dergiler çıkartılmaya başlanır.

İstanbul’daki Fransız Büyükelçiliğinin 1795-1796 yıllarında çıkarttığı Fransızca Bulletin de Nouvelles ve 1796-1796 yıllarında Gazette Française de Constantinople, 1821-1824 yılları arasındaki Le Spectateur Oriental ve 1828-1831 yılları arasında İzmir’de yayınlanan Le Courrier de Smyrne ve yarı resmi nitelikteki Takvim-i Vekayi gazetesinin Fransızca versiyonu olan gazetelerin Fransız dili ve kültürünü yerleştirmekteki katkılarını göz ardı etmemek gerekir.

1868 Galatasaray Lisesinin açılmasının, Türkiye’de yaşayan yabancıların, Levantenlerin ve Müslüman olmayan Türk unsurların da edebiyata katkısı büyüktür. Örneğin, Gustave Cirilli, Marine Spadaro, Said N. Duhani ve Henri Eskenazi gibi kişiler yayınladıkları Fransızca şiir albümü, deneme, öykü ve romanlarıyla Fransız kültürünün tanıtımına başvurulur.

XX. yüzyılın başında önce Cenevre’de (1904), sonra Kahire’de (1911’den 1932’ye kadar), ardından İstanbul’da yayın yapan Siyasi, ekonomik, bilimsel ve edebî İctihad dergisi, E. Raynaud, F.-A. Cazals, G. Rodenbach, Gerard d’Houville, Laurent Tailhade, J.-M. Guyeau, Leconte de Lisle, J.-M. De Heredia, J. Richepin, E. Zola, Musset, Baudelaire, Rimbaud, Verlaine, Mallarme gibi birçok yazar ve şairin metin ve şiirlerine yer verir.

Bütün bu gerekçelerle Fransızca XX. Yüzyılın başında yabancılarla Türkler arasında olduğu kadar, Türkiye’de yaşayan yabancılar arasında bile başlıca ortak dil haline gelir. Bu şekilde kültürel alt yapısı oluşturulan bir toplum için geriye kalan şey, etkilere, düşüncelere ve akımlara daha açık olmaktır. Toplum adına harekete geçen aydın Türk gençleri geleneksel edebî türlerin ve izleklerin verdiği bıkkınlığın da etkisiyle artık öğrenmiş olduğu kültürün ürünlerin kaynağı olan Fransız edebiyatına büyük bir açlıkla giriş yapar.

Batı Etkisindeki Türk Edebiyatı

Tanzimat’la başlayan yenileşme hareketlerinin bir sonucu olarak, dönemin özellikle edebiyat açısından Avrupa’yı temsil eden en güçlü ülkesi konumundaki Fransa’nın edebiyatı model olarak alınır. Tanzimat Fermanı’yla Osmanlı’nın Batı’ya açılması resmen ilan edilir ancak bu yenileşme ve Batı’dan esinlenme hareketi edebiyat alanındaki sonuçlarını ancak 1860 yılının sonrasında verir.

Batı etkisindeki Türk edebiyatını, edebî dönemler ve yaklaşımları dikkate alarak değinmek yerinde olur. Bu bakımdan günümüze değin Türk edebiyatı; Tanzimat Dönemi, Servet-i Fünûn Dönemi, Fecr-i Âti Dönemi, Milli Edebiyat Dönemi ve Cumhuriyet Dönemi olmak üzere beş başlık altında toplanabilir. Bu dönemlere alt başlıklarda yer verilmiştir.

Tanzimat Edebiyatındaki Etki

Tanzimat, yenileşme hareketinin öncüsü kabul edilen Şinasi’nin çalışmalarıyla başlar. Şinasi’nin kaleme aldığı ilk yapıt olan Şair Evlenmesi adlı oyunu 1859’da yazılıp, 1860 yılında tefrika olarak yayınlanır. Benzer şekilde Batıdan yapılan şiir tercümelerinin ilki olan Tercüme-i Manzume 1859’da; İlk yerli ve özel gazetenin yayın hayatına girmesi 1860’da; Fransız yazar Fenelon’un romanının çevirisi Telemak 1859’da yayınlandığı için edebiyat alanındaki Tanzimat’ın başlangıç yılı olarak farklı görüşlerde 1859 veya 1860 tarihleri görünür. Tanzimat edebiyatı, Şinasi ve Agâh Efendi’nin birlikte çıkarmış oldukları Tercüman-ı Ahval gazetesiyle başlar ve üç farklı görüşe göre; 1876’daki Birinci Meşrutiyete, 1895’te Servet-i Fünûn’un kuruluşuna ya da 1908 yılındaki İkinci Meşrutiyetin ilanına kadar devam eder.

Yapılan tüm siyasal düzenlemeler içinde, toplumun her katmanında bir yenileşmeye gidilmesine inanan ve bu anlayışla yetişmiş, Batı kültür ve edebiyatlarını tanımış bir kuşağın farklı edebî ürünleriyle oluşturmuş olduğu edebiyata ‘Tanzimat edebiyatı’, bu edebiyat içinde ürün veren yazar ve şairlere de ‘Tanzimatçı’ adı verilir.

Tanzimat, her alanda “dışa dönüş, dışa açılış” hareketidir. Bu anlayışla getirdiği yeni değer ve kavramlar doğrultusunda eski edebiyatın düşler ve masallar evreninden insanların gerçek evrenine geçişini sağlar.

Şiir ve roman dışındaki diğer düzyazı türleri de Tanzimat edebiyatıyla gelişir ve yaygınlaşır. Öyle ki, Namık Kemal 1884 yılında yazdığı Celâl adlı yapıtının önsözünde siyasal makale, roman, tiyatro vb. edebî türlerin Tanzimat’tan sonra ortaya çıktığını söyler.

Edebiyatta Tanzimat’ın en önemli getirilerinden biri; edebiyat dilindeki değişmedir. Tanzimat edebiyatının başlangıç yıllarında yayınlanan ilk metinlerin ardından, edebiyat sarayın dışına çıkmaya başlar, artık konakların, yalıların, evlerin ve sokakların edebiyatına dönüşür. Dil, anlaşılır, sade ve herkesin kullandığı biçimi alır. Türkçe bir takım yeni kavramlara açılır.

Türk edebiyatında o güne kadar kullanılan ve genellikle elit kesime ve din ve ahlâk dersi vermek isteyen yazar veya kurumlara hizmet eden, dil açısından da sıradan halkın anlayamadığı Arapça ve Farsça terkiplerin bol olduğu bir edebiyattan uzaklaşılır, halkın anlayabileceği sadelikte biçimsel ve biçemsel yeniliklerin yapılmasına önem verilir. Bu dönemde çeviri, uyarlama, esinlenme ve taklit yoluyla oluşturulmuş eserlerle yeni anlayıştaki bir Türk edebiyatının alt yapısı oluşur.

Emekleme dönemindeki Tanzimat edebiyatı, her geçen gün sayısı artan yeni yazar ve şairlerin katkılarının devreye girmesiyle daha da zenginleşir. Her şeye karşın yapılan bu çalışmalar, Arap ve Fars etkisindeki edebiyatı tümüyle kaldırıp onun yerine Fransız edebiyatı tarzındaki bir edebiyatı koymak anlamına gelmez.

Tanzimat edebiyatında ağırlıklı olarak öne çıkan edebî akım Romantizmdir. Romantizm, klasisizmin getirdiği kurallara karşı bir tepki olarak doğar, toplumsal yapı ve yaşamdaki değişikliklerden beslenir. Klasisizmin temel ilkesi olan “aklın egemenliği”, XVIII. Yüzyıl Aydınlanma Çağı’yla daha da işlerlik kazanır ve akıl tek güvenilen rehber haline gelir. Edebiyat da benzer bir doğrultuda oluşmaya başlar.

Tanzimat romanlarında Batılı yaşam biçimi bir özlem olarak dile getirilirken, kişiler arasında geleneksel yaşam biçimiyle Batılı tarz arasındaki bocalama biçimleri de romanların konusunu oluşturur.

Fransız edebiyatında gerçekçiliğin kurucusu ve öncüsü Balzac’tır. Benzer anlayışa sahip Stendhal’in çokça kullanılan “roman, yol boyunca gezdirilen aynadır” ifadesi de ondaki gerçekçiliğin boyutunu ortaya koyar.

Edebiyatımızda ilk defa Beşir Fuad’ın Victor Hugo adlı biyografik eseriyle gündeme gelenZola ve Gerçekçilik, daha sonra gazete sayfalarında ve dergi sütunlarında günlerce sürecek “hayaliyyun-hakikiyyun” (romantizm- realizm) kavgalarına yol açar.

Türk edebiyatında Namık Kemal’i farklı edebî türlerin yazarı olarak görmekte kuşkusuz Fransız etkisi büyüktür. Özellikle romantik yazar Victor Hugo’nun etkilediği, hatta çağdaşı kimi kimselerin kendisine “Şarkın Hugo’su” dediği bilinen bir gerçektir. İlk Fransız etkilenmelerini Tasvir-i Efkârda yayınladığı makalelerinde gösterir.

Tanzimat edebiyatıyla başlayan bu Fransız etkisi, yüzyılın sonunda Edebiyat-ı Cedide ya da İkinci dönem Tanzimatçılarla devam eder. Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit’le birlikte Türk edebiyatının Batıya yüzünü çevirmişliği daha belirgin hale gelir. Ancak takip eden kuşakla Fransız çizgisinde şekillenmiş olan Türk edebiyatı, kendi yolunu çizmeye başlar.

Recaizade Ekrem’in tek romanı olan Araba Sevdası (1889) Türk edebiyatının ilk gerçekçi romanı olarak kabul edilir. Yazarın yaşamından kesitlerin yer aldığı roman, devrin romantik gerçekçiliğini tek başına temsil eder. Abdülhak Hamit şiir alanında yaptığı yeniliklerle Hugo’nun klasik edebiyata indirdiği darbenin bir benzerini Divan Şiiri karşısında gerçekleştirir. Fransız gerçekçiliği etkisiyle yazdığı Sergüzeşt adlı romanıyla tanınan Samipaşazade Sezai, yapıtında bu tarz gerçekçiliğin uygulama girişiminde bulunur. Tanzimat dönemi edebiyatını halka özgü bir niteliğe kavuşturan, halkın bilgilendirilmesi ve eğitilmesini amaçlayan verimli bir yazar konumundaki Ahmet Mithat, aynı zamanda roman ve öykülerinde Fransız etkisini en fazla gösteren yazardır. Fransız gerçekçiliğini benimseyip bu akım içinde öykü roman yazan bir diğer isim Nabizâde Nazım’dır. Köy ve köylü izleklerini kullanarak halkın kullandığı duruluktaki bir Türkçeyle kırsal yerleşim alanlarının gerçeklerine ilk değinen odur. Ahmet Vefik Paşa, Tanzimat edebiyatı tiyatro alanında en fazla emeği geçen yazar ve çevirmendir. Paris’te elçilik kâtibi olarak çalıştığı yıllarda tanımış olduğu klasik Fransız tiyatrosundan etkilenen ve özellikle Moliere’den bolca çeviri ve uyarlama yapan çevirmen ve yazardır. Edebiyat tarihinde adı çok sık geçmese de, Tanzimat’ın başlangıç yıllarından itibaren oyun yazarlığı yapan Feraizcizâde Mehmed Şakir (18531911), duru bir Türkçe ve başarılı bir teknikle yazdığı oyunlardan ötürü “Türk Moliere’i” olarak anılır. Oyunlarının içeriği çoğunlukla toplumsal ve tarihsel konulardır. 1873’te Taaşşuk-i Talat ve Fitnat adlı romanı kaleme alan Şemsettin Sâmi, daha çok hazırladığı sözlükler ve dil alanındaki çalışmalarıyla tanınır. Fransızcadan yaptığı çevirilerle Tanzimat edebiyatının ve Türkçenin gelişmesine katkı sağlar.

Serveti Fünûn Edebiyatındaki Etki

Servet-i Fünûn edebiyatı, Recaizade Mahmut Ekrem’in katkısıyla, 1895 yılında Servet-i Fünûn Dergisi çatısı altında toplanan ve Tevfik Fikret’i derginin yazı işleri müdürlüğüne getiren bir grup genç Türk şair ve yazarın oluşturduğu bir harekettir.

Edebiyat-ı Cedîde içinde Fransız varlığı, Osmanlı’daki Fransız okullarında eğitim görmüş ve o kültürü almış gençlerin katkısıyla salt edebî form olarak karşımıza çıkar.

Sanatı, sanat için yapma anlayışının hakim olduğu bu dönemde gerçekçi ve doğacı Fransız yazar ve şairler model olarak benimsenir.

Şiir formu kendileri için önemlidir, bu nedenle Batı’dan aldıkları sone, terza rima gibi yeni şiir formlarıyla şiir yazarlar; buna karşın aruz ölçüsünü şiirin vazgeçilmezi olarak görürler. İzlek olarak kişiyle ilgili izleklerin yanında doğa ve onun betimlenmesine yönelik izleklere yer verirler, ancak toplumsal içerikten uzaklaşılır.

Servet-i Fünûn döneminin önderi ve en güçlü şairi olan Tevfik Fikret, Parnas şiir anlayışının etkisi altında yazdığı şiirlerinde, şekil açısından grubunun hedeflediği noktaya gelir. Servet-i Fünûn edebiyatının diğer büyük şairi olan Cenap Şahabettin, tıp eğitimi almak için Fransa’ya gönderilen öğrenci grubu içinde yer alır. Fransa’daki ikameti sırasında Fransız edebiyatına ilgi duyan şairin yazdığı şiirlerde, Parnas grubunun bir tabloyu çizercesine yaptıkları betimlemelerin örneklerine ve sözcüklerin uyumlu olması ve müziksel bir hava oluşturmasına önem veren simgecilerin etkisine rastlanır. Türk öykü ve romanına Batılı görünüm kazandıran kişi olarak Halit Ziya Uşaklıgil, yapıtlarını gerçekçi ve doğacı anlayış doğrultusunda oluşturur. Başlangıç yapıtlarında kullandığı ağır ve sanatlı dil, son dönem yapıtlarında yerini sade bir Türkçeye bırakır. Halit Ziya Uşaklıgil’den sonra Servet-i Fünûn edebiyatının ikinci önemli roman yazarı olan Mehmet Rauf da Fransız gerçekçiliğinin etkisi ve esinlenmesiyle tanınmış romanı Eylül’ü yazmıştır.

Fecr-i Âti Edebiyatındaki Etki

Fecr-i Âti; Ahmet Haşim, Yakup Kadri, Refik Halit, Fuat Köprülü, Hamdullah Suphi gibi yazar ve şairlerin edebî etkinlik boyutunda gerçekleştirdikleri toplantıların ardından şekillenen edebiyat anlayışının bir bildirgeyle duyurularak resmi nitelik kazanmış halidir.

Ahmet Haşim Türk şiirinin belki de tek simgeci şairi olarak bilinir. Şiirlerinde çok okuduğu ve sevdiği Fransız simgeci şairlerin izlerini görmek mümkündür. Ahmet Haşim ve Fecr-i Âti grubunda Simgecilik; kendi yaşam anlayışından, Türk şiir geleneğinden ve Fransız simgecilerden gelen öğelerle oluşur.

Simgeciliği basit bir anıştırma olarak görmeyen Ahmet Haşim, Mallarme hakkında: “Onun şiiri bir akşam manzarası gibi akisler, silik şekiller ve baygın renklerle doldu ve tatlı bir alacalığın istilası altında kaldı” tanımı çerçevesinde kendi simgeci anlayışını geliştirir.

İyi bir gözlemci olan Hüseyin Rahmi Gürpınar, yazdığı ilk romanlarında Fransız Romantizmin izlerini taşısa da, daha sonraki yapıtlarında gerçekçi ve doğacı akımların özelliklerini yansıtır. Çeşitli dergi ve gazetelere yazdığı bilimsel yazılarında da bu akımlardan yana olduğunu belli eder.

İlk yazdığı roman Şık’ta, alafranga yaşam sürdürme peşinde olan Satırzade Şöhret Bey’in sahip olduğu saflıkla dolu öyküsü anlatılır, yaşamının altüst oluşu, varlığını kaybedişine yer verilir. Mürebbiye adlı romanında, dönemin modası olan Fransız mürebbiyeler hakkındaki yergi vardır.

Yahya Kemal Beyatlı, Parnas şiir anlayışının biçime verdiği önemden etkilenerek Türk şiirine Batılı şiir anlayışıyla ilk şekil veren kişidir. Ancak şekil dışında içerik açısından Parnasçılıkla benzerlik göstermez. Kahramanlık, duygu derinliklerine özgü izlekleri çokça kullanan şair, Divan şiirine verdiği önemle de iki şiir anlayışı arasında bir köprü oluşturur.

Milli Edebiyattaki Etki

Özellikle dilde sadeleştirmeyi, Arapça ve Farsça tamlama ve gramer kurallarından sıyrılmayı, gerekirse tarihsel geçmişteki kaynaklardan yararlanarak ulusun kendine özgü terim ve kavramlarını oluşturmayı öncelikli ilke olarak benimseyen Ömer Seyfettin ve Ali Canip’e Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi, Yakup Kadri gibi isimlerin destek verip Genç Kalemler Dergisinin “Yeni Lisan” makaleler dizisinde görüşlerini açıklayan edebiyatçıların çizdiği çerçeveye uygun olarak oluşturulan yapıt ve edebî birikime “Millî edebiyat” adı verilir.

Millî edebiyat anlayışında yer alan Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Mehmet Yurdakul, Ali Canip Yöntem, Ziya Gökalp gibi yazarların yapıtlarında doğrudan olmasa da, kendilerinden önceki edebî grup ve kurallar doğrultusunda ürün verdikleri için, belli bir oranda da olsa, onlarda da Batı edebiyatının etkisi vardır.

Millî Mücadele dönemi romancıları Halide Edip ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu roman alanında ulusal bütünlük ve ulus olma bilinci aşılayan izlekler kullanarak Batıya öykünme döneminden uzaklaşırlar. Buna karşın aynı dönem içinde yer alan Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy gibi şairler, halk şiirinden yararlanmaya başlasalar da şekil olarak çoğunlukla Fransız şiirini uygulamaya devam ederler.

Cumhuriyet Edebiyatındaki Etki

Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı kendisinden önceki Millî edebiyattan kesin çizgilerle ayrılmayan bir edebiyattır. Millî edebiyat içindeki birçok yazar, Cumhuriyet Döneminde yaşayıp, bu dönemde de yapıt vermeye devam eder. Ancak Latin harflerinin kullanıma girmesiyle çizgiler belli olmaya başlar. Genç Cumhuriyetin ilke ve devrimlerinin savunuculuğunu ve topluma tanıtılma görevini üstlenmiş olan aydınlar bu doğrultuda edebî etkinliklerini sürdürmekle işe koyulur.

Cumhuriyet Dönemi edebiyatında şiir ve diğer türlerde belirgin bir değişiklik olmamakla, önceki anlayışların devamlılığı sağlanmakla beraber izleksel düzlemde ele alınan öğelerde değişiklik olur. Ulusal bir kimlik oluşturma çabaları ön plana çıkar.

Sabri Esat Siyavuşgil, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır, Kenan Hulusi, Cevdet Kudret Solok, Muammer Lütfi, Vasfi Mahir Kocatürk gibi yazarların bir araya gelmesiyle oluşturulan Yedi Meşaleciler, içtenlik, canlılık ve sürekli yenilenme içeren farklı ve yeni bir edebiyat oluşturma çabası içine girerek, Fransız edebiyatının model alınmasından yana tutum sergilerler.

Sabri Esat Siyavuşgil, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır, Kenan Hulusi, Cevdet Kudret Solok, Muammer Lütfi, Vasfi Mahir Kocatürk gibi yazarların bir araya gelmesiyle oluşturulan Yedi Meşaleciler, içtenlik, canlılık ve sürekli yenilenme içeren farklı ve yeni bir edebiyat oluşturma çabası içine girerek, Fransız edebiyatının model alınmasından yana tutum sergilerler.

Cumhuriyet dönemi yazarlarından Mahmut Şevket Esendal, hem dilde yalınlıktan uzaklaşmadan, hem de içeriği ve anlatımı yalınlaştırarak yazdığı öykülerindeki bu biçemi, modern öykünün kuramcısı sayılan Anton Çehov’a benzer. Ahmet Hamdi Tanpınar, çok yönlü bir yazar olarak, özellikle romanda başarılı olur. Kullandığı roman tekniği ve izlekler, onun Batı edebiyatını yakından takip ettiğini gösterir. Romanlarında Doğu ve Batı kültürlerini bireyler dâhil her düzlemde kaynaştırma çabası görülür. Ahmet Muhip Dıranas, Cumhuriyet edebiyatında yer alan yazarlar içinde Fransız simgeciliğinden en fazla etkilenen ve esinlenen şairdir. Hece ölçüsündeki durakları kaldırmak yoluyla bu ölçü sistemine yeni bir biçim kazandıran Dıranas’ın söylem biçiminde Baudelaire’in biçemi fark edilir. Hececi şiir geleneğinden olan Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirlerinde ‘sıkıntı’, ‘ölüm’, ‘bıkkınlık’, ‘ölüm karşısındaki çaresizlik’ ve ‘hoşnutsuzluk’ gibi izlekler sıkça karşılaşılan izleklerdir. Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday gibi şairler yeni bir girişimle ‘Garip Hareketi’ ortaya çıkarır. Garip Hareketi, Divan şiiri ve diğer XIX. Yüzyıl şiir anlayışlarını yadsır.

Garipçilerin şiiri basite indirgemelerine bir tepki olarak doğan İkinci Yeni hareketinin kaynağı da Garip hareketiyle aynıdır. Birinci Dünya Savaşının doğurduğu bunalım üzerine şekillenen Dadaizm ve gerçeküstücülük akımları İkinci Yeni hareketine kaynaklık eder.

Modern anlamda ilk Türk romanı Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah adlı romanı kabul edilir. Aynı yazarın Kiralık Konak’ı, Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü, Falih Rıfkı Atay’ın Romanı, Halide Edib’in Sinekli Bakkal’ı, Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’u, Peyami Safa’nın Matmazel Noraliya’nın Koltuğu, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzuru modern biçemli ilk roman örnekleridir.

Yeni dönem toplumcu-Marksist söylemin etkisindeki yazarlara Tezer Özlü, Önay Sözer, Feyyaz Kayacan, Hulki Aktunç, Yüksel Pazarkaya, Murathan Mungan, Kürşat Başar, Mario Levi gibi çağdaş yazarlar örnek verilebilir.