BİLİM VE TEKNOLOJİ TARİHİ - Ünite 8: Yeniçağda Batıda Bilimin Gelişimi ve Cumhuriyet Dönemi’nde Türkiye’de Bilim Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 8: Yeniçağda Batıda Bilimin Gelişimi ve Cumhuriyet Dönemi’nde Türkiye’de Bilim

Giriş

Modern döneme girilmesiyle birlikte toplumsal hayatta her geçen gün artan bir etki bırakan çığır açıcı gelişmeler, özellikle iki farklı biçimde gerçekleşmekteydi. Yeni ortaya atılan Evrim, Psikanaliz, Kuantum, Görelilik gibi kuramlarla artık insan, doğa ve evren anlayışı bütünüyle farklılaşmıştı ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı düşüncesi yaygınlaşmıştı. Diğer taraftan da bilimsel bilgilere dayanılarak ulaşım, haberleşme ve iletişim gibi alanlarda görülmedik derecede hız ve konfor sağlayan araçların geliştirilmesinin yarattığı güven duygusu öne çıkmıştı. İlerlemeyle birlikte gerçekleşen zenginlik, konfor ve rahat, ister istemez sadece bilimlerdeki keşifleri değil, genel anlamda bilimin doğasını da merak konusu haline getirdi. Bilimi doğru bir şekilde ve tarihsel serüvenini de kucaklayacak biçimde anlamak ve tanımlamak kaygıları sonucunda 19. Yüzyıldan başlayarak günümüze kadar devam eden iki özel etkinlik Bilim Tarihi ve Felsefesi ortaya çıkmıştır.

Bilimi anlamanın en uygun yolunun tarih boyunca çeşitli bilim dallarında ortaya konulmuş anıt eserleri incelemek üzerinde yoğunlaşanlar George Sarton’ın öncülüğünde bilim tarihi denilen bilim dalını ortaya çıkardılar. Bu yaklaşımın yanlış olmamakla birlikte yetersiz olacağını öne sürenler, bilimin doğasını ancak onun ortaya koyduğu bilgilerin dilsel ve mantıksal analiziyle, kullandığı kavramların sınırlarının çizilmesiyle anlaşılabileceği konusunda yoğunlaştılar. Bunun sonucunda da bilim felsefesi doğdu.

19. ve 20. yüzyıllarda dikkat çeken bir diğer gelişme de bilimde kuramsallaşmanın, tarihin diğer dönemlerinde karşılaşmadık ölçüde yoğunlaşması ve giderek de bir disiplinin gelişmişliğinin ölçüsü olarak kabul görmeye başlaması oldu.

Buna karşılık Sarton ile birlikte her geçen gün Batı üniversitelerinde akademik bir yapılanma biçiminde gelişen bilim tarihi çalışmaları, ilk doktora öğrencisi olan Aydın Sayılı hocamızın doktorasını tamamlayarak Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Bilim Tarihi Kürsüsünü kurmasıyla birlikte, ülkemizde de önceden başlamış çalışmaların akademik bir nitelikle yapılmasının başlangıcı oldu.

Sayılı, Türk bilim tarihi çalışmalarına birçok özgün katkı yaptı; ancak bunlar içinde en dikkat çekici olanı kuşkusuz bilim tarihinin Türkiye’de akademik bir disiplin haline getirilmesidir.

Türk Aydınlanma projesinin ikinci büyük adımını Orta Çağ uygarlıklarının kültürel mirasının anlaşılması ve açıklanması oluşturmaktaydı. Bu nedenle Sayılı, hem kendisinin hem de öğrencilerinin çalışma alanlarını, bir yandan Klasik Dönem İslâm uygarlığının aydınlatılmasını sağlayacak yapıtlar üzerinde yoğunlaşmaya, bir yandan da özel olarak Türklerin yüksek uygarlık unsurları olan bilim ve felsefe alanlarına yaptıkları katkıların gün ışığına çıkarılmasına yöneltti.

19. ve 20. yüzyıllarda kuramsal bilgilerin uygulamaya dönüştürülmesiyle birlikte, iki önemli gelişme gerçekleşti:

  1. Bilim ilk kez bu denli hayatın içinde yer aldı;
  2. Bilimin sonuçlarının daha geniş kitlelerle buluşmasıyla bilimsel bilgi toplumsallaştı.

Bilimsel bilginin gündelik yaşamda kullanılmaya başlaması, ister istemez ciddi çevresel ve toplumsal değişimlerin yaşanmasına neden oldu. Bu da bilimi bir kez daha merak konusu haline getirdi ve “nereye kadar?” sorusunun sorulmasına neden oldu. Merak iki önemli gelişmeyle sonuçlandı:

  1. Bir toplumda bilimsel ilerlemenin gerçekleşebilmesi için, sosyal, iktisadi, siyasal, kültürel ve eğitim alanlarında nelerin yapılması gerektiği açıkça anlaşıldı;
  2. Bilimin toplumsal değeri, bilim teknoloji farkı, sekülerleşmenin entelektüel gelişmedeki rolü ve önemi, bilim uygulamalarının kurumsallaşmasının sağlanması ve bilim uygulamalarının etik boyutlarının belirlenmesinin gerekliliği fark edildi.

19. ve 20. Yüzyıllarda Bilimlerdeki Gelişmeler

Matematik

Bu yüzyıllarda matematik alanında biri sayılar, grup ve fonksiyonlar kuramı vb. çok sayıda yeni kuramların geliştirilmesi, ikincisi de uzmanlaşmanın ortaya çıkması gibi dikkat çeken iki gelişme gerçekleşmiştir. Bu dönemden itibaren Orta Çağ ve Rönesans dönemlerindeki gibi artık her şeyi bilen bir bilgin tipi (polymath) giderek yok olmaya yüz tutmuş, çalıştığı alanda uzmanlaşmasına göre sınıflandırılan bilim insanı öne çıkmaya başlamıştır.

Bir diğer gelişme de, uygulamalı matematik alanlarının ortaya çıkmaya başlamasıdır. Bu dönemde de önceki yüzyıllarda sıkça işlenen birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü derecede denklemlerden daha karmaşık denklemlere doğru giden bir süreç yaşanmıştır.

Bu dönemde Lineer cebir araştırmaları da verimli olmuştur. Geometri alanında ise Eukleides’in ünlü beşinci (paralel) postulatı daha önceki dönemlerde olduğu gibi teorem sanılarak çeşitli şekillerde kanıtlanmasına yönelik çalışmalara girişilmiş; bu girişimlerden Eukleides-dışı geometriler ortaya çıkmıştır.

Astronomi

Teleskopun etkin kullanıldığı bu dönemde, uzak dünyalar eskiden hiç olmadığı biçimde merak konusu haline gelmiştir. Teleskopla sağlanan dakiklik, gezegen yörüngelerinin matematik olarak daha ayrıntılı çizilebilmesine olanak tanımış ve bunun sonucu olarak herhangi bir gezgenin yörüngesini oluşturan çizelgede gerçekleşecek bir sapmayı belirlemek olanaklı hale gelmiştir. Bu çalışma biçimi yeni gezegenlerin ve uydularının belirlenmesini kolaylaştırmıştır.

Teleskobun uzağı yakın kılması aynı zamanda matematiğin gelişen çözümleme ve kanıtlama olanakları sayıları artan gezegen hareketlerini matematiksel olarak gösterebilmeyi de olanaklı kılmıştır.

Bu dönem astronomisindeki önemli bir gelişme de herhangi bir yıldızın yaydığı ışığın spektral analiziyle yapısının incelenmesini amaçlayan astrofiziğin yeni bir dal olarak gelişmesidir. Spektroskoptan geçirilen ışık ışınlarının analizine duyulan ilgi çok eskilere dayanmakla birlikte ilk köklü incelemeler 17. yüzyılda gerçekleştirildi.

Işığın spektral analizine dayalı olarak yıldızların yapılarının tanılanmasında kaydedilen gelişmelerle gözde bir çalışma alanı haline gelen astrofizik ve yeni gök nesnelerinin keşfine bağlı olarak kat edilen gelişmeler bu dönem astronomisini ayrı bir noktaya taşırken, dönemin en göz alıcı sonucu ise Büyük Patlama (Big Bang) Kuramının geliştirilmesi oldu.

Evrenin oluşumunu anlama yolunda gerçekleştirilen bu başarılı adımların arkası kesilmedi, gözlem, deney ve matematik üçlüsünü başarıyla kullanan Arno Penzias ve Robert Wilson, daha sonra Bob Dicke ve Jim Peebles patlama sırasında oluşan ve evrenin başlangıçlarından bu yana arta kalan ve Arka Alan Işıması adı verilen bir sesi belirlediler.

Evren bugün de genişlemektedir. Ancak bilim insanları genişlemenin sonsuz olamayacağını öne sürmektedirler. Bu yargının dayandırıldığı temel yasa kütle çekimidir.

Evrenin oluşumu, galaksilerin yapıları yıldızların spektral analizleri, büyük patlama hakkında ulaşılan gözlemsel veriler ve bunların yüksek matematiğin olanaklarıyla modellenmesi, bilim insanlarının evrenin daha da derinlerine gitme isteğini coşturdu ve uzayda yolculuk yapma denemeleri ön plana geçti. Bu dönemde yapılan çalışmalar, 1936 yılında başarılı ilk denemelerde bulunabilecek düzeye ulaşıldı. Önce Ruslar, sonrasında Amerikalılar uzaya ilk yapay uyduyu göndermeyi başardılar. Bu dönemden sonra çalışmalar hızlandı.

Fizik

19. ve 20. yüzyıllarda çok sayıda başarılı çalışmanın yapıldığı bir diğer bilim dalı da elektrik ve manyetizma araştırmalarıyla elde edildi. Elektrik alanındaki olgular arasında da matematik bağıntıların geçerli olacağını gösteren bu dönemden sonra, Luigi Galvani’nin akım elektriğini keşfetmesi ve ardından da bu keşfe dayanarak Alessandro Volta’nın ilk elektrik akımı üreten pilini geliştirmesiyle yepyeni bir araştırma dünyası daha bilim insanlarının önüne açılmış oldu.

Pilin icadından sonra, elektrik ve manyetizma araştırmaları hızlandı. Hans Christian Oersted, çalışmaları sonucunda elektrik akımının çevresinde manyetik bir alanın yani mıknatıslanmanın oluştuğu anlaşıldı. André Mariè Ampère'nin çalışmaları sonucu mıknatıslanma ve elektrik arasında ilişki olduğu anlaşıldı. Bu dönemde deney, gözlem ve matematik üçlüsü elektrik konusunda da başarılı sonuçlar vermeyi sürdürdü. Micheal Faraday mıknatıslanma ve elektrik arasındaki etkileşimi yasalaştırdı ve deneysel olarak kanıtladı. Clerk Maxwell Elektromanyetik kuramı geliştirdi.

Bu dönem fiziğinin ilerleme kaydettiği bir diğer alan da ışıktır. Bu dönemde ışığın doğasının dalga olduğu görüşünü deneysel ve matematik olarak açıklayarak yeni bir kuram ortaya koyan Thomas Young olmuştur. Bu bakış, Newton’un ışığın taneciklerden oluştuğu, doğru çizgiler boyunca yayıldığı ve mekanik yasalara bağlı olduğu düşüncesini deneysel sonuçlarla yenilgiye uğratmış, ışığın doğasını açıklayan ikinci bir kuramın varlığı artık bilim çevrelerinde kabul edilmeye başlamıştır. Young’un bu deneyleri ile ilgili bir şekli kitabınızın 215’nci sayfasında görebilirsiniz.

Bu sıralarda yapılan yeni bir keşif ise Étienne Louis Malus’un ışığın polarizasyonunu, yani kutuplaşmasını keşfetmesidir. Bu noktada sorun; bu keşfin dalga kuramıyla açıklanıp açıklanamayacağıydı. İlk bakışta bunun olanaklı olamayacağı anlaşıldı; çünkü ışığın dalga olduğunu savunurken Young bütünüyle ses ve su dalgalarıyla analoji kurmuştu. Bu sorunun çözümünü Augustin Jean Fresnel bulmuştur. Fresnel, kırınım ve girişim konularının ve genel anlamda dalga kuramının matematik nitelik kazanmasını sağlamıştır.

Michelson-Morley Deneyi

Işık, elektrik ve manyetizma konularında gerçekleşen başarılar, giderek bu yayılım türlerinin dalga biçiminde yayıldıkları konusunda sağlam bir görüş oluşmasına yol açtı. Dalga konusundaki bilgi birikimi, her dalgayı taşıyan bir ortamın, su dalgaları için suyun, ses dalgaları için havanın varlığına gerek olduğunu ortaya koymuştu. Bu durumda dalga biçiminde yayıldıklarına göre, ışık, elektrik ve manyetik yayılımlara aracılık eden bir ortam da olmalıydı. Bu konuda geliştirilen ve kabul edilen varsayım esirdi. Şimdi sıra bu çıkarımın deneysel olarak kanıtlanmasına gelmişti. Michelson ve Morley, bu amaçla geliştirdikleri bir girişim ölçerle deniz seviyesine yakın bir yerde bir deney gerçekleştirdiler. Harika bir düzenek kullansalar da, en ince ayrıntısına varıncaya kadar düşünülmüş bir varsayımla çalışsalar da, deney sonucunda Dünya’nın esire göre hareketinden kaynaklanan en küçük bir etki bile bulamadılar. Kısacası ışığın hızı her doğrultuda aynıydı. Esir diye bir “madde” yoktu.

Ulaşılan bu sonuç dönemin fiziği açısından bir bunalıma yol açtı. Tartışmalar Einstein’ın Görelilik Kuramını oluşturmasına kadar devam etti.

Görelilik Kuramı

Görelilik Kuramı, bütün hareketlerin göreli olduğu düşüncesine dayanır ve Albert Einstein’ın olağanüstü imgelem gücünün bir ürünüdür. Einstein, kaleme aldığı makale ve kitaplarında klasik fiziğin dayandırıldığı önermelerin anlamlarını kökten değiştirecek yeni bir mekân ve hareket tasavvuru geliştirmiştir. Ona göre, hareketin tam bir tarifini verebilmek için nesnenin durumunun belirli bir başvuru noktasına göre zamanla nasıl değiştiğinin belirlenmesi gerekir. Bunun için de geleneksel fiziğin referans noktasını kullanmak yerine matematik tanımlamalar için kullanışlı bir sistem olan koordinat sistemini benimser.

Einstein yaptığı akıl yürütmenin sonucunda, iki temel ilke çıkarmıştır:

  1. Bütün hareketler görelidir;
  2. Işık hızı değişmez.

Einstein, bu ilkelere dayanarak Özel Görelilik Kuramını geliştirmiştir.

Einstein’ın Özel Görelilik Kuramının bilim tarihi açısından dikkat çeken birkaç sonucu bulunmaktadır:

  1. Bir nesne gözlemciye göre hareketliyse nesnenin uzunluğu hızına bağlı olarak kısalır. Eğer nesne ışık hızına ulaşırsa, hareket yönündeki uzunluğu sıfır, kütlesi sonsuz olur.
  2. Bir nesne gözlemciye göre hareketliyse, nesnenin kütlesi hızına orantılı artar; v=c olduğunda ise kütlesi sonsuz olur.
  3. Madde enerjiye, enerji de maddeye dönüştürülebilir.
  4. Galileo-Newton evreninde W = v+w biçiminde ifade edilen Hızların Toplanması İlkesi söz konusuydu. Bu ilkenin ışık hızına veya ona yakın hızlarda hareket eden sistemlerdeki hareketlerin açıklanmasına uygulandığında, yanlış sonuçlara yol açtığı anlaşıldı.
  5. Eğer iki gözlemci birbirlerine göre hareketliyseler, biri diğerinin zaman sürecini yavaşlamış görür. Başka bir deyişle, birbirlerine göre hareket eden iki gözlemci için zaman farklı hızlarda akar. hızına yakın hızla hareket eden sistemlerde zaman yavaşlar.

Einstein Özel Görelilik Kuramını atom altı dünyaya ilişkin olanlar da dâhil olmak üzere tüm fiziksel olguları açıklamak için geliştirmiştir ve söz konusu olayların çoğunu incelemek için de yeterlidir. Ancak ivmeli hareket eden sistemlerde durum nedir? Bu sistemlerde söz konusu kuram yetersizdir. Einstein bunun üzerine Genel Görelilik Kuramını oluşturmuştur.

Genel Görelilik Kuramının, kütle çekimine ilişkin, kütlenin ışık üzerindeki etkisine ilişkin ve kütlenin zaman üzerindeki etkisine ilişkin olmak üzere üç önemli sonucu söz konusudur.

Kimya

19. yüzyılda gerçekleştirilen deneysel ve kuramsal çalışmalar matematiğin ışığında kimyanın da modern bir nitelik kazanmasını sağlamıştır. Lavosier’in matematik bir nitelik kazandırdığı kimya çalışmalarında çok sayıda yas elde edildi. Eşdeğer oranlar, sabit oranlar, katlı oranlar, Joul yasası gibi yasalar bu dönemde geliştirildi.

Bu yüzyılın kuramsal en büyük başarısı ise John Dalton’un atom kuramını oluşturmasıdır. Bütün maddelerin atomlardan oluştuğunu savunan bu kurama göre, elementlerin farklılıkları kendilerini oluşturan atomların farklı oranlarda bileşmesinden kaynaklanmaktadır.

Yapılan araştırmalar sonucunda ilk defa atomdaki eksi yüklü parçacık olan elektron bulundu. J. J. Thompson elektronun ağırlığını ölçmeyi başardı, ardından Ernest Rutherford artı yüklü parçacık olan protonu keşfetti. Atom modeli üzerinde yapılan incelemeler sonucunda James Cadwick (1891-1974) nötronu keşfetti, artı yüklü elektronun yani pozitronun keşfiyle atomların basit yapılar olmadığı kısa sürede anlaşıldı. 20. yüzyıl başlarında Niels Bohr, yeni bir atom modeli geliştirdi. Bu modelde elektronlar belirli sayıda elektronu tutan belirli yörüngelerde dolanmaktaydı ve elektronlar bulundukları yörüngeden diğerine sıçrarken enerji paketi yayıyorlardı.

Kuantum Kuramı

Bu kuram 20. yüzyılın ilk çeyreğinde geliştirilmiş, küçük boyutlardaki fiziksel olayların incelenmesinin tutarlı bir biçimde yapılmasını sağlayan, çağdaş fiziğin temel kuramlarından biridir. Newton mekaniğinin ve klasik fiziğin açıklayamadığı bazı deney sonuçları ve olgular, bu kuram ile yeni bir anlam kazanmış ve bu bağlamda açıklanabilmiştir. Bu problemlerin önemlilerinden biri akkor haline getirilen cisimlerin ışık yayması, siyah cisim ışıması veya ısıl ışımadır.

Isıtılan cisimlerin akkor haline geldiklerinde kırmızı ışık yaydıkları, sıcaklık arttıkça ışığın turuncuya, sarıya, daha sonra beyaza döndüğü aslında çok önceden bilinmekteydi. Buna karşılık, 19. yüzyılda, ısıtılmış cisimlerin yaydığı ışıma enerjisi miktarının dalga uzunluğu ve bunun ısı ile nasıl değiştiği üzerinde epeyce çalışılmış olmasına karşın, ısıl ışımanın dalga boylarının gözlenen dağılımına ilişkin doyurucu bir açıklamaya ulaşılamadı.

Bu kritik sorunla ilgilenen Max Planc, yukarıda sıralanan tartışmaları sonuçlandıracak bir denklem geliştirdi: E = h.v . Planck’ın bu denklemine göre ışınım enerjisi, sürekli bir akım halinde değil, “kuanta” denilen belli büyüklükteki parçalar ya da paketçikler halinde yayılmaktadır.

Fotoelektrik

Bu dönemde merak edilen konulardan biri de; ışık, maddenin atomlardan oluşan yapısında nasıl bir etki yapmaktadır? sorusuydu. Hallwachs elektronun bulunmasından önce, morötesi ışınlarla ışınlanan çinkonun negatif yük kaybettiğini fark etti. Hertz, metal bir yüzey üzerine morötesi ışık ışınları düşürüldüğünde, elektrik boşalmasının daha hızlı oluştuğunu gözlemledi. Bu gözlemlere dayanarak 1899’da Lenard, ışınımın metallerde elektron koparılmasına neden olduğunu belirledi. Sonuçta metal bir yüzeyin ışınlanmasıyla serbest hale geçen elektronlara “foto elektron” ve bu elektronların bir akım oluşturmasına da “fotoelektrik” adı verildi.

Biyoloji

Bu dönem biyolojisinin önemli konularından birini hücre çalışmaları oluşturmaktadır. İlk ulaşılan bilgi hücrenin bağımsız bir yapı olduğu ve hem bitkilerin hem de hayvanların hücrelerden oluştuğudur. Theodor Schwann, bitki ve hayvan hücrelerinin ortak yapıya sahip olduklarını, her iki hücrede de zar, protoplazma ve çekirdek bulunduğunu belirledi.

Bu yüzyıl biyolojisinde gözlemlenen bir diğer gelişme de, sınıflandırmadır. Canlılar dış görünüşlerine, iç yapılarına veya fosil türlerine göre sınıflandırıldılar. En yüksek canlıdan en düşük canlıya doğru sınıflaması şöyleydi: Memeliler, Kuşlar, Sürüngenler, Balıklar, Böcekler ve Solucanlar. Lamarck türlerin arasında sınırın olmadığını ileri sürdü. Lamarck, “evrim” kelimesini ilk defa kullanmıştır ve bu kullanıma göre evrim organik bir tipten, uzun bir süre sonra diğer tiplerin gelişmesidir.

Yaşayan organizmaların çevresel koşullarla değişime uğrayacağı şeklinde evrim düşüncesine ilk şekil veren Buffon’dur. Daha sonra Darwin’in dedesi Erasmus Darwin bu yargıyı organizmalar çevrelerine uyum gösterirler şeklinde ifade etmiştir. Charles Darwin özellikle 1831-1834 yılları arasında Gallapagos Adaları’na yaptığı gezi sırasında elde ettiği verileri değerlendirerek bugünkü biyolojinin temelini oluşturan Evrim Kuramını geliştirmiştir. Kurama göre belirli bir cinsin mükemmel hale gelmesi için bir organ ya da içgüdü kusursuzlaşır. Bu kazanç miras olarak sonraki nesle aktarılır. Öyleyse canlı organizma koşulların değişimine göre değişim gösterir.

Evrim Kuramında dikkat çeken tartışmalar insan üzerine olanlarıdır. İnsanın evrimi konusundaki düşüncelerini kaleme aldığı İnsanın Türeyişi (1871) adlı kitabında insanın diğer primatlarla ortak atadan geldiğini ileri sürdü.

Mendel, bitkiler üzerine yaptığı çalışmalarla bir türün özelliklerinin kalıtım yoluyla sonraki kuşaklara aktarıldığını buldu. Bitkinin uzun boylu ya da cüce, çiçeklerin ve yaprak renkli ya da renksiz, tohumlarının sarı ya da yeşil, düzgün ya da buruşuk olması gibi karşıt özelliklerden birini kuşaklar boyu taşıyan saf soylar elde etmeyi başardı. Sonra bunları kendi aralarında çaprazladı.

Teknoloji

19. ve 20. yüzyıllarda teknolojik gelişmeler bilim insanlarının bile hayal edemeyeceği ölçüde hızlı gelişti. Önemli gelişmelerin elde edildiği ilk alan motorlar oldu. Bu süreç otomobilin gelişmesiyle sonuçlandı. Bu yüzyılların dikkat çeken bir başarısı da nükleer enerjinin kullanılmaya başlanmasıdır. Bu dönemin bir diğer önemli başarılarından biri de bilgisayarların geliştirilmesidir. Elektriğin doğasının anlaşılması ve kullanım alanlarının her geçen gün artması elektrikle çalışan sistemlerin de geliştirilmesine yol açtı.

Cumhuriyet Dönemi’nde Türkiye’de Bilim

19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında Batı’da bu değişimler olurken, Osmanlı Devleti’nde henüz bu gelişmenin farkına varıldığını söylemek güçtür. Çünkü Rönesans düşünce hareketi bile beklenen yankıyı yaratmamış, yeni arayışı daha çok askeri alanda aranmış, dolayısıyla hem eğitimde hem de araştırma faaliyetinde geleneksel bilgi üretme yollarına dayanan, otoritelerin söylediklerinin basit tekrarlanmasından vaz geçilememiştir. Bilimsel atılım için uzun istikrar dönemlerine gereksinim vardır ve bu dönemlerde Osmanlı Devleti’nde henüz bu türden bir iyileşmenin söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır. Tanzimat’ın ilanı, Birinci Meşrutiyet sonrasında İkinci Meşrutiyet’in ilanı sürecinde ortaya çıkan karışıklıklar bir istikrarsızlık ortamına neden olmuştur.

Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, böyle bir ortamda doğmuş ve yetişmiştir. Var olma ve hayatta kalma mücadelesinin başat bir konuma yerleştiği bu koşullar, Batı’yı sorgulayan Atatürk ve arkadaşlarının, mücadele etmek durumunda kaldıkları “gücü” tanımak istemelerine neden olmuştur. Tanımanın ilk önemli sonucu şu oldu: Devletlerin bekası bilim, felsefe ve sanat alanlarında kalıcı, istikrarlı ve sürekliliği olan bilim, felsefe ve sanat çalışmalarıyla olanaklıdır.

Batı’nın gelişmişliğinin altında yatan temel faktörün bilim ve teknolojik başarılar olduğunu fark etmiş olan Atatürk, böylece bu gerçekliği tüm halkına anlatmayı amaçlamıştır. Çünkü o halkın destek vermediği hiçbir yeniliğin başarılı olamayacağını bilen bir yöneticidir. Dolayısıyla Cumhuriyet dönemindeki bilimsel gelişmeleri tam olarak kavrayabilmek için Atatürk’ün sözünün analitik incelenmesine gereksinim vardır. Öncelikle üç husussa değinilmektedir: maddiyat, maneviyat, muvaffakiyet.

Cumhuriyetin ideal ölçülerde, evrensellik niteliği gözetilmiş, yerel olanların evrensel içinde yer bulabildiği bir yapı olarak kurulabilmesi ve devamlılığının garanti altına alınabilmesi için, bilimsel, düşünsel ve kültürel alanlarda yapılması gereken yeniliklere gereksinim olacağı açıktır. Bu yenilikler bugün Atatürk Devrimleri olarak tarihte yerini almıştır.

Bilimsel bilginin üretileceği bilim merkezleri, yani üniversitelerin yeniden yapılanması öncelikli bir görev olarak kabul edilmiştir. İkinci öncelik şüphesiz başta üniversitelerde olmak üzere araştırma merkezlerinde gereksinim duyulan kuramsal ve uygulamalı bilgileri üretecek bilim insanlarının yetiştirilmesinin koşullarının sağlanmasına tanınmıştır. Üçüncü olarak da geçmiş uygarlıkların deneyimlerinin açıkça ortaya koyduğu üzere, yükselmek ve ilerlemek için geçmişin kanıtlanmış, sağlam ve güvenilir bilgilerinin yeni topluma aktarılmasına duyulan acil gereksinimdir.

Bilginin üretilmesinde ve geliştirilmesinde, en az üniversiteler kadar önemli görevleri olan başka kurumlara da gereksinim vardır. Bu nedenle genç Cumhuriyet’in gelişim çizgisine koşut bir biçimde, bilimin yerleşmesini, yaygınlaşmasını ve toplumsallaşmasını, aynı zamanda bilim ve teknoloji alanında gerekli olan atılımların yapılmasını sağlamak amacıyla Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) kurulmuştur.

Atatürk’ün ikinci büyük hamlesi de ise bilim insanı yetiştirmektir. Aynı amaçlar doğrultusunda çok sayıda genci yurt dışına gönderen Atatürk’ün, son derece isabetli bir karar verdiğini, gönderdiği gençler içerisinde 20. yüzyıl bilimsel çalışmalarına çok sayıda katkı yapmalarından anlaşılmaktadır.

Yeni hayatın kalıcı hale gelmesi için gerekli olan üçüncü atılım ise çeviri etkinliğidir. Hasan Ali Yücel, Cumhuriyet’in temelinin kültür olması gerektiği bilinciyle Doğu ve Batı klasiklerinden oluşan dev bir külliyatı Türkçeye kazandırmıştır.