ESKİ TÜRK EDEBİYATININ KAYNAKLARINDAN ŞAİR TEZKİRELERİ - Ünite 3: 16. Yüzyıl Şair Tezkireleri-II Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 3: 16. Yüzyıl Şair Tezkireleri-II

16. Yüzyıl Tezkire Yazarları ve Eserleri

Âşık Çelebi-Meşairü’ş-Şuara

Asıl adı Pir Mehmet olan Âşık Çelebi (1520-1572), hem şair hem de yazardır. Baba tarafı Bağdat’tan gelerek Bursa’ya yerleşmiş olup, kendisi bugünkü Kosova civarlarında yer alan Prizren şehrinde dünyaya gelmiştir. Babası Seyyid Ali kadı idi ve muamma yazmada ve tarih düşürmede usta idi. Kadı Seyyid Ali Filibe’de vefat etmiştir. Âşık Çelebi’nin annesi de saygın bir aileden gelmiştir. Annesinin soyu Edu İshak Kazurunî’ye dayanır ve II. Bayezid döneminde önemli bir şair ve âlim olan kazasker Müeyyedzade’nin kızıdır. Âşık Çelebi tezkiresinde Müeyyedzade’den ve onun kullandığı Hâtemî mahlasından söz eder. Burada onun ilmini yüceltir ve şiiri hakkında anekdotlarla bilgi verir. Âşık Çelebi, aynı şekilde tezkiresinde, ağabeyi Mehmet Şah’ın Hâkî mahlasıyla yazdığı şiirlerden örnek beyitler vermiştir. Küçük yaşta anne ve daha sonra da babasını yitiren Âşık Çelebi ile dedesi ilgilenmiş İstanbul’da ona oldukça iyi eğitim imkanları sağlamıştır. İstanbul’da samimi ve girişken kişiliği, babasının ve dedesinin itibarı ve Fenarî Muhyiddin Efendi ile yakınlığı sayesinde devrin tanınmış şairleri ve âlimleri ile tanışmıştır.

Âşık Çelebi 1541’de Bursa’da sonra da İstanbul’da mahkeme kâtipliği, ardından da Ebussuud Efendi’nin fetva kâtipliğini yapmıştır. Bursa’da iken şair Sayî ile çalışmış ve Bursa güzelleri hakkında günümüze ulaşmamış olan şehrengizini yazmıştır. Çelebi’nin kadılık hayatı, 1550’de Silivri kadılığı görevi ile başlamıştır ve burada evlenmiştir. Evliği uzun sürmeyen Çelebi, kısa bir süre sonra boşanmıştır. Silivri’den sonra tanıdıklarının desteği ile Priştine’ye kadı olarak atanan Çelebi, burada birçok şair ile tanışmış ve onların divanlarını beğendiği beyitlerini daha sonra tezkiresinde kullanmıştır. 1556’da Serfice kadısı olmuştur ve burada divanını tertip etmiştir. Serfice’den bir süre sonra aniden azledilmiştir. Daha sonra sırayla, Narda, Alaiye, Niğbolu, Çernovi, Kıratova ve en son olarak ta Üsküdar’da kadılık yapmıştır. Kıratova’da iken seneler boyunca üzerinde uğraştığı tezkiresini bitirip II Selim’e taktim etmiştir. Bunun yanında, Arapça Zeylü’ş-şakaik ’ini tamamlayıp Sokullu Mehmet Paşa’ya sunmuştur. Çelebi kadılık mesleğine çektiği sıkıntılardan dolayı hiçbir zaman tam anlamıyla ısınamamıştır.

Üsküp’te yakalandığı zatülcenb hastalığından (kaburga iltihabı/zatürre) kurtulamayarak, 1572’de vefat eden Çelebi, Ürgüp’te bulunan Lokman Hekim Tekkesinde defnedildi. Evliya Çelebi, mezar taşının üzerinde Cinanî’nin söylediği “Âşık sefer eyledi cihandan” sözünün yazılı olduğunu söylemiştir, fakat, bu mezar Ürgüp’te 1963’te meydana gelen bir deprem ile yerle bir olmuştur, ve günümüzde mevcut olamayan bu türbe, halk arasında Gazi Baba veya Kadı Baba Türbesi olarak anılmaktadır. Türbenin bulunduğu semt de Gazi Baba Belediyesi adını almıştır ve Üsküp’ün en büyük belediyesidir.

Fiziki özellikleri hakkında fazla bilgiye sahip olunmayan Çelebi’nin kekeme olduğu, ve bunun yanında da dünya nimetlerine, güzellere ve şaraba meyli, gezmeyi ve eğlenmeyi sevmesi, neşeli, açık sözlü ve cömert olduğu ve rint tabiatı bilinmektedir.

Eserleri

  • Divan (Divanda, kaside, gazel ve musammat nazım şekilleriyle yazılmış şiirler bulunmaktadır. Şiirlerin ana konusunu, güzeller ve tabiat tasvirleri teşkil eder.)
  • Tercüme-i-Tıbrü’l-mesbûk
  • Mecmu’a-i Sukuk
  • Mi’râcu’l-ayâle vü Minhâcül-adale
  • Ravzatü’ş-şühedâ
  • Ravzu’l-ahyar
  • Sigetvarname
  • Şakâyıku’n-numaniyye
  • Şehrengiz-i Bursa
  • Şerh-i Hadis-i Erbain
  • Zeyl-i Şakâyık
  • Meşairü’ş-şuara (Âşık Çelebi Tezkiresi): Âşık Çelebi’nin en önemli eseridir ve edebiyat tarihimizde esas olarak bu eseri le tanınır.

Meşairü’ş-şuara, giriş ve şair biyografileri olmak üzere iki bölümden oluşur. Girişte, şiirin manası, iç ve dış unsurları, Araplarda ve Osmanlıdaki tarihî gelişimi başka kaynaklardan alınan bilgilerle, Arapça, Farsça şiirlerle, ayet, hadis ve kelamlarla desteklenerek anlatılır. Tezkirenin yazılış tarihine kadar tahta geçmiş Osmanlı sultanlarının şairlik yönleri ve edebiyata gösterdikleri ilgi üzerinde durulur. Mukaddime, bu sebeple de şiir ve şiir tarihi ile uğraşanlar için önem arz eder. Asıl metinde 426 şaire yer vermiş olan Çelebi, kendi hayatından, tezkire yazarken dikkat ettiği noktalardan, ve bazı şiirlerinden de bahsetmiştir.

Âşık Çelebi’nin kendine has orijinal üslubuyla kaleme aldığı tezkiresi edebiyat, kültür ve dil tarihimiz açısından çok önemlidir. Kısa biyografilerde verilen bilgiler diğer tezkirelerden pek farklı olmamasına rağmen üslubunun samimi ve canlı olması açısından farklılık teşkil eder. En önemlisi ise, kaynaklarının ekseriyetle birinci ağızdan edinilen bilgiler olması ve Çelebi’nin, şairleri ve olayları bir psikolog gibi tahlil etmesidir. Bu yönüyle eser bir hikâye hatta roman havası taşımakta ve türünün tek örneğini teşkil etmektedir. Bu uzun biyografilerde kişi tasvirleri ve ruhi tahlillerin yanı sıra, çevre, mekân, devrin sosyal yapısı, gelenek ve görenekler gibi konuların da olduğu göze çarpan unsurlardandır. Eserde Farsça, Arapça ve Türkçe kullanılmıştır. Tezkirenin olumsuzluk olan tek yanı ebced sistemine göre tasnif edilmiş olmasıdır. Bu tasnif tarzı eserin okuyucu dostu bir yapısı olmasını engellemiştir. Çelebi, alfabetik sırayı kullanmaktan vazgeçme sebebinin, Latifî’nin kendisinden önce bu yöntemi kullanması olduğunu belirtmiştir.

Hasan Çelebi-Tezkiretü’ş Şuara

Hasan Çelebi (1546-1604), Kınalızadeler diye anılan önemli bir aileye mensup olup babasının Hamza Bey medresesindeki müderrisliği zamanında Bursa’da doğmuştur. Eğitimini tamamladıktan sonra Bursa, Edirne, Aydıncık, Gelibolu, Eski Zagra, Halep ve Mısır gibi çeşitli yerlerde müderrislik ve kadılık yapmıştır. 1603’te hastalığı nedeniyle tayinini istemiş ve Zagra’dan Reşit kazasına gitmiştir ve 1604 yılında Reşit’te vefat etmiştir. Yakın çevresi bilgin ve şairlerden oluşan Hasan Çelebi, kendisi de fıkıh ve kelam ilmine dair bazı eserler, risaleler ve şiirler yazmış olan çağının ünlü alimlerindendir.

Eserleri

  • Dürer ü Gurer
  • Envârü’t-tenzil
  • Mutavvel
  • Tezkiretü’ş-şuara (y.1585-86) (Kınalızade Hasan Çelebi Tezkiresi)

Tezkiretü’ş-şuara, bir mukaddime ve onu izleyen üç bölümden oluşmaktadır: (1) sultan şairler, (2) şehzade şairler ve (3) asıl şairler. İlk iki bölüm kronolojik, üçüncü bölüm ise alfabetik olarak sıralanmıştır. Öncelikle, mukaddime kısmında Allah’ın birliği ve kudretinden, Hz. Peygamber’in kudretinden söz ettikten ve günahlarının bağışlanmasını diledikten sonra devrin padişahı III. Murat’a ve onun şiirlerine övgülerini sunmuştur. Daha sonra, Vasf-ı Şerîf-i Hazret-i Hâce Efendi başlığı altında Hoca Sadüddin Efendi’nin bilgisini, kültürünü, ahlakını ve erdemlerini övmek için geniş bir yer vermiştir, bu da tezkirenin, açık bir şekilde söylenmese de Hoca Sadüddin Efendi’ye sunulduğunu gösterir. Tezkirenin birinci bölümünde altı padişahın, ikinci bölümünde beş şehzadenin ve üçüncü bölümünde 15. ve 16. yüzyılda yaşamış olan 627 şairin biyografisi verilmiştir.

Çoğunlukla ilmiye sınıfına mensup şairleri ele alan Hasan Çelebi, meşhur veya bizzat tanışıp görüştüğü şairlerin biyografilerine daha uzun yer verirken, yetişmekte olan veya çok meşhur olmayanlarınkini kısa bir şekilde ele almıştır. Tezkirenin, ağır bir dili ve sanatkarane bir üslubu vardır ve tezkere, özellikle de mukaddime şairin sosyal statüsünü gösterecek şekilde kurgulanmıştır.

Tezkiretü’ş-şuara’yı diğer tezkerelerden ayıran en önemli özellik ise, Hasan Çelebi’nin şairlerin doğum ve yerleşim yerleri hakkında verdiği ayrıntılı sosyo-kültürel ve coğrafi özellikler ve imkanları ile ilgili bilgilerdir. Daha sonra Beyanî tarafından kısaltılmış olan eser, 16. yüzyıl Osmanlı devletinin kültür ve sanat coğrafyasını tanımak açısından önemli bir yere sahiptir.

Beyanî-Tezkire-i Şuara

Hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız Beyanî’nin asıl adı Mustafa’dır ve Carullahzade lakabıyla tanınır. Çoğu kaynağa göre Bulgaristan sınırı içerisinde kalan Rusçuk’ta, bazı kaynaklara göre ise Niğbolu’da doğmuştur. İlköğretimine memleketinde başladıktan sonra İstanbul’a gelen Beyanî, Şükrullah Hâlîfe’den talik icazeti almış ve hattat olmuştur. Beyanî, hocasının tamamlanan tefsirini temize çektikten sonra, karşılığında yirmi akçe alır ve Kestel medresesine müderris olarak atanır. Daha sonra Havran kadısı olarak göreve başlar. Bu Beyanî’nin son resmî görev yeridir. Zira, oradan hac görevini yerine getirmek için Hicaz’a gider ve dönüşünde Okmeydanı Sofular Halveti tekkesi Şeyhi Ekmeleddin Efendi’ye bağlanıp tarikata girer ve bir süre Gelibolu zaviyelerinden birinde kalır. Beyanî, Şeyh Ekmeleddin Efendi vefat ettikten sonra onun vasiyeti üzerine Sofular tekkesi şeyhi olur. Bu tekkede yirmi yıl kadar şeyhlik yapmış ve 1597 yılında vefat etmiştir. Naaşı tekkenin sahasına gömülmüştür.

Eseri

Beyanî Tezkiresi veya Tezkire-i Şuara olarak bilinen eseri 16.yüzyılın son tezkiresi olarak 1597-1598 yılları arasında ele alınmıştır. Beyanî Tezkiresi, toplam 640 biyografi içeren Kınalızade Hasan Çelebi Tezkiresinin bir özeti şeklindedir. Tezkire, bir mukaddime ve üç bölümden oluşmaktadır. Mukaddime kısmında, şiir ve şair hakkında bilgi verilmiş ve tezkire kelimesi tanımlanmıştır. Beyanî, mukaddimede Farça ve Arapça tezkirelerden, Anadolu’da ise Latifî, Âşık Çelebi ve Kınalı Hasan Çelebi Tezkirelerinden bahseder. Beyanî, tezkiresinde sadece ünlü şairlerin olmasının sebebini fazla vaktinin olmaması ile açıklamıştır. Tezkirenin ilk bölümünde beş padişah ve dört şehzade ele alınmıştır. İkinci bölümünde, 15. ve 16. yüzyılda yaşamış olan 368 şairin biyografisi verilmiştir. Beyanî’nin dili sade ve açıktır. Hasan Çelebi’nin Arapça ve Farsça tamlamalarla dolu cümlelerini kısaltarak daha sade hale getirmiştir. Fakat Beyanî gerekli kısaltmaları ve sadeleştirmeleri yaparken, bir biyografide verilmesi gereken doğum yeri, isimi, unvanı, lakabı, akraba ve soyları, eğitim-öğretim durumu, hocaları, mesleği, hastalıkları, ölümü, ölüm tarihi ve yeri, eserleri, eserlerinden örnekler gibi bilgileri özenle vermeye çalışmıştır. Beyanî, Hasan Çelebi Tezkiresinde yer almayan dört şairi (Hakanî, Hızrî, Muidî ve Meylî) esere ilave etmiştir ve bu şairler hakkında çok fazla bilgi vermemesine rağmen, onlardan ilk defa söz etmesi açısından önemlidir.

Âlî-Künhü’l-Ahbar

Asıl adı Mustafa olan ve Gelibolu’da dünyaya gelmiş olan Âlî, daha çok Gelibolulu Mustafa Âlî adıyla tanınır. Âlî, çağının en iyi şair ve nesir ustalarından, önemli tarihçilerinden ve devlet adamlarından biridir. Eğitimini Gelibolu ve İstanbul’da tamamladıktan sonra bürokrat olarak Kütahya’ya gitti ve şehzade II. Selim’in maiyetine katıldı. Daha sonra Şam ve Bosna’da divan katipliği, Halep’te tımar defterdarlığı, Erzurum’da hazine defterdarlığı, Bağdat’ta mal defterdarlığı, Sivas’ta defterdarlık, Yeniçeri katipliği, Amasya, Kayseri ve Cidde’de sancakbeyliği görevleri yapmış ve son görev yeri olan Cidde’de vefat etmiştir. Âlî özellikle mensur eserlerinde üslubu ile ön plana çıkmış şairlerdendir. Eserlerinde kendine ve fikirlerine sıkça yer veren Âlî, eserlerinin herkesçe anlaşılması için çaba göstermiştir.

I. Edebi Eserleri

  • Câmi’ü’l-buhûr der Mecalis-i Sûr
  • Divanlar
  • Gelibolu Şehrengizi
  • Gül-i Sad-Berg
  • Mihr ü Mâh
  • Mihr ü Vefâ
  • Riyazü’s-salikîn
  • Sadef-i Sad-Güher
  • Subhatü’l-abdâl
  • Tuhfetü’l-uşşak

II. Tarihî Eserleri

  • Fursatname
  • Fusulü’l-hallü Ve’l-akd
  • Hakayıku’l-ekâlim
  • Heft-Meclis
  • Menşeü’l-inşa
  • Mirkatü’l-cihad
  • Münşeat
  • Nâdirü’l-meharib
  • Nusretname
  • Zübdetü’t-tevarih

III. Diğerleri

  • Feraidü’l-vilade
  • Hâlâtü’l-kâhire
  • Hilyetü’r-ricâl
  • Hülasatü’l-ahval
  • Mecmau’l-bahreyn
  • Mehasinü’l-adab
  • Menakıb-ı Hünerveran
  • Mevaidü’n-nefayis Kavaidi’l-Mecalis
  • Nevadirü’l-hikem
  • Nushatü’s-selatin
  • Risale-i Zırgamiyye
  • Tuhfetü’s-suleha
  • Künhü’l-ahbar (y.1600)

Gelibolulu Mustafa Âlî, çeşitli alanlarda pek çok eser vermiş olmakla birlikte onun eserleri değerlendirildiğinde tarihçiliğinin, tarihçilik içinde de biyografi tarafının ön plana çıktığı görülür. Âlî bu anlamda üç müstakil eser kaleme almıştır: Menakıb-ı Hünerveran, Hilyetü’r-rical ve Künhü’l-ahbar.

Künhü’l-ahbâr’ da olaylar, padişahların saltanat süreleri esas alınarak sıralanmıştır. Her padişahın tahta çıkışı ile yeni bölüm başlar; önce padişahın doğum tarihi yazılır, ardından padişahın saltanat süresi içinde başından sonuna kadar meydana gelen olaylar birinci, ikinci, üçüncü hâdise diye kısımlara ayrılarak verilir. Bu siyasi bilgilerden sonra devrin kültürel olaylarının anlatımı gelir. Burada yazar, padişahın yaptığı hayır ve hasenattan başlayarak her padişah döneminde yetişen devlet adamları ile (sadrazamlar, vezirler, beyler, üst derecedeki memurlar) bilginler, şeyhler, şairler gibi kültür erlerinin biyografilerini verir.

Künhü’l-ahbar’ın biyografik malumat açısından asıl zengin ve farklı tarafını eserde yer alan şairler meydana getirir. Bunların sayısı müstakil biyografi olarak 290’dır. Ayrıca 15 şair hakkında da başka vesilelerle tam bir biyografi örneğine yakın bilgiler verilmiştir. Bu tarz bilgiler ya müşterek mahlas taşıyan daha önemsiz şairler, ya da yakın akrabalar hakkında verilir. Sözü edilen bu 15 kişi ile birlikte Künhü’l-ahbâr ’daki biyografilerin sayısı, 305’eulaşmaktadır. Bu hâliyle eser, kendisinden önce ve sonra yazılan çok sayıdaki biyografik eserden şair sayısı bakımından büyük, bazılarıyla eşit, pek azından da küçüktür.

Kısacası Âlî, diğer önemli tezkirelerden hem hacim, hem de şekil bakımından pek farklı olmayan bir eseri tarihinin içine yerleştirmiştir. Bu biyografilerin, bir umumi tarihin içinde yer aldıkları için karşı karşıya bulunduğu ufak tefek farklar bir yana bırakılırsa, şuara tezkirelerinde yer alan örneklerden değişik yanları yoktur. Sadece değişik padişahların döneminde yaşayanlar, eserin tertip tarzı dolayısıyla farklı padişah dönemlerinin sonlarında yer almışlardır. Sözü edilen bu şairler bir araya getirildiğinde 16. yüzyıl yeni bir şuara tezkiresi kazanmaktadır. Böylece esere rahatlıkla Künhü’l-ahbar Tezkiresi denebilir.

Künhü’l-ahbar ’da şairler genelde alfabetik dizilmekle birlikte özellikle başlangıç döneminde buna tam uyulmadığı anlaşılıyor.

Âlî, şairlerle ilgili bölümleri tarihinin içine serpiştirildiği için bu biyografilerin klasik tezkire örneklerinden bazı farklarının olacağı tabiîdir. Bir kere o, şairlerle ilgili bölümlerin arasına şiir dışı konuların girmesine izin vermemiştir. Eserin tamamı bir genel tarih olduğundan, başka özellikleriyle dikkat çeken kişiler, kendileriyle ilgili bölümlerde ayrıca ele alınmışlardır. Yazar, bu kısımları birde şairlerle ilgili bölümde vererek tekrara düşmek istememiştir. Böyle bir zorunlulukla karşılaştığında tafsili mahallinde mesturdur diyerek başka bölümlere göndermeler yapmıştır.

Âlî’nin tarihçiliğinden biyografilerine yansıyan bir diğer özelliği de, hem eserin başında, hem de çeşitli vesilelerle yararlandığı kaynaklardan bahsetmesidir.

Künhü’l-ahbar yazarının diğer biyografi yazarlarından farklı taraflarından biri de, verdiği örnek şiirlere zaman zaman müdahale etmesidir. Âlî, kendi çağının geçerli olan eleştiri kuralları çerçevesinde şairlerin verdiği örnek beyitlerini imale, rekaket, tam teşbih olmama, aruz kusuru taşıma, manaca uygunsuzluk ve yanlış edâ gibi kusurlardan dolayı eleştirir. Bu hâliyle başka tezkirecilerde de karşımıza çıkan uygulamayı Âlî, bir adım daha ileriye götürerek şu kelimenin yerinde bu olmalıydı tarzında şiiri düzeltmeye, hatta bazen de yeniden yazmaya kadar götürür.

Âlî’nin şairlerle ilgili biyografilerde dikkat ettiği bir başka özellik, onlara şairlikleri ölçüsünde yer vermesidir. Nitekim onun değerlendirdiği biyografilerin hemen hemen tamamı kendinden önce yazılan tezkirelerde bulunan şairlerdir. Âlî, onlardan eserine girecek şairleri seçerken bir ölçü fikrine sahip olduğunu göstermiş ve onlara daima şiir seviyeleri kadar yer vermeye gayret etmiştir.