FİLM VE VİDEO KÜLTÜRÜ - Ünite 2: Sinemada Anlatı Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 2: Sinemada Anlatı

Anlatı Biçimi

Filmler, öyküleri pek çok değişik biçimde anlatabilir. Başını ya da sonunu bildiğimiz öyküleri defalarca seyredebiliriz. Her öyküyü anlatma biçimine öyküleme denir. Öyküleme bir öyküyü anlatma biçimidir. Bir öyküyü anlatmanın birden fazla biçimi vardır. Öyküleme, anlatıcının tercihlerine, konunun gereklerine ve sinema dilinin olanaklarına bağlıdır. Diğer yandan, her şey bir öykü olabilir. Öykünün bir başkasına anlatılması öykülemedir. Bu çaba sonucunda ise anlatı ortaya çıkar. Başlayıp biten, içinde karakterleri, olayları, çatışmaları olan, beli araçlar kullanılarak anlatılmış öykülere anlatı adı verilir.

Birbirlerine benzer öyküler farklı tarzlarda anlatılabilir. Anlatı biçimi, olay, karakter, çatışma gibi anlatı öğelerinin bir araya getirilme ve düzenlenme biçimidir. Anlatılar, biçimleri ve yapıları açısından klasik, modern ve postmodern anlatılar olarak ele alınabilir. Şimdi her bir anlatı tarzına biraz daha yakından bakalım.

Klasik Anlatı

Klasik anlatı, olay örgüsüne dayalı, karakterleri, çatışmaları ve sonucu belli olan anlatılara denir. Olaylar birbirlerine neden-sonuç ilişkisi ile bağlanır. Zamanda, mekanda ve dramatik eylemde süreklilik vardır.

Filmler, olayların belli bir sırada anlatılmasından oluşur. Klasik anlatılarda olay örgüsünün biçimi çok belirleyicidir. Olaylar doğrusal biçimde birbirlerine eklenmişlerdir. Karakterlerin hayatındaki düzeni bozan bir şeyler olur. Olaylar arasındaki bağlantılar açıktır ve kolay anlaşılır. Bir diğer özellik de olayların anlatılışı sırasında zaman, mekan ve eylemde sürekliliğin korunmasıdır. Bu süreklilik seyircinin kafasının karışmasına ya da zihninin bulanmasına engel olur.

Klasik anlatılarda olaylar başlangıç, gelişme ve sonuç yapısı sergiler. Başlangıçta öykünün sorunu, ana çatışma sergilenir. Gelişme bölümünde olaylar yoğunlaşır, çatışma güçlenir. Seyircinin tahminlerini boşa çıkaran, erteleyen ya da yanıltan olaylar geciktirim ve sürprizleri ortaya çıkarır. Geciktirim, beklenen sona varışın ertelenmesi, olayların nasıl ilerleyeceğine dair belirsizlik yaratılması anlamına gelir. Özetle geciktirim, beklenen sona varışı erteleyen olaylarla, sürpriz ise olaylarda ters dönüşlerle seyircinin yeni tahminler yapmasını ve filmin sonunu merak etmesini sağlayan tekniklerdir.

Sonuç bölümünde ise çatışmanın en yüksek şiddetine ulaştığı doruk noktasına varılır, çatışma çözülür ve film sonra erer. Öykünün başlangıcında var olan durumdan sonraki duruma gelene dek değişimler olur. Karakterlerin hayatı, bakış açısı, ilişkileri az ya da çok bir değişime uğrar.

Her bir film başlarından bir şeyler geçen birilerinin öyküsünü anlatır. Onlar, filmin karakterleridir. Genel olarak olaylar bir karakterin etrafında döner. Bu, filmin baş karakteridir. Bu karaktere protagonist denilir.

Karşısında yer alan karşıt karaktere ise antagonist denilir. Filmin doruk noktasında bu iki karakterin çatışması doruğa çıkar ve çözülür. Karakter, tıpkı gerçek insanlar gibi üç boyuttan oluşur. Ruhsal, toplumsal ve fiziksel. Fiziksel boyut karakterin dış görünüşü, duruşu, mimikleri, yürüme biçimi gibi özellikleri kapsar. Toplumsal boyut, karakterin ailesini, politik görüşünü, ekonomik durumunu, mesleğini, inançlarını ve dünyaya bakış açısını vs. kapsar. Son olarak ruhsal boyut ise karakterin doğumundan itibaren taşıdığı izleri, düşleri, anıları, duygusal özellikleri vs. kapsar. Bu üç boyut birbiriyle ve öyküde olan biten karşısında karakterin gösterdiği tepkilerle ne kadar tutarlıysa filmin inandırıcılığa da o denli artar.

Filmlerdeki karakterler öykü süresince bir şeyler yapar ya da başlarına bir şeyler gelir. Eylemleri, öykünün ilerleyişini belirler. Bu eylemler bazı dış nedenlere ve karakterin güdülerine bağlı olarak ortaya çıkar. Filmin öyküsü içinde karakterin eylemleri, onu güdüleyen şeyleri yani davranışlarının ardındaki gerçek ve gizli nedeni anlamamızı sağlar. Dolayısıyla senaryo yazarları, karakterleri yaratırken, onları güdüleyen şeyleri düşünmek zorundadır.

Karakterler öykü içinde çatışmalara girer, bir şeylerle ya da birileriyle mücadele ederler. Bir çatışma yaşayan kişi de belirli yönde değişir. Değişmeleri, yaşadıklarından etkilendiklerini, yaşadıklarından ders aldıklarını, güçlendiklerini ya da pişman olduklarını gösterir. Ancak değişim yavaş yavaş belirli adımlarla olmalıdır. Ansızın yaşanan ya da tutarsız görünen değişimler karakterin inandırıcılığını engellemektedir.

Diğer yandan öykü boyunca karakterin yaptığı seçimler, kararları, davranışları, onun ruhsal ve toplumsal geçmişiyle, fiziksel özelliklerinin kişiliğine yansıma biçimiyle tutarlı olmalıdır. Bu tutarlılık aynı zamanda inandırıcılığı sağlayan şeydir. Aykırı görünen olaylar ya da durumlar tutarsızlığa yol açmakta, bu da inandırıcılığın önüne geçmektedir.

Filmlerde karakterlerin pek çok çatışma içine girdiğini görürüz. Bunlardan birisi filmin temel çatışmasıdır ve kahramanın mücadelesinin temel nedenidir. Filmin sonunda bu çatışma çözülür. Filmin öyküsünün sonunu tahmin etsek ya da bilsek bile çatışmadan kaynaklanan mücadeleyi seyretmek hoşumuza gider. Bizi ilgilendiren, o çatışmayı çözüme ulaştıracak mücadeledir. Çatışmalar genel olarak iki farklı türde olur.

  • İç çatışma: Karakterin kendisinden kaynaklanan bir engel, iç çatışmaya neden olur.
  • Dış çatışma: Kahramanın başka biriyle, bir nesneyle, doğal bir güçle ya da bir felaketle olan çatışması dış çatışmadır. İki farklı dünyayı temsil eden karakterlerin çatışması dış çatışmaya örnek olarak gösterilebilir.

Bazı filmlerde hem iç hem de dış çatışmayı görmek mümkündür.

Filmlerde, öyküdeki olayların süresi ile bu olayların anlatılma süresi farklıdır. Öykünün kurulması, filmin zaman boyutunun da kurulması anlamına gelir. Öyküleme, yani anlatıyı kurma sırasında filmin zaman boyutu oluşur. Bu nasıl gelişir diye sorarsak?

  • Olayların art arda gelişiyle
  • Farklı zaman dilimlerinin ardıl olayların arasına girmesiyle
  • Öykü süresinin sıkıştırılması ya da genişletilmesiyle
  • Seyircinin süreyi algılayışının yönetilmesiyle.

Klasik anlatılar, seyircide zaman izlenimi yaratırlar. Seyirci, seyrettiği olayların gerçekten olan olaylar olduğunu düşünür. Karakterlerle özdeşlik kurar, öyküye inanır, kendisini filmin içindeymiş gibi hisseder. Bu gerçeklik yanılsaması, klasik anlatının nedenselliğe dayalı olay örgüsü, inandırıcı karakter yaratma yöntemleri, çatışmaların sergilenmesi ve çözülmesiyle gerçekleşir. Klasik anlatının başlıca özellikleri, tür filmlerinin kendine özgü gelenekleriyle yapılan filmlerde de görülür.

Modern Anlatı

Sinema, 1800’lü yılların sonunda bir eğlene aracı olarak toplumun hayatında girdiği zaman, film endüstrisi daha çok seyirci çekebilmek için yollar, yöntemler bulmaya başlamıştı. Klasik anlatının kuralları ve gelenekleri de bu çabalar ve deneyimlerle ortaya çıktı. 1950’li yolların sonlarına gelindiğinde Avrupa’da yaşayan sanatçıların, sanat ve düşünce ortamının katkılarıyla yeni sinema deneyimleri ortaya çıkmaya başladı. Bresson, Atnonioni, Bergman, Godard, Pasolini, Resnais, Tarkovski gibi modernist yönetmenler, klasik anlatının kurallarını ve geleneklerini yıkarar yeni yöntemler aradılar. Böylece modern(çağdaş) anlatı biçimleri ortaya çıkmaya başladı. Modern anlatıların öyküleme ilgili bazı yöntemleri şunlardır:

  • Olay örgüsü doğrusal değildir.
  • Olaylar arasındaki nedensellik ilişkisi zayıftır.
  • Anlatı öğelerinin oluşturulma ve sunulma biçimi, karakterlerin, olayların, öykünün tamamlanmamış olduğunu izlenimini yaratır.
  • Olayların akışıyla ilgili olmayan başka olaylar filmde yer alabilir.
  • Karakterlerin geçmişleri, onları güdüleyen şeyler ve amaçları belirsizdir. Seyircinin onlarla özdeşleşmesi güçleşir.
  • Çatışmalar açık ve berrak değildir ve filmin sonunda çözülmeyebilir.
  • Olayların nasıl sonuçlandığı, karakterlere ne olduğu seyircinin yorumuna bırakılır.
  • Olayların öncesi, nedenleri konusunda seyirciye bilgi verilmez.
  • Bir olay, anlatılmak yerine ima edilir. Bu olayın olduğuna ilişkin izlenim ediniriz. Buna eksiltme denilir.
  • Olaylardan çok kavramlar, düşünceler, tema öne çıkar.
  • Seyircinin, filmin anlattığı olaylardan çok nasıl anlattığı üzerinde düşünmesi istenir.

Modern anlatılar, seyircinin filme düşünsel olarak katılmasını, olaylara kapılıp gitme yerine, anlatının ardındaki düşüncelere ve anlatma biçimine yoğunlaşmasını ister.

Postmodern Anlatı

Postmodernizmin sinemadaki yansımaları ise 1980’lerde görülmeye başlamıştır. Modern anlatılar, klasik anlatı geleneklerinden uzaklaşmış, ana akım sinemanın uzlaşımlarını tekrarlamayan biçimsel ve tematik arayışlara girmiştir. Anlatıda doğrusallığın kırılması en belirgin farklılık olarak ortaya çıkmıştır.

Postmodern anlatılar ise, klasik anlatının doğrusallığına geri dönmüştür. Bu değişimi olanaklı kılan ise her şeyden önce film endüstrisinin yapısındaki değişim ve teknolojik gelişmeler olmuştur. Endüstri, eğlendirmeye yönelik arayışları nedeniyle, büyük medya şirketleriyle işbirliğine başvurmuş, bunlar teknoloji, endüstrideki uygulamalar ve kültürel biçimler arasındaki sınırları silikleştirmiştir. Bu çerçevede son 20-30 yılda yapılmış, klasik ve modern anlatıların kimi özelliklerini barındıran ama aynı zamanda bu özellikleri farklı biçimde kullanıp bir araya getiren filmler, postmodern kavramı altında değerlendirilmektedir. Bu anlatılar, hem film endüstrisinin beklentilerine uyum sağlamış hem de yeni bir tarz içinde günün seyirci algısını tatmin etmiştir. Postmodern anlatıda karşılaştığımız başlıca anlatısal yöntemleri şöyle sıralayabiliriz:

  • Öz-düşünümsellik: Filmin anlatma eylemini, sinema tarihine ve tekniğine özgü öğeleri sergilemesi ve açığa vurmasıdır.
  • Metinlerarasılık: Bir filmde başka bir filme, sanat eserine, popüler kültüre ve medya ürünlerine gönderme yapılmasıdır.
  • Alıntılar yapma: Diğer anlatı tarzlarından, filmlerden ya da sanat eserlerinden alıntı yapmak, o metinlerdeki kalıpları, anlatımları, biçimleri kopyalamak.
  • Kolaj: Birbirinden farklı biçemleri, tür kalıplarını bir arada kullanmaktır.
  • Parodi: Ciddi bir eserin, belli bir öykü kalıbının, türün komikleştirilerek taklit edilmesidir.
  • Eklektizm: İşe yarayabilecek yöntemleri ve öğeler arasındaki düşüncel, biçemsel, tarihsel ya da coğrafi farklılıkları önemsemeden bir araya getirmektir.

Postmodern anlatıların bu özelliklerini Tarsem Singh’in Düşüş (The Fall, 2006) ce Jean-Pierre Jeunet’in Amelie (Le Fabuleux Destin d’Amélie Poulain, 2001) isimli filmlerinde görmek mümkündür.