GENEL DİLBİLİM II - Ünite 3: Sözcük Anlambilimi Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 3: Sözcük Anlambilimi

Giriş

Deneyimlerden anlam çıkarma ya da deneyimlere anlam yükleme becerisi insanın bilişsel yetileri arasında merkezde yer alır. ‘Deneyimlerden anlam çıkarma - deneyimlere anlam yükleme’ ifadesi pek çok kişi için bir anlam ifade etse de bu ifade, bilimsel bir etkinlik için düşünüldüğünde anlamın ne olduğuna dair fazla bir bilgi sunmaz. Peki anlam nedir o zaman? Dilden bağımsız olarak anlam var mıdır? Yoksa anlam yalnızca dilin olanaklı kıldığı bir şey midir? Anlam dile bağımlı mıdır yoksa dilden bağımsız mıdır sorusundan ayrı olarak sorulabilecek belki daha temel bir soru da şudur: İnsan bilişinin dışında anlam var mıdır? Yani, anlam insan bilişinin yarattığı bir şey midir yoksa insandan bağımsız olarak da anlam var mıdır?

Yukarıda sıralanan sorular türündeki sorular yalnızca dilbilimin değil felsefenin de yanıtlamaya çalıştığı önemli sorular arasında yer alır. Bu açıdan bakıldığında, anlam söz konusu olduğunda dilbilim çalışmalarıyla felsefe, mantık ve hatta matematik çalışmalarının birbirinden ayrılması neredeyse olanaksızdır.

Anlam

Anlam için felsefik, psikolojik veya sosyolojik temellere dayanan farklı tanımlar verilebilirse de burada anlamı bir tanım üzerinden düşünmek yerine anlamın dilbilimsel bir bakış açısıyla nasıl ele alınacağı sorunu üzerine yoğunlaşılacaktır. Temel başlangıç noktamız, anlamın anadili konuşucularının doğal bir bilgisi olduğunu benimsemek ve oradan hareketle bu bilginin doğasını anlamaya çalışmak olacaktır.

Anlam Hakkında Ne Biliyoruz?

Hepimiz bir anadili konuşucusu olarak bize söylenenleri anlayabilir, diğer konuşuculara anlamlı gelen sözcük dizileri üretebiliriz. Peki anadili konuşucularının anlamla etkileşimleri bundan mı ibarettir? Herhangi bir dili anadili olarak konuşan birisi, bir dili bilerek aslında anlam hakkında neler bilir? Bu soruya dilbilimciler genel hatlarıyla şöyle yaklaşmaktadırlar:

  1. Anadili konuşucuları sözcüklerin anlamlı olup olmadığını bilirler.
  2. Anadili konuşucuları tümcelerin anlamlı olup olmadığını bilirler.
  3. Anadili konuşucuları bir sözcüğün birden fazla anlam taşıyabileceğine ilişkin sezgilere sahip olabildiği gibi bir tümcenin birden fazla anlamı olabileceğini de bilirler.
  4. Anadili konuşucuları iki ayrı sözcüğün tek bir anlamı yansıtabileceğini ya da birbirinden farklı şekilde yapılandırılmış iki tümcenin aynı anlamda olabileceğini bilirler.
  5. Anadili konuşucuları sözcüklerin anlamsal karşıtlık taşıyıp taşımadığını bildikleri gibi tümcelerin de anlamsal karşıtlık ilişkisi içinde olup olmadığına dair sezgilere sahiptirler.
  6. Anadili konuşucuları gözlemlenebilir dünyada var olmayan nesneleri barındıran tümceleri de anlama yetisine sahiptir.

Anadili konuşucularının anlam deyince neler bildiklerine ilişkin yukarıdaki sunum, dikkat edilirse, iki dilsel düzey üzerine yoğunlaştı: Sözcük düzeyi ve tümce düzeyi. Anadili konuşucularının dilsel bilgilerinin sözcük ve tümce düzeyinin ötesine geçtiği tartışma götürmez, ancak anlambilim çalışmaları geleneksel olarak bu iki düzey üzerine yoğunlaştığından, anlambilimin ele alındığı bu iki bölümde sırasıyla sözcük ve tümce düzeylerinde anlamın ne olduğu konusuna yoğunlaşılacaktır. Bunu yaparken, anadili konuşucusu ve onun dilsel yetileri tartışmanın merkezine yerleştirecektir çünkü dilsel ifadelerden anlam çıkarma ve/ya dilsel ifadeleri anlamlı kılma yetisi insanın bilişsel becerileri arasında çok önemli bir yer tutmaktadır.

Sözcük Anlambilimi: Kuramlar

Sözcüğün ne olduğu, nasıl tanımlanacağı konusu dilbilimin farklı alt alanlarınca farklı biçimlerde ele alınmıştır ve genel olarak yanıtlanması çok zor bir soru olarak kabul edilmiştir. Anadili konuşucularının ‘sözcük’ diye bir birimi tanıyor olduğu gerçeği göz ardı edilemez bir gerçektir ve bu bize söz konusu dilsel birimin psikolojik bir gerçekliği olduğunu da söyler. Diğer yandan, konu, sözcüğü belirleyecek dilsel ölçütlerin neler olduğunu betimlemeye geldiğinde, düşünülenin çok ötesinde karmaşık bir sorunla karşı karşıya kalırız çünkü sözcük biçimbilimsel, sözdizimsel veya anlambilimsel ölçütlerle farklı biçimlerde tanımlanabilir.

Gönderimsellik Kuramı: Gönderimsellik kuramına göre bir sözcüğün anlamı, en basit biçimiyle, onun dünyadaki karşılığıdır. Diğer bir deyişle, bir sözcüğün anlamı onun dış dünyada gönderim yaptığı şey, yani onun göndergesidir. Buna tipik bir örnek olarak özel adları vermek mümkündür.

İçsellik Kuramı (Zihinselci Anlam Kuramları): İçsellik kuramı, en basit biçimiyle, anlamın insan zihninin bir ürünü olduğunu ve bu açıdan kavram ya da düşüncelerle bir tutulabileceğini savunur. Aristo’nun (MÖ 384-322) On Interpretation adlı kitabında söylediği ‘sözcüklerin, zihinsel deneyimlerin simgesi’ olduğuna ilişkin düşüncelerine kadar geri götürülebilecek bu yaklaşım John Locke’ın 17. yüzyılda ve Noam Chomsky’nin 20. yüzyılda farklı biçimlerde ortaya koyduğu öznelci (subjectivist) felsefede kendine yer bulur.

Gösterge Kuramı: İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure Genel Dilbilim Dersleri (Cours de Linguistique Generale) adlı kitabında dili bir göstergeler dizgesi/sistemi olarak belirledikten sonra göstergeyi zihindeki bir kavram (=gösterilen) ve onunla eşleşen bir ses imgesinden (=gösteren) oluşan bir birlik olarak tanımlamıştır. Saussure’ün kavram/gösterilen ile kastettiği, dış gerçeklikte gönderimde bulunulan bir nesnenin (=gönderge) anadili konuşucusunun zihninde oluşturduğu bir tasarım ya da imgeden başka bir şey değildir. Ses imgesi/gösteren ise yine anadili konuşucusunun zihninde, ilgili kavram her canlandığında oluşan bir imgeye işaret eder. Saussure’ün ses imgesi ile kastettiği, bir göstergenin dışavurumunu, iletişimsel ortamlarda kullanımını olanaklı kılan fiziksel seslere dayanan biçim değildir. Saussure’e göre, aynen gösterilenin göndergenin kendisi olmadığı ve onun zihindeki bir tasarımı, imgesi olduğu gibi, gösteren de fiziksel anlamda bir göstereni oluşturan ses dizisinin zihindeki tasarımına, imgesine işaret eder. Saussure’e göre, gösterilenle gösteren arasındaki bu ilişki koparılamaz türde bir ilişkidir ve dil göstergelerinin temel bir özelliğini oluşturur.

Anlamsal Ağlar Kuramı: Anlamsal ağ kuramı, genel anlamıyla sözcüklerin çağrışımlarının bir küme oluşturduğunu kabul etmekle birlikte, önceki yaklaşımlarda çağrışımsal ağların bir yapı barındırmamasını, yani sözcükler arasında bir ilişki kodlaması yapılmıyor olmasını eleştirir. Klasik çağrışımsal ağ yaklaşımları bir ilişki kodlaması yapsa da bu bağlantı/çağrışım kodlaması daha çok sözcüklerin birlikte gerçekleşme sıklıklarını öne çıkarır. Anlamsal ağ kuramlarının sonraki versiyonlarında ise bağlantılar birlikte gerçekleşme sıklıklarının ötesinde bir rol üstlenirler ve bağlantıların kendisi bir anlam değeri taşıyacak biçimde organize edilir. Aristo’dan davranışçı psikologlara kadar anlamla ilgilenen pek çok düşünce akımı sözcük anlamını sözcüğün çağrışımlarıyla (association) ilişkilendirmiştir. Davranışçılık akımında, örneğin, ‘kedi’ sözcüğünün anlamı ‘kedi’ sözcüğünün çağrıştırdığı her şeyin -tüm diğer sözcüklerin- bir toplamıdır. Diğer bir deyişle, ‘kedi’ sözcüğü anlamını bir çağrışımlar ağından alır. Buna göre, ‘kedi’ sözcüğünün anlamı örneğin ‘dört ayaklı’, ‘tüylü’, ‘miyavlar’ gibi çağrışımların bir kümesidir.

Anlamsal Özellikler Kuramı: Bu yaklaşımın temelinde sözcük anlamının daha basit anlamların birleşimi yoluyla oluşturulduğu iddiası yatar. Daha ‘basit’ anlamların neler olduğunu anlamak üzere sözcüklerin anlamsal özelliklerini belirleriz. Anlamsal özellikler, bir sözcüğün kullanımsal uygunluk taşıyabilmesi için yerine getirilmesi gereken koşulları belirler. Bir sözcüğü oluşturan daha küçük anlamlı birimleri belirlemek için o sözcüğü anlamsal olarak bir ayrıştırma ya da çözümlemeye tabi tutmak gerekir. Bu da sözcüklerin daha küçük anlamlı birimlerden oluştuğu savının doğruluğunu varsaymamızı gerektirir.

Biçimbilim – Anlambilim Ekseninde Sözcük

İnsanların yaşamları boyunca en az bir kez duydukları veya okudukları her sözcüğü zihinlerinde depolayıp depolamadıkları sorunundan bağımsız olarak şu söylenebilir: Anadili konuşucuları, o sözcüklerin kullanımı için uygun koşullar oluşsa bile, daha önce duydukları/okudukları her sözcüğe hafızadan erişim sağlayamayabilirler. ‘Dilimin ucunda’ dediğimiz durumlar bunun bir örneğini oluşturur. Bunun insan belleğinin doğasını ilgilendiren nedenleri üzerinde durmadan, bir anadilinin konuşucuları için geçerli olabilecek şöylesi bir iddiada bulunulabilir: Her anadili konuşucusunun belleğindeki sözcük envanteri bir diğerininkinden farklıdır. Türkçenin sözvarlığı dediğimizde, aslında kastettiğimiz, idealize edilmiş soyut bir bilgi yüküdür, çünkü Türkçenin sözvarlığı tek tek bireylerin sözcük envanterlerinin ötesinde çok büyük bir sözcük listesine işaret eder. Bu öyle bir bilgi yüküdür ki yalnızca belli konuşucuların bildiği (teknik) terimleri, jargonları ve argo sözcükleri de içine alır ve tüm bunları zihninde depolayan bir konuşucu bulmak ilke olarak olanaksızdır. Bu söylenenler ışığında, zihin sözlüğünün bir dilin ideal sözvarlığının bir alt kümesi olduğu söylenebilir.

Bir dilin etkin olarak kullanılan sözlükbirimleri ile dilin türetimsel olanakları yoluyla oluşturulabilecek yeni sözlükbirimler arasındaki temel fark, ilkinin uzlaşımsal düzeyde kullanımsal işlevsellik taşımasıyken ikincisinde henüz bunun gerçekleşmemiş olmasıdır. Üretilebilecek yeni/farklı sözcükler, uzlaşımsallık kazanmadan önce, öncelikli olarak iyi-biçimlendirilmişlik koşulları ve anlamlılık ölçütlerini yerine getirmelidir.

Anlambilimde Sözcükler ve İlişkileri

Önceki bölümlerde de belirttiğimiz gibi, insan zihni, doğası gereği, bir ‘kavramlaştırma/anlamlandırma makinası’ gibi çalışır. Dış dünyada doğrudan ya da dolaylı olarak gözlemleme şansına sahip olduğumuz herşeyi kavram dünyamızın bir parçası haline getirebiliriz. Öte yandan, yine daha önce belirttiğimiz gibi, kavramlar yalnızca dış dünyada doğrudan ya da dolaylı olarak gözlemlediğimiz şeylere dayalı olarak oluşturulmak zorunda değildir. Belki de insanı diğer tüm canlıların ötesine taşıyan en önemli özelliklerden birisi insan zihninin sıradışı uslamlama (/akıl yürütme) yeteneğidir ve bu yeteneğin fark yaratmasını sağlayan en önemli araç da zihnimizdeki kavramlarla uyumlu bir biçimde var olan dilsel birimlerdir. (Yeni/farklı) kavramların, olguların, düşüncelerin adlandırılması, yani dilsel alana taşınması, uslamlama süreçlerini kolaylaştırmak ve hızlandırmak gibi temel işlevlere hizmet eder. Bu, adlandırılmış bir nesneyi konuşmanıza dâhil etmekle adlandırılmamış bir nesneyi konuşmanıza dâhil etmek arasındaki farka benzer bir durum yaratır.

Tasarımlar – İmgeler ya da Çağrışımlar

Tasarım ya da imgelerden kastedilen aslında çağrışım alanı adı da verilen, her sözcüğün çağrıştırdığı diğer imgelerin, kavramların oluşturduğu kümedir (bkz. Aksan, 1997)). Çağrışımlar zorunlu olarak iki sözcüğün bir anlamsal ilişki kurduğu durumlarda ortaya çıkacak diye bir kural yoktur. Örneğin, ‘hemşire’ sözcüğünün ‘doktor’ sözcüğünü çağrıştırdığı söylenebilirse de ‘hemşire’ sözcüğünün anlamının ‘doktor’ sözcüğünün anlamı ile doğrudan bir bağlantısı yoktur. Aynı durum ‘köpek’ ve ‘tasma’ sözcükleri için de geçerlidir. ‘Tasma’ sözcüğü ‘köpek’ sözcüğünü çağrıştırabilir ama bu, örneğin ‘tasma’ sözcüğünün anlamsal özelliklerinin bir listesini oluşturmaya kalksak içinde ‘köpek’ kavramının/sözcüğünün geçmesini zorunlu kılmaz. Dahası, bir sözcüğün çağrışım alanında yer alabilmek için o sözcükle eşanlamlı ya da karşıt anlamlı olmak da gerekmez.

Her sözcüğün ilgili konuşucu ve/ya ilgili dil topluluğu için bir duygu değeri veya duygusal anlam taşıdığını söyleyebiliriz. Ancak, sözcüklerin yol açtığı duygusal anlamın çağrışımlardan, konuşucunun zihnindeki tasarım/imgelerden farklı olduğunu söylemek için net, elle tutulur ölçütlerimizin olmadığı da açıktır. Lyons (1968) duygu değeri kavramını tartışırken sözcüklerin ‘duygusal çağrışımlar’ından söz eder. Sözcüklerin çağrışımları ve konuşucuların zihninde oluşturduğu tasarımlar/imgeler açık bir duygusal boyut da barındırırlar. Kimi sözcüklerin diğerlerinden daha öznel duygusal çağrışımlar yarattığı, daha öznel duygu durumlarını tetiklediği tartışma götürmez. Örneğin, hem ‘ölüm’ hem de ‘doğum’ sözcükleri güçlü duygusal çağrışımları olan sözcüklerdir ve bir dilbirliğindeki uzlaşımlar açısından bakıldığında da ilkinin olumsuz ikincisininse olumlu duygusal çağrışımları olduğu söylenebilir. Öte yandan, bu iki sözcüğün bireysel konuşucularda yarattığı duygusal çağrışımlar farklı olabilir.

Sözcüklerarası İlişkiler

Şu ana kadarki tartışma anadili konuşucusunun zihnindeki sözlüğün veya ilgili dilin basılı sözlüklerinin aslında karmaşık diyebileceğimiz ilişkileri barındıran, ağa benzer bir yapısı olduğunu ve sözlüğün sözcüklerin listelendiği bir depodan fazlası olduğunu kabul etmemiz gerektiğini sezdirmektedir. Sözcüklerin tek tek pek çok özellik açısından belirlenebilirliği yanında başka sözcüklerle kurdukları ilişkilerin doğası da araştırılmaya açıktır.

Bir ses dizisinin farklı anlamlar yüklenerek çokanlamlı duruma gelmesi genel olarak dillerin tarihsel değişimi içerisinde gözlemlenen bir durumdur. Dilin öncelikli olarak bireysel, yani zihinsel bir yetinin dışavurumu olduğunu kabul ettiğimizde, bir sözcüğün bireysel alanda yaşadığı anlamsal değişikliklerin zaman içinde dilbirliğinin diğer üyelerince kabul görmesi ve kullanıma girmesi çokça gözlemlenen durumlardır. Bu, söz konusu dili anadili olarak konuşan bireylerin üstü örtük, nedensiz, teklifsiz ve çoğu zaman bilinçdışı uzlaşımı ile gerçekleşir.

Benzetmeler: Niteliği anlatılmak istenen bir nesnenin ya da bir özelliği anlatılmak istenen bir eylemin başka bir nesne ya da eylemle olan benzerliklerine dayanılarak anlatılmasıdır.

Eğretileme: Eğretilemeler de benzetmeler gibi iki anlamsal alanın birbiriyle ilişkilendirilmesi sürecini barındırır, ancak eğretilemelerde benzetme ilgeci kullanımdan tümüyle düşer ve dolayısıyla benzetmeyi teşhis etmemizi sağlayan biçimbirim artık yoktur. Söz konusu biçimbirimin yokluğu eğretileme adını verdiğimiz örnekleri yaratır ve bu da kendisine anlamsal aktarım yapılan sözcüğün çokanlamlılık kazanması sürecini başlatır.

Ad Aktarmaları: Eğretilemelerden ayrı olarak değerlendirilen bir diğer aktarım türü ad aktarmalarıdır (İng. metonymy). Ad aktarmaları genel olarak herhangi bir kavramın, olgu ya da olayın anlatımını doğrudan araçlarla gerçekleştirmek yerine ilişkili oldukları başka kavram, olgu ya da olaylardan yararlanma yoluna başvurur.

Eşadlılık: Eşadlılık, aynı ses dizisinin (/ses imgesinin) birden fazla anlam taşıması durumuna işaret eder. Bu nedenle, ilk bakışta eşadlılığın çokanlamlılıkla aynı türde bir durumu anlattığı düşünülebilir. Bu ikisinin birbirinden farklı durumları kodladığını düşünmemizi güdüleyen temel ölçüt farklı anlamlarla ilişki kurma biçimlerini ilgilendirir. Çokanlamlılık durumlarında aynı ses dizisinin aktardığı anlamların birbiriyle ilişkili olduğunu kabul ediyoruz. Eşadlılık örneklerinde ise farklı anlamların birbirinden türediği ya da birbiriyle ilişkili olduğu düşünülmez. Eşadlılık gösteren sözcükler çok farklı nedenlerle ortaya çıkabilir. Bir dilin tarihsel gelişimine bakıldığında o dilin güncel biçiminde karşımıza çıkan bazı ses dizileriyle aynılık sergileyen ses dizileri bulunabilir.

Eşanlamlılık: Çokanlamlılık ve eşadlılıktan farklı olarak ses dizilerinin aynı anlamı aktarması durumudur. Türkçede, tüm diğer dünya dillerinde olduğu gibi pek çok sözcük çifti, hatta sözcük kümeleri bulunabilir. Dillerin sözvarlığı çok farklı biçimlerde genişleyebilir. Başka dillerden giren sözcükler yerlileşme (özellikle sesbilimsel uyum) sürecini tamamladıkları sürece anadili konuşucuları tarafından ayrım gözetmeksizin kullanılırlar. Öte yandan, Türkçeye örneğin Arapça ve Farsçadan girmiş pek çok sözcük zorunlu olarak bir sözlüksel boşluğu doldurmak üzere girmemiştir. Türkçenin sözvarlığında ‘üzüntü’ sözcüğünün olması Arapçadan ‘elem’, ‘keder’, ‘gam’ sözcüklerinin ve Farsçadan ‘tasa’ sözcüğünün Türkçeye girmesini engellememiştir.

Karşıtanlamlılık: Sözcükler anlamca birbirleriyle aynılık/benzerlik sergileyebildikleri gibi karşıtlık da sergileyebilirler. Genel anlamıyla, iki şeyin karşıtlık sergilediğinin söylenebilmesi için öncelikle belli açılardan ortaklık sergilediklerinin ortaya konması gerekir. Diğer bir deyişle, karşıtlık sergilendiği belirlenen alanlarda belli anlamsal ortaklıklar bulunmalıdır.

  • Bütünleyici/Basit Karşıtanlamlılar: Olumlusunun olumsuz olanı sezdirdiği sözcük çiftleri bu tür bir ilişkiyi sunar.
  • Derecelendirilebilen Karşıtanlamlılar: Bu tür karşıtanlamlılık ilişkisinde, bütünleyici karşıtanlamlılardan farklı olarak, karşıtlık ilişkisi içindeki olumlu kutbu temsil eden sözcük olumsuz kutuptaki sözcüğü sezdirmek zorunda değildir.
  • Ters Yönlü Karşıtanlamlılar: Aynı devinimin birbirinin tersi yönlerde ilerlemesini adlandıran sözcükler de bir tür karşıtanlamlılık sergilerler.
  • İşteş/İlişkisel Karşıtanlamlılar: İki sözcük arasındaki ilişkinin farklı bakış açılarıyla bir karşıtlık ilişkisi kurduğu durumlara işaret eder.