İKTİSAT TARİHİ - Ünite 1: İktisat Tarihine Giriş Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 1: İktisat Tarihine Giriş

Bir Bilim Alanı Olarak İktisat Tarihi

İktisat Tarihi Biliminin Doğuşu ve Gelişimi

İktisat tarihi oldukça yeni bir bilim dalıdır. İktisat tarihinin bir bilim alanı olarak ortaya çıkışı ile ilgili çok farklı tarihler ileri sürülmüştür. Tarihlerden biri Adam Smith ’in meşhur Milletlerin Zenginliği adlı kitabının yayın tarihi olan 1776'dır. Diğer bir tarihte ABD'de Harvard Üniversitesinde Sir William J. Ashley için özel olarak ve dünyada ilk kez bir iktisat tarihi kürsüsünün kurulduğu 1892'dir. İktisat tarihinin doğuşu Tarihçi Okula çok şey borçludur. Bu okul Klasik İktisat Ekolünün görüşlerini birçok açıdan eleştirerek iktisadi tarih araştırmalarının iktisat biliminde temel yöntemlerden biri haline gelmesini sağlamıştır.

Klasik iktisatçılara göre, bireyin davranışlarına yön veren temel itici güç iktisadi çıkar sağlama düşüncesidir. Tarihçi Ekole göre, Klasik iktisatçıların insan davranışlarının gerekçeleri ile ilgili yorumu yetersizdi. İnsanlar çıkar sağlama amacı dışında gurur, şöhrete ulaşma, faal görünme arzusu, görev duygusu, hayırseverlik gibi düşüncelerle irrasyonel davranışlarda bulunabilirlerdi. Ayrıca insanların davranışları toplumun gelişme düzeyine göre de farklılık gösterebilirdi.

Tarihçi Ekole göre bir ülkenin coğrafi koşulları, doğal kaynakları, nüfusunun kültür düzeyi ile ahlaki ve dini tutumları, politik rejimi, iktisadi kurumlan gibi bireyin iktisadi davranışları üzerinde etkilerde bulunan özellikleri tarih içinde zamanla sürekli değişir. İktisadi olguları açıklayabilmek için tarihsel geçmişin doğru ve ayrıntılı bir analizine ihtiyaç vardır.

İktisat tarihinin bir bilim dalı olarak ortaya çıkışı, tarih bilimini etkilemiş ve tüm dünya tarihçilerinin ilgileri geleneksel siyasal tarihten toplumsal ve ekonomik tarihe kaymıştır.

Yeni İktisat Tarihi Okulu mensupları, başta iktisat teorisi olmak üzere toplum bilimlerinin davranış modellerini tarih çalışmalarına başarılı bir şekilde uygulamışlardır.

İktisatçıların ve Tarihçilerin İktisat Tarihine Bakışı

İktisat tarihiyle yakından alakalı iki bilim dalı iktisat ve tarih bilimleridir. Ancak, tarihçiler ve iktisatçılar, iktisat tarihinin konusuna farklı şekilde yaklaşmışlardır. Tarihçiler, iktisat tarihini genel tarihin iktisadi olaylarla ilgilenen özel bir dalı olarak görürler.

Tarihçi gruptan G. Unwin, iktisat tarihini “yazılı tarih boyunca insanoğlunun içinde bulunduğu iktisadi şartları araştıran”; N. S. B. Gras ise, “iktisadi olayları kronolojik olarak sıralayan ve bu olaylar arasındaki ilişkileri ortaya çıkaran” bir bilim olarak tanımlamışlardır.

İktisatçılar ise, iktisat tarihini, yardımcı bilim dalı olarak görmüşlerdir. Mesela ünlü iktisatçı Sir John R. Hicks’ e göre, “iktisat tarihi geçmiş çağların uygulamalı iktisadıdır”.

İktisat Tarihinin Konusu ve Görevi

İktisat tarihinin temel görevi, ekonomilerin performanslarında ve yapılarında uzun dönemde meydana gelen önemli değişmeleri açıklamaktır.

Nüfus ve teknoloji ile sosyal ve ekonomik kurumlarda ortaya çıkan değişmeler uzun dönemde ekonomideki değişmelerin en dinamik kaynaklarıdır. Nüfus artışının ekonomi üzerinde olumlu ve olumsuz etkilerinden söz edilebilir. Thomas Malthus uzun dönemde nüfusun kaynaklardan daha hızlı artacağını ve böylece bir kaynak yetersizliğinin kaçınılmaz olacağını söylemiştir. Ester Boserupa göre nüfus artışı teknolojik değişimi uyararak kaynakların geliştirilmesini sağlar, Ayrıca nüfus artışı herhangi bir ürün için pazarı genişleterek iş bölümünü, iş bölümü de teknolojik gelişmeyi ve dolayısıyla ekonomik büyümeyi teşvik eder. Nüfus artışının ekonomi üzerindeki etkisini, toplumun nüfus artışına cevap verme şekli ve kapasitesi belirleyecektir.

Tarih boyunca insan uzun bir dönem teknolojik bilgisini tecrübeye dayalı deneme ve yanılma yöntemiyle geliştirmiştir. Bu nedenle tarihte uzun bir dönem teknolojik değişim yavaş cereyan etmiştir. 19. yüzyıldan itibaren teknolojinin teorik ve bilimsel bir temele dayanması sonucu teknolojik yenilikler ekonomik değişme ve gelişmenin en dinamik kaynağı olmuştur. Teknolojik değişim, yeni kaynakların keşfi, üretim faktörlerinin ve özellikle de emeğin etkin kullanımı ile bu sınırlar genişletilebilmiştir.

Ekonomik kurumlar kaynakların kullanım koşullarını belirler. Kurumların en önemli sosyal fonksiyonu devamlılık ve istikrara olan katkısıdır. Ekonomik gelişmeyi teknolojik değişme ile sosyal ve ekonomik kurumlar arasındaki mücadele ve gerilimin ürünü olarak gören teoriye göre teknolojik değişme dinamik ve ilerletici, kurumlar ise değişime karşı dirençli unsurlardır.

Tarım Devrimi ve Sonuçları

Tarım Devrimi

İnsanın ekonomik tarihi, toplumların ekonomik performansını temelden değiştiren ekonomik büyümeyi mümkün kılan iki köklü değişim çerçevesinde yazılabilir. Bu iki değişimden ilki önce avcılık ve toplayıcılıkla geçinen insan gruplarını çiftçi ve çoban toplumlarına dönüştüren Tarım Devrimi; İkincisi ise 18. yüzyılda başlayan ve iki yüzyıl içinde dünyanın tarımla uğraşan nüfusunu köklü biçimde azaltarak insanı artan ölçüde hizmet ve mamul mal üreticisi haline getiren Sanayi Devrimi’dir.

İnsan hayatını sürdürecek besinleri çok uzun bir dönem avlanarak, balık tutarak ve yabani bitkileri ve meyveleri toplayarak elde etmeye çalıştıktan sonra bitki yetiştirmeyi ve hayvanları evcilleştirmeyi öğrenerek ilk kez yerleşik tarım yapmaya başladı. Toplayıcılıktan üreticiliğe geçiş anlamına gelen bu gelişme, Neolitik Devrim olarak adlandırılan temel bir ekonomik değişmeye zemin hazırladı. Böylece doğal çevredeki kaynaklardan yararlanma imkânı olağanüstü denebilecek ölçüde arttı. İnsan, bitkilerle hayvanların arzını kontrol altına alarak daha bol ve güvenilir beslenme kaynaklarına kavuştu.

Tarım Devrimini Açıklayan Teoriler

İlk çağ tarihçisi Gordon Childe 'a göre, küresel buzlanma döneminde memeli hayvanların çoğu yok oldu. Yeterli ölçüde su kaynakları olan Yakındoğu ve Kuzey Afrika kuraklaştı. Vahalarda insan, hayvanlarla ve bitkilerle daha sıkı bir temas içinde bulunarak onları daha yakından izlemeye başladı.

Bazı hayvanları yiyici hayvanlardan korudu. Böylece otçul hayvanlar giderek evcilleşti. İnsan da onları ot ve hububatla beslemeyi ve korumayı kendisi için avantajlı buldu. Childe’ın bu teorisi, belirli tür hayvanların ve bitkilerin yok olması sonucu doğal kaynaklarda meydana gelen bir azalmadan doğan çevre değişimini hareket noktası olarak almaktadır. İnsan, tarım yoluyla emeğinin verimini artırmayı başarmıştı. Teori iki yönden eleştirilmiştir. Bu değişme niçin önceki iklim kötüleşmelerinde ortaya çıkmamıştı? İkinci olarak meteoroloji araştırmaları, iklim değişmeleri ile tarımın ortaya çıkış yeri ve zamanı arasında bir paralellik oluşturmuyordu.

İkinci bir teori Robert J. Braidwood tarafından ileri sürülen çekirdek alan teorisidir. İnsanın hayvan ve bitkileri daha iyi tanımasını sağlayan bir kültürel gelişme Tarım Devrimine yol açmıştır. Çekirdek alan, evcilleştirilmeye hazır vahşi hayvan ve yetiştirilmeye müsait bitkinin bulunduğu, tarım yapmaya elverişli bir çevredir. Bu ortamda tarım aracılığıyla yiyecek üretimi, toplumların artan kültürel farklılaşmasının ve ihtisaslaşmasının ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Bu teorinin temel eksiği, bir yandan tarıma geçişin zamanını ve nedenini açıklayamaması; öte yandan da tarımın doğuşu için bilginin gerekli bir şart olmasına karşılık yeterli olmadığını görememesidir.

Lewis R. Binford tarafından geliştirilen üçüncü bir teori 11tarıma geçişi açıklamakta nüfus artışını almıştır. Göçlerle meydana gelen nüfus yığılması, doğal kaynaklar üzerinde bir baskı oluşturmuş ve hayatta kalabilmek için rakip gruplar arasında bir mücadele başlamıştı. Yiyecek kaynaklarının azalması, verimliliği artırmaya itmiş ve hayatta kalabilmek tekniklerin geliştirilmesini zorunlu kılmıştı. Nüfus baskısı, toplayıcılıktan tarıma geçilmesine neden olmuştu. Bu teorinin eksikliği de bir yandan nüfus artışının niçin tarıma geçişe yol açtığını açıklayamaması, tarım öncesinde doğal kaynaklar üzerinde baskı yaratacak ölçüde nüfusun nasıl artabildiğini açıklayan bir nüfus teorisi ortaya koymamış olmasıdır.

Tarımın Yayılması ve Gelişmeler

Tarıma geçişte büyük gelişme Akdeniz’in doğu ucundan başlayıp Kuzey Irak, Suriye, Fırat ve Dicle vadilerini kapsayacak şekilde Basra körfezine uzanan Bereketli Hilal bölgesinde gerçekleşti.

Bu bölgede insanlar tüketim amacıyla topladıkları yabani tohumları kendileri yetiştirmeye başladılar. Koyun ve keçi, beslenmek üzere ilk evcilleştirilen hayvanlar oldu.

Tarımın ortaya çıkışının önemli bir sonucu bölgenin besleyebileceği nüfusun artmasıydı. Neolitik devrimin yayıldığı bölgelerde nüfus oldukça hızlı çoğaldı. İnsanlar sürekli yerleşim yerlerinde yaşamaya başladılar. Yiyecek arzı düzenli ve güvenilir hale geldi; en azından artık dalgalanmalar günlük değil, yıllıktı. İlk tarım araçları oldukça ilkeldi. Giderek yeni araçlar, teknikler, ürünler ve hayvanlar sisteme katıldı. Sığır cinsi evcilleştirildi. Mercimek ve bezelye ile birlikte pek çok kök bitki üretilmeye başlanmıştı.

Yerleşik hayata geçişle deri çadırlar yerini toprak tuğlalardan yapılmış evlere bıraktı. Tuğla yapımı ise çömlekçiliğin gelişmesini sağladı, çömlekçilik ilerledi. Metalürjinin gelişmesi de benzer şekilde oldu, çömlekçilik ile metalürji gibi yeni sanatlar değişim ve ticareti de gerekli hale getirdi.

İlk tarım toplumlarında ekonomik ve sosyal organizasyonun temel birimi 50-300 nüfusa sahip 10-50 aileden oluşan köy topluluğu idi. Yiyecek arzı düzenli ve güvenilirdi. Evler rahattı. Nüfus yiyecek imkânlarına paralel şekilde arttığı için gelirler hala geçimlik düzeydeydi. Avcı gruplara göre daha yerleşik ve kalabalık bir hayat sürdüren köylüler salgın hastalıklara karşı daha korumasızdı. Ortalama insan ömrü muhtemelen 25 yılı aşmıyordu.

Tarımın ortaya çıkışı değişime yol açtı. Yerleşik tarım çok daha karmaşık bir sosyal ve ekonomik organizasyonu gerektirmekteydi. Avcı ve toplayıcı topluluklarda basit bir iş bölümü vardı. Bireylerin üretime katılması bir zorunluluktu. Tarım toplumlarında çiftçilik dışında başka meslekler de ortaya çıktı. Böylece avcı ve toplayıcı bir topluluktan çok daha karmaşık bir toplum doğdu.

Tarım Devriminin Sonuçları

Tarım toplumlarında ortaya çıkan ekonomik gelişmeler şöylece özetlenebilir:

  • Nüfus arttı.
  • Yerleşik hayat göçebeliğin yerini aldı.
  • Teknolojik gelişme alanında büyük adımlar atıldı.
  • Bronz çağının yerini demir çağı aldı.
  • Ticaret gelişti ve genişledi.
  • Şehirler ilk kez gelişti.
  • Çeşitli ekonomik organizasyon tipleri doğdu.
  • Gelir dağılımında eşitsizlik önemli ölçüde arttı.
  • Mülkiyet kurumu ortaya çıktı.

İlk Medeniyetlerden Klasik Döneme İlk Çağ Ekonomileri

Neolitik tarım yöntemleri nüfus kitlelerinin sürekli bir yerleşim alanı oluşturmalarına dünyanın büyük bir bölümünde imkân vermiyordu. Yıllık su baskınlarının verimli hale getirdiği nehir kıyılarında sürekli tarım yapılabiliyordu. Tarımın ilk geliştiği bölgelerden yalnızca iki bölge böyle bir imkânı sağlıyordu: Fırat ve Dicle arasındaki bölge ile Mısır’ın Nil kıyısı. İlk uygarlıklar da bu bölgelerde ortaya çıktı.

Mezopotamya

Mezopotamya bölgesinin nehir taşmaları nedeniyle bataklık halindeki toprakları başlangıçta tarıma elverişli değildi. Bu topraklarda taş ve maden gibi kaynaklar da bulunmuyordu. Bu kısır bölge tarihin bilinen ilk büyük uygarlığının beşiği oldu. Sümer uygarlığının ekonomik temeli yüksek verimli tarımıydı. Fırat ve Dicle nehirlerinin her yıl verimliliği yenilenen toprakların üretim gücünden tam olarak yararlanılabilmesi için organize edilmiş iş gücüne ihtiyaç gösteren kurutma ve sulama sistemlerinin oluşturulması gerekiyordu.

Uzak mesafeli ticaret Mezopotamya’da önemli ve hayati bir rol oynuyordu. Bazı ihtiyaçlar çevredeki daha az gelişmiş toplumlarla ticaret yoluyla elde edilebiliyordu.

Ticaret ilişkileri Sümer uygarlığının diğer bölgelere de yayılmasını sağladı. Mezopotamya’da aletlerin yapımı ve binaların inşası için gerekli taşın kıt olması bakır ve bronzun kullanımını teşvik etti. Metalürji Sümer uygarlığının ana sembollerinden biri oldu. Sümer’in uygarlığa en önemli katkısı idari bir ihtiyaçtan kaynaklanan yazının icat edilmesiydi.

İlk Sümer şehirlerinde ekonomik ve siyasi organizasyon işlevi dini esaslı hiyerarşi tarafından yerine getiriliyordu. Sümer uygarlığının ekonomik gelişmeye başka katkıları da oldu. Ağırlıklar ve ölçüler sistematik hale getirildi, matematik ve bilim doğdu. Ticaretin gelişmesi sembol sistemlerine olan ihtiyacı artırarak gelişmeyi teşvik etti. Hukuk kuralları oldukça gelişmiş ticari ilişkilere temel olabilecek ölçüde karmaşık bir düzeye ulaştı. Tüccar ve temsilcileri, borçlu ve alacaklılar, toprak sahibi ve kiracılar arasındaki sözleşmelerin esasları ayrıntılı şekilde düzenlendi. Gümüş, para şeklinde olmasa bile bir değişim aracı ve değer ölçüsü olarak kullanıldı.

Mısır

Sümer şehirlerinin kurulduğu dönemde aşağı Nil Vadisi’nde Nil’in baskınlarını kontrol altına almayı ve onunla tarlalarını sulamayı bilen bir toplum yaşamaktaydı. Mısır’ın gelişmesi Mezopotamya’nın gelişmesi ile paralellikler göstermekle birlikte önemli bir fark aşılmaz çöllerle Mısır’ın istilalara karşı korunmuş olmasıydı. M.Ö. 3. binyılın ortalarında Mısır uygarlığı yönetim, sanat, din ve ekonomi alanlarında olgunluk düzeyine ulaştı. Mezopotamya’da topraklar özel mülkiyet altında iken Mısır’da Firavun, tüm toprakların sahibiydi. Toprakları kullananlar ise kiracı durumundaydı. Üretim, merkezi bir bürokrasi tarafından planlanıyordu. Ticaret Firavun’un adamlarının denetimindeydi.

Akdeniz Dünyasında Ticaret ve Ekonomik Gelişme

Akdeniz uygarlığının başarısının temel nedeni gelişmiş bir pazar ve ticaret ağının mümkün kıldığı yaygın iş bölümüydü. Finikeliler Akdeniz’in ilk uzman gemicileri ve tüccarlarıydı. Ticari faaliyetleri, hiyeroglif ve çivi yazısının yerine alfabeyi ve bir dizi ticari tekniği geliştirmelerini mümkün kıldı. Finikeliler koloniler kurdular.

Akdeniz dünyasının ilk büyük uygarlığı Yunan uygarlığıydı. Yunanistan’da siyasi hayatın önemli bir özelliği, polis adı verilen şehir devletleri arasındaki bitmek tükenmek bilmeyen mücadeleydi. Bu mücadele siyasi yapının demokratik bir nitelik kazanmasını sağladı. Yunanistan’da tarım temel geçim kaynağıydı. Yunan şehir devletlerinin doğduğu yüzyıllarda nüfus, hızla büyüdü, tarımsal üretim potansiyelinin sınırlı olması zamanla toprak kıtlığına yol açtı.

Tarım alanlarında yeni şehirler kuruldu ve bu bölgeler ana yurdun bir yandan tarım ürünü ihtiyaçlarının karşılanmasına yardımcı olurken, öte yandan da Yunan mamul malları için bir ihraç pazarı imkânı yarattı.

Toprakların büyük bir bölümü birim alandan tahıl tarımına göre daha yüksek verim alınabilen emeğin yoğun olduğu bağcılık ile zeytincilik faaliyetlerine ayrıldı ve böylece tahıl fazlası olan uzak bölgelerle zeytinyağı ve şarap ticareti yapılarak daha fazla yiyecek elde edilebildi. Yunanistan’ın tarımsal potansiyelinin sınırlı olması doğal limanların ve sayısız adaların ortaya çıkardığı imkânlardan yararlanmak üzere denizciliğe ve ticarete yöneltti. Madeni paradan önce değer ölçüsü ve değişim aracı olarak pek çok mal kullanıldı. Madeni paranın ortaya çıkışı ticari ve mali gelişmeleri kolaylaştırdı.

İlk paralar altın ve gümüş karışımından yapılmıştı, zaman içinde tek madenden yapılan paralar tercih edilmeye başlandı. Yunan şehirlerinin refahının en önemli nedeni, üretim faktörleri üzerinde etkin bir mülkiyet hakları sistemi kurmayı başarmasıydı. Atina, bir yandan modern iktisadi sistemin temelinde yatan fiyat tayin edici pazarların, öte yandan da uluslararası ticaretin gelişmesinin ilk örneğini vermiş oldu.

Coğrafi yayılma, Hindistan ile doğrudan ticari ilişkiler kurmasını sağlarken, Çin ile ticaret de önem kazandı. Roma’dan önce muhtemelen 500.000 nüfusuyla dünyanın en büyük şehri olan İskenderiye, önemli bir ticaret merkeziydi. Yunan ticaret şekli olan zeytinyağı, şarap ve mamul mal ihracına karşılık buğday ve ham madde ithali sürdü. Helenistik çağ, eski dünyada başarılmış bölgesel ekonomik bağımlılık ve ihtisaslaşmanın en yüksek düzeyine ulaştı.

İlk Çağ Ekonomilerinde Değişme ve Gerileme

Sanayi öncesi toplumlarda ekonomik dengelerde değişmelere yol açan faktör nüfustu. Tarımın ortaya çıkışından sonra nüfus önemli ölçüde arttı. Nüfus artışını destekleyici yönde bir ekonomik genişlemenin iki kaynağı vardı: Bir yandan tarıma açılabilecek yeni toprak ve kaynaklar üretime sokuluyordu, öte yandan da tarımda gerçekleştirilen teknolojik değişmelerle prodüktivite artışı sağlanıyordu, toprak ve kaynak arzının sınırı vardı.

Teknolojik değişmenin, nüfus artışına paralel bir verim artışını sağlayacak ölçüde gelişmesini garanti edecek bir mekanizma yoktu. Bu yüzden de nüfus artışı ve bunu izleyen azalan verim olgusu, geçmiş ekonomilerin çöküşünün hazırlayıcısı olmuştur.

Roma İmparatorluğu’nun Ekonomisi

Roma uygarlığı Akdeniz bölgesinde ortaya çıkan uygarlıkların sonuncusudur.

Roma İmparatorluğu’nun ilk çekirdeğini oluşturan Roma şehir devletini kuran Roma şehir toplumu, aristokratik bir nitelik taşıyordu. Roma şehir devleti diğer İtalyan şehirlerini egemenliği altına aldı ve bir Akdeniz imparatorluğu haline geldi. Böylece bir şehir devletinden bürokratik bir imparatorluğa geçilmiş oldu ve İlk Çağda oluşan bütün uygar dünya, Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altına girdi.

Genişleme Döneminde Roma Ekonomisi

Nüfus: İmparatorluğun 2. yüzyılın ortasında 50 milyona ulaşan nüfusu dünya nüfusunun yaklaşık beşte birini oluşturmaktaydı. Batı Roma’nın yıkılışına kadar nüfus sürekli düştü. İmparatorluğun son döneminde kronik bir nüfus yetersizliği olduğuna dair kanıtlar çok fazladır. İmparatorlukta ortalama nüfus yoğunluğu 16 kişi idi. İtalya, imparatorluğun en yoğun nüfuslu bölgesi olmakla birlikte nüfusu 6 ya da 8 milyonu aşmıyordu. Ölüm oranı oldukça yüksek, hayat süresi kısaydı.

Tarım: O dönemde dünyanın en gelişmiş ekonomisi olan Roma ekonomisinin iki önemli temeli tarım ve ticaretti. Tarımsal fazlanın vergilendirilmesiyle elde edilen kaynaklar orduyu, bürokrasiyi ve şehirli nüfusu besliyordu. Nüfusun büyük bir bölümü tarımla uğraşıyordu.

İmparatorlukta deniz yoluyla yürütülen uzak mesafeli ticaret, mahalli ihtisaslaşmaya imkân veriyordu. Teknik açıdan Roma tarımı geriydi. Kölelik, yeniliği önleyici bir faktör olarak bu geriliğin önemli bir nedeniydi. İmparatorluğun genişlemesiyle Roma’ya yeni fethedilen bölgelerden bol ve ucuz hububatın akması üzerine İtalya’da karlı olmaktan çıkan tahıl üretiminin önemi azalırken, geniş alanlar hayvancılığa ayrıldı; verimli topraklarda ise bağcılık ve zeytincilik önem kazandı.

Şehirler: Roma uygarlığı bir şehir uygarlığıydı. İmparatorluğun şehirli nüfus oranı 1. yüzyılda %5 civarındaydı. Muhtemelen 19. yüzyıla kadar dünyanın böylesine geniş bir bölgesi bu denli şehirleşmemişti. Şehir nüfusunun önemli bir bölümünü tarım işçileri oluşturuyordu. Şehirlerin çoğunluğu büyükçe köylerden ibaretti. Ortalama şehir büyüklüğü 6,000 kişiden fazla değildi.

Roma şehri, oldukça büyük bir şehirdi: Nüfusu muhtemelen yarım milyonla bir milyon arasındaydı. Şehir esnafı Roma halkının bazı basit mamul mallar için olan talebini karşılıyordu.

Ticaret: İmparatorluğa canlılık kazandıran ve zenginliğinin temelinde yatan unsurdu. İyi düzenlenmiş yollar, ulaşıma elverişli nehirler ve hepsinden de önemlisi ticareti ve mal hareketlerini teşvik ediyordu. Deniz trafiği daha önemliydi. Bu trafik rüzgâr gücünün sağladığı imkânlara bağlı olarak yelkenli gemilerle yürüyordu.

Akdeniz ticaretinin en önemli kalemi tahıldı. Diğer önemli kalemler zeytinyağı ve muhtemelen şaraptı. Önemli bir ticaret konusu da fetihlerle elde edilen kölelerdi.

Hukuk sistemi tüm imparatorlukta ekonomik faaliyetler için tek ve uyumlu bir çerçeve oluşturmaktaydı. İstikrarlı, sağlam para düzenine sahipti.

İmalat Faaliyetleri: İmparatorlukta önemli sanayi dallarından biri taş ocağı işletmeciliğiydi. Diğer önemli bir sanayi kolu da madencilikti. Kurşun, borularda; bakır ve kalay, bronz yapımında; altın ve gümüş ise para basımında kullanılıyordu. En önemli maden kaynakları İspanya ve Alpler bölgesindeydi. Diğer gelişmiş bir sanayi kolu çanak çömlek sanayi idi. Bazı malların saklanması ve taşınması için gerek duyulan kapların yapımı, bu imalat kolunun büyük bir gelişme göstermesine yol açmıştı. Önemli sanayi kollarından bir diğeri olan dokuma daha çok bir ev endüstrisi durumundaydı.

İmalat faaliyetleri hür esnaf tarafından yürütülüyordu. Sanayide büyük ölçekli organizasyonlar, silah ve askeri üniforma fabrikalarıyla sınırlıydı. Roma’nın bu teknolojik başarısızlığının önemli bir nedeni sosyo-ekonomik yapısıyla alakalıydı. Çoğu üretken faaliyetler, köleler ya da köleden farklı konumda olmayan köylülerce yapılıyordu.

Roma Ekonomisinin Gerilemesi

Askeri üstünlükteki bu nispi düşüşle birlikte imparatorluğun harcamaları arttı. Barbar kavimlerle olan sınırların korunması giderek ağırlaşan bir mali yükün doğmasına neden oluyordu. Barbarların istilalarını önlemek için verilen haraç miktarları artırılmış, askeri masraflar olağanüstü ölçüde yükselmişti. İçteki siyasi karışıklıklar, sınırdaki güvensizlikler iktisadi faaliyetlerin felce uğramasına yol açmıştı.

Ticaretin sekteye uğraması sonucu gerek duydukları malları temin etme ve ürettikleri malları satma imkânlarından mahrum kalan şehir sanayileri üretimlerini azaltmıştı. İmparatorluğun çöküş döneminin temel ekonomik problemlerinden biri, para ayarının bozulması ve bundan kaynaklanan enflasyondu.

Devlet, mali politikalarındaki bu değişmelere ek olarak iktisadi faaliyetlerin cereyan ettiği hukuki çerçeveye de müdahalelere girişti. Roma ekonomisinin daha önce gösterdiği dinamizmin temelinde yatan ve Roma hukukunda ifadesini bulan mülkiyet hakları sistemi ve özgürlükler önemli kısıntılara uğradı. Batı Roma İmparatorluğu’nun 476 da Cermen istilacılar karşısında yıkılması, bu süreci tamamladı ve Batı Avrupa da küçük ölçekli siyasi-ekonomik birliklerin Orta Çağ boyunca bin yıl sürecek egemenliğini başlattı.