İSLAM KURUMLARI VE MEDENİYETİ - Ünite 10: Askerî Kurumlar Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 10: Askerî Kurumlar

Hz. Peygamber Devri

İslâm’dan önce Arabistan’da bir devlet yoktu ve belirli kabilelere mensup olan Araplar, bu kabilelerin sosyal yapısına uygun olarak yaşamlarını sürdürürlerdi. Topraklarını korumaya ihtiyaç duyduklarında eli silah tutan erkekler, kabile liderlerinin öncülüğünde bir askeri birlik oluşturup savaşırlardı. Savaştan sonra ise tüm bu erkekler gündelik yaşamlarına devam ederdi. Söz konusu eski Arap gelenekleri bir süre Hz. Peygamber devrinde de devam etti. Bağımsız bir devlet ve bu devlete ait toprakların olmamasının yanında İslâm’da henüz savaşa izin verilmemesi bu durumun temel nedenleridir. Ancak Medine döneminde güvenlik ihtiyacı ortaya çıkmaya başladı. Silâh kullanabilen her yetişkin Müslüman erkek, yurt savunması için askerlik yapmakla mükellefti. Hz. Peygamber, bir sefer düzenlediğinde veya düşman saldırısı söz konusu olduğunda devlet başkanı sıfatıyla gönüllüleri çağırırdı. Medine’deki gönüllüler hemen Hz. Peygamber’e başvurur ve savaşa katılmak istediklerini bildirirlerdi. Medine dışından gelecek asker varsa, bunları kabile başkanları toplardı. Savunma savaşlarına herkes katılsa da savaş Medine dışında olacaksa bazı Müslümanlar Medine’de bırakılırdı. Böylece ekonomik hayatta bir sıkıntı oluşması önlenirdi. Orduya katılanları bilmek için bir sicil defteri açılır ve gönüllülerin isimleri buraya yazılırdı. Buradan da anlaşılacağı üzere, askeri sistem gönüllük esası üzerine kuruluydu.

Hulefâ-İ Râşidîn Devri

Hz. Peygamber’in vefatından sonra iki yıl boyunca halife unvanıyla devlet başkanlığı yapan Hz. Ebubekir döneminde, askeri yapılanmada herhangi bir değişim olmadı. Hz. Ömer devrinde ise fetihler arttıkça İslâm orduları, yeni topraklar elde etti. Genişleyen devlet sınırları, daimi bir orduya ve bunun için gerekli müesseselere ihtiyaç duymaya başladı. Fethedilen topraklardan elde edilen cizye ve haraç vergileri hazine gelirlerinin artmasına, devletin zenginleşmesine sebep oldu. Halk, özellikle savaşlara katılan Müslümanlar ele geçirdikleri ganimetlerle eskisinden çok daha müreffeh bir hayat yaşamaya başladılar. Bu zenginlik insanlarda mal kazanma hırsını artırdı. Ayrıca pek çok kişi, fethedilen topraklara yerleşmeye ve tarımla uğraşmaya başladı.

Tüm bu gelişmeler cihad ruhunu canlı tutmaya engel olma riski taşımaktaydı. Maaşlı-dâimî askerlik uygulaması, insanların askerliği bırakıp tarım ve ticaretle uğraşmalarının önüne geçerek bu riski ortadan kaldırmaya hizmet ediyordu. Nitekim Hz. Ömer, ilk askerî divanı kurarak askerliği devamlı hâle getirdi. Bu sisteme dâhil olan askerlerin isimleri divan defterlerine yazıldı. Bu askerlere ve ailelerine devlet hazinesinden (beytü’l-mâl) maaş bağlandı. Askerler için daimî ordugâh-şehirler (askerî garnizonlar) inşa ettirdi. Emsâr adı verilen bu şehirler merkeze uzak, sınırlara ve harp sahalarına yakın yerlerde kuruldu. Askerler aileleriyle birlikte bu korunaklı şehirlere yerleştirildi ve hem kendilerinin hem eş ve çocuklarının güvenlikleri sağlandı. Diğer iki halife döneminde de gönüllük esası olup askeri sistemde yeni bir yapılanma söz konusu olmadı.

Emeviler Devri

Emeviler, Hz. Ömer devrindeki askerî sistemde bir değişiklik yapmadı. Ordu, II. Mervan’a kadar hamîs adı verilen beş bölüm halinde düzenledi:

  1. ortada başkumandanın emrinde savaşan merkez birlikleri (kalbü’l-ceyş),
  2. sağ kanat (meymene),
  3. sol kanat (meysere),
  4. süvarilerden oluşan öncü birlikler (talîa veya mukaddeme),
  5. artçı birlikler (sâkatü’l-ceyş).

II. Mervan’dan sonra ise kurdûs denilen taburlar ortaya çıktı ve Bizans askerî yapısı taklit edildi. Emevi ordusu, piyade ve süvarilerden oluşuyordu. İlk dönemlerde Emevi ordusunda sadece Arap asıllı askerler bulunurken daha sonra mevâlî (Arap olmayan Müslümanlar) de askere alındı. Ordunun yönetimi Divânu’l-cünd tarafından yürütülürdü. Emevi ordusunun temelini mürtezika denilen nizami ve daimi statüdeki muvazzaf ücretli askerler oluşturuyordu. Bunlar yaptıkları askerî hizmet karşılığında devlet bütçesinden maaş alırlardı. Diğer ihtiyaçları da devlet tarafından karşılanırdı.

Abbasiler Devri

Abbasiler, Emevi askerî geleneklerini sürdürdü. Ordunun idari, mali ve kazai işlerini yine divanü’l ceyş adı verilen askeri divan yürüttü. Ordunun temelini müretezika ve mütetavvia (gönüllüler) oluşturuyordu. Abbasi ordusunda beş temel grup bulunuyordu:

  1. haresü’l-halife isimli halifenin muhafızları,
  2. vezir, vali gibi devlet adamlarının emrinde görev yapan birlikler,
  3. vilayetlerdeki askeri birlikler,
  4. Avasım ve Suğur adı verilen askeri bölgelerde sınır garnizonlarında görev yapan birlikler,
  5. Yardımcı kuvvetler.

Orduda görev yapan muharip sınıflar ise şöyleydi:

  • Müşat veya Reccale: Kılıç, kalkan ve mızrakla donatılmış yaya birlikler
  • Fürsan: Miğferli ve zırhlı olan atlı birlikler, mızrak ve savaş baltaları taşıyordu.
  • Rumat: Özel olarak yetiştirilen okçu birlikler.
  • Neffatün: Petrole bulaştırılmış paçavraları (neft) düşman üzerine atan askeri birlikler.
  • İstihkâm: Kaleleri kuşatmada kullanılan silahları imal ve tamir etme, tünel açma, duvar yapma gibi birçok görevi üstlenen askeri birliklerdir.

Türk askerlerinin hilâfet ordusu saflarına katılmasından sonra beşli düzende değişiklikler yaşandı. Abbasiler, Türklerin onlu askerî sistemini uygulamaya başladılar. Buna göre arîf 10 askere, halîfe 50 askere, nakîb 100 askere, kâid 1.000 askere, emîr 10.000 askere komuta ediyordu. Yüz neferin oluşturduğu askerî birlik bölüğü, çok sayıda bölükler de taburu (kurdûs) meydana getirirdi. Bu dönemin önemli bir değişikliği de Arap asıllı olmayan komutanların iş başına getirilmesi oldu.

Türk-İslâm Devletlerinde Askerî Kurumlar

Emeviler devrinde, tek bir İslâm devleti bulunurken Abbasiler zamanında birden fazla İslâm devleti kurulmuştur. Bu bağlamda Müslüman Türk devletleri askeri kurumlarına örnek teşkil eden devletler üç başlık altında incelenmektedir.

Karahanlılar: Karahanlı ordusu saray muhafızları, hassa ordusu, melik ve diğer hanedan mensupları ile valilerin emrindeki askerler ve devlete tâbi Türk boylarına mensup kuvvetlerden meydana geliyordu. Ordunun başında subaşı adı verilen bir komutan bulunuyordu. Askerler genellikle şehirlerin dışında çadırların kurulmasıyla oluşturulan ordugâh-şehirlere yerleştirilirdi. Harp sırasında devlete bağlı boylara haber gönderilerek askerî yardımları istenirdi. Sağ-sol, öncü-artçı birliklerle hareket hâlindeki ordunun güvenliği sağlanırdı. Savaş sırasında Turan taktiği ni uygularlardı. Onlu sisteme göre kurulan askerî birliklerin başında subaylar bulunurdu. Ok, yay, kılıç, süngü, balta, hançer, topuz, tulga, zırh, kalkan belli başlı silâhlar arasındaydı. İyi ata binme ve isabetle ok kullanma askere güç ve üstünlük sağlıyordu.

Selçuklular: Melikşah ve Nizamülmülk, Selçuklu Devleti teşkilâtını sağlam esaslara oturtmaya çalışırken, bir taraftan da güçlü ve disiplinli bir ordunun kuruluşu için gayret gösteriyorlardı. Anadolu Selçuklu Devleti ordusu, Büyük Selçuklu Devleti ordusu esas alınarak kurulmuştu. Her iki Selçuklu ordusunda da Gulaman-ı Saray (saray köleleri) ve Hassa Ordusu (sipahi) bulunuyordu. Küçük yaşta köle olarak satın alınan çocuklar, saraydaki Gulamhane adı verilen okullarda aldıkları eğitimin ardından kabiliyetlerine göre çeşitli devlet memuriyetlerine getirilirlerdi. Öyle ki çok zeki ve becerikli olanlar, vali ve komutan dahi olurlardı. Ordunun diğer sınıflarından farklı olarak Gulaman-ı Saray ikta sahibi değildi. Ancak Hassa Ordusu ikta sahibiydi ve bu nedenle kendilerine maaş verilmiyordu. Kendilerine verilen iktalarda yaşarlar ve çiftçilerden aldıkları vergilerle geçinirlerdi. Melikler, valiler ve devlet ileri gelenlerine bağlı askerler, Türkmen kuvvetleri, tâbi hükümetlerin gönderdikleri askerler Selçuklu ordusunun diğer askerî unsurlarını oluşturuyordu. Selçuklu devleti serleşkerlik denilen askerî bölgelere ayrılmıştı. Serleşkerlerin arasından ehliyet ve liyakat sahibi olanlar emirü’l-ümera, yani beylerbeyi olurlardı.

Osmanlılar: Osmanlı Beyliği’nin kuruluş yıllarında düzenli bir askerî teşkilâtı yoktu. Aşiret beyleri, gerektiğinde Osman Bey’in hizmetine giriyor ve kendi kuvvetleri ile savaşa katılıyorlardı. Savaş sonunda ganimetten pay alıyorlar, fethettikleri topraklara yerleşme hakkı kazanıyorlardı.

Kapıkulu Askerleri: İlk düzenli askerî birlikler, İznik’in fethinden önce Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil’in teklifleri doğrultusunda oluşturuldu. Yaya ve Müsellem denilen bu askerlerden meydana gelen birliklere Türk gençleri alınmıştı. Müsellemler atlı askerlerdi. Genişleyen sınırlarla birlikte zamanla ortaya çıkan asker ihtiyacı için savaşlarda esir alınan ve askerliğe uygun Hıristiyan çocuklarının kısa bir süre Türk terbiyesi ile yetiştirilerek yeni bir askerî sınıf kurulması kararlaştırıldı. Beşte bir olarak alınan bu çocuklara Pençik Oğlanı adı verildi. Daha sonraları bu usul yerine, devşirme usulü getirildi. Bu yeni sistemle yetiştirilen askerlere de Yeniçeri denildi. Bunlar hassa (muhafız) birlikleri olduklarından kendilerine Kapıkulu askerleri denildi.

Eyalet Askerleri: Osmanlı ordusunun en eski ve en önemli askeri teşkilâtı Tımarlı sipahilerdir. Tımarlı sipahilerin temeli tımar sistemine ve toprak idaresine dayanırdı. Kendilerine devletçe maaş ödenmez buna karşılık dirlik verilirdi. Dirlik sahipleri, dirliklerinin bulunduğu sancak, kaza ve köylerde reayadan aldıkları vergilerle hem kendileri geçinirler, hem de artan para ile atı, silâhı ve savaş âleti tam olan atlı asker yani cebeli beslerlerdi.

Yardımcı Kuvvetler: Keşif, yağma veya tahrip maksadıyla düşman topraklarında yapılan askerî faaliyete akın, bunu yapan askere akıncı denilmiştir. Ancak yardımcı kuvvetler akıncı ocağı ile sınırlı olmayıp bununla birlikte azablar, deliler, yörükler, leventler, sekban ve sarıcalar, gönüllü ve beşlileri de bünyesinde barındırmaktadır.

Askerin Ücretleri: Hz. Peygamber devrinde savaşa katılanlar savaşta ele geçirilen ganimetten paylarına düşeni alırlar, ayrıca kendilerine bir ücret ödenmezdi. Henüz dâimî ordu kurulmadığı için savaştan sonra askerler işlerinin başına dönerlerdi. Hz. Ömer’in divan kurmasından sonra bu durum değişti. O, İslâm’a girişteki önceliği ve dine hizmeti ölçü alarak Medine halkına ve fetihlere katılan askerlere maaş bağladı. Hz. Ömer, ücretli askerlerin ticaret veya tarımla uğraşmasını yasakladı.

Emevilerde Muaviye döneminde 1.000 dirhem olan yaya askerlerin yıllık maaşı, Mervan devrinde iki katına çıkarıldı. Sonraki dönemlerde ekonomik hayatta yaşanan değişimlerle birlikte, devlet hazinesinin durumu da değişti ve tüm bu değişimler maaş miktarlarının azalıp çoğalmasına neden oldu. Abbasiler zamanında asker sayısı artsa da mürtezika yani ücretli dâimî askerlere maaş ödemeleri sürdürüldü. Maaşlar, aylık, birkaç aylık veya yıllık ödenirdi. Devletin kuruluşu sırasında yaya askere ödenen ortalama ücret, yılda 960 dirhemdi ve bu ücret, Emevilerin ilk yıllarındakinden daha düşüktü.

Selçuklular ve Osmanlılar devrinde kölelikten gelen Selçuklu hassa askerleri üç ayda bir bistgânî denilen maaş alırlardı. Devşirmeden gelen Yeniçeriler ise yine aynı periyodlarla ulûfe adı verilen maaş alıyorlardı. Sipahilere, yaptıkları askerî hizmetlerin karşılığı olarak maaş değil, bunun yerine Selçuklularda iktâ, Osmanlılarda dirlik veriliyordu. Bu sistem ile hem devlete yük olunmuyor hem de toprağın işlenmesi ve üretimin artması sağlanıyordu. Bu sistem Abbasiler ve eski Türk toprak hukukunun yeni şartlara uydurulmuş bir şekliydi. İktâ veya dirlik sistemi, devletin askerî olduğu kadar idarî ve hukukî temellerinden birini oluşturuyordu.

Bayrak ve Sancaklar: Cahiliye döneminden başlayarak Mekke şehir yönetiminde bayraktarlık (liva’) ve sancaktarlık (râye) görevi bulunmaktaydı. İlki Abdüddâroğulları tarafından yürütülen bir görevdi ve livâ ’ adı verilen bayrağı onlar saklıyorlardı. İkinci görev ise Ümeyyeoğullarına verilmişti ve râye denilen sancak onların elinde idi. Hz. Peygamber bütün seriyye ve gazvelerinde hatta Hicret yolculuğunda bile bayrak ve sancak kullanmıştı. Bayrak beyaz renkte, sancak ise siyah renkte idi ve Ukaab (kartal) adını taşıyordu. Emeviler bayrak ve sancaklarında beyaz liva kullanırken Abbasiler, siyah rengi tercih etmişlerdi. Bayrak ve sancaklar mızraklara veya uzun sırıklara bağlanırdı ve bayraktarlar veya sancaktarlar tarafından develerin üstünde taşınırdı. Karahanlıların ise tuğ kullandıkları ve bu tuğların sayısının, sahibinin gücüne ve önemine göre değiştiği bilinmektedir. Hükümdar bayrakları al (kırmızı) renkte iken başka renkte bayrakların kullanılması da mümkündür. Osmanlı Donanması’nda ise daha çok cihad ve gaza kavramını hatırlatan yeşil renkli sancak kullanılmıştır.

Silah ve Aletler: Hz. Peygamber ve sonrası devirlerde, hemen herkesin bir silâhı vardı ve bunu kullanmasını biliyordu. Dolayısıyla ilk zamanlarda savaş için bir araya gelen insanlar, özel bir eğitime gerek kalmaksızın ellerindeki silâhları ustalıkla kullanabiliyorlardı. Arapların ilk zamanlardan bu yana kullandıkları silâhlar; kılıç, kalkan, mızrak, ok-yay, gürz, zırh, miğfer, savaş baltası, hançer, harbe, bıçak vb. idi. Araplar kadar Osmanlılar da kılıca, dini-siyasi bir anlam yüklemiş ve önem vermiştir. Kendine özgü pek çok kılıç türü geliştiren Osmanlılarda en çok önem verilen tür, Dımaşkî dedikleri Şam kılıcıdır. Ateşli silâhların ortaya çıkışından sonra terk edilmeyen tek silâh ise kılıçtır. Önceleri avlanmada ve savaşta kullanılan okların yerini zamanla yeni silahlar almaya başladı. Mancınık ve arrade , bu silahlar arasındadır ve düşman üzerine ağır taş gülleler, nefte bulandıktan sonra tutuşturulan paçavralar, zehirli hayvanlarla dolu çömlekler vb. atılmasının yanında kale kuşatmalarında da kullanılmıştır. Askerlerin altında saklandığı ve kale surlarına yaklaşarak surlara tırmandığı debbabe ve dabrlar da bir diğer kuşatma silahıdır. Nakkab denilen kale deliciler, yalnızca karada değil gemilerde de kullanılan top ların, tüfek ve tabanca ların yanında savunma aracı olarak kullanılan dikenli teller de o dönemde önem arz etmektedir.

Donanma: İlk deniz seferi, Bahreyn valisi Âlâ b. Hadrâmî tarafından geçekleştirildi. Hz. Ömer’in halife olduğu dönemde, deniz seferlerine izin verilmese de Hz. Osman bu seferlere gönüllülerin katılması ve kimsenin zorlanmaması şartıyla izin verdi. Müslümanlar, denizciliği öğrenmeyi Bizanslılara borçluydular. Ancak, kısa zamanda denizcilik konusunda elde ettikleri bilgi ve tecrübeyle Akdeniz’i hâkimiyetleri altına aldılar. Denizcilik tekniklerinde Avrupa’nın hocaları oldular. Bu gelişmenin açık izleri Batı dillerinde hâlâ kullanılan ve Arapçadan geçtiği bilinen denizcilikle ilgili kelime ve terimlerdir. Admiral ’in (amiral) emiru’l-mâ’ dan, Arsenal ’in (tersane) dâru’s-sınâa ’dan geldiği bilinmektedir.

Emeviler devrinde İslâm fetihlerinden önce inşa edilen üs ve tersaneler, Müslümanlar tarafından genişletildi, harap olanlar ise bakım ve tamirden geçirildi. Tamamen yeni tersaneler de inşa edildi. Devlet, denizcilik için bütçede özel bir fon oluşturmuştu. Bu fonda biriken paralar, tersaneler ve donanmanın ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanıldı. Yine bu dönemde, bir Donanma Komutanlığı kuruldu. Gemi komutanlarına kâid , kaptanlarına reis deniliyordu. Tersanelerin kurulması, bakımlarının yapılması, gemilerin silâh ve gerekli diğer araç-gereçlerle donatılması, gemileri sevk ve idare edecek elemanların yetiştirilmesi, Donanma Komutanı olan Emîru’l-Bahr’ ın görevi idi.

Selçuklular ve Osmanlılarda Donanma: Türkler Anadolu’ya gelinceye kadar denizci bir millet değildi. Anadolu’da ilk Türk donanması I. Kılıçarslan zamanında Çaka Bey tarafından kuruldu. Biri Karadeniz’de, diğeri Akdeniz’de bulunan donanmaların başında, Reisü’l-Bahr denilen iki ayrı amiral bulunuyordu. Gemi kaptanlarına ise reis deniliyordu. Osmanlıların ise Fatih devrine kadar devlet himayesinde gelişmiş bir donanmaları yoktu. Fatih, İstanbul’un fethine kadar 400 parçalık bir donanma hazırladı. Donanmanın başına, yıllarını Akdeniz ve Ege sularında geçiren devrin ünlü Türk denizcileri getirildi. Türk donanmasında en büyük gelişme, Kanuni devrinde görülür. Bilhassa Barbaros Hayreddin Paşa’nın kaptan-ı deryalığı sırasında Türk donanması dünyanın en büyük deniz gücü hâline geldi. Donanma-yı Hümayun denilen Osmanlı deniz teşkilâtının başında Kaptan-ı Derya bulunurdu. Vezir rütbesinde olan kaptan-ı deryalar, Divanı Hümayun toplantılarına katılırlardı.

İslâmiyet’te Savaş Anlayışı: İslâmiyet’in savaş anlayış ve uygulaması konusundaki gelişmeler, Hz. Peygamber’in yaptıklarından öğrenilebilir. Bu bakımdan Peygamberimizin savaşlarını (gazvelerini) bilmek önemlidir. Hz. Peygamber’in savaşlarının amacı, dini, vatanı ve milleti korumak, Müslümanlara karşı savaş açanlara yine savaşla cevap vermekti. Oysa cahiliye devrinde yapılan savaşlarda Araplar çocuk, kadın, yaşlı, hasta demeden hasımlarına acımasızca saldırır, esirleri çok defa işkence ederek öldürürlerdi. Çocukları ok atmak için hedef tahtası gibi kullanır, esirlerin organlarını kesip işkence ederlerdi. Hz. Peygamber, savaşın hedefini îlâ-yı kelimetullah (Allah’ın adını yüceltmek için cihad) olarak belirledi ve bütün bunları yasakladı. Esirlere temiz elbiseler giydirilmesi, karınlarının doyurulup istirahatlerinin sağlanması prensiplerini getirdi. Anlaşmalara uyulmasını istedi. Elçilerin haklardan mahrum bırakılarak haksız yere öldürülmesini yasakladı. Barış şartlarının ihlâlini ve ihlâlde ısrar edilmesini savaş sebebi saydı.