KÜLTÜR SOSYOLOJİSİ - Ünite 10: Türkiye’de Kültür Olgusu Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 10: Türkiye’de Kültür Olgusu

Giriş

Kültür kavramı hem kavramsal hem de olgusal olarak sürekli değişkenlik gösteren bir kavramdır. Bu yüzden kültür ve kültür olguları üzerine konuşmak zorlaşır. Bu bağlamda Türkiye’ye özgü coğrafi konum ve toplumsal yapıdaki çeşitlilik kültürün farklı kapsam ve araçlarla değerlendirmesi gerekliliğini ortaya koyar.

Tarihsel Çerçeve

Kültür üzerine çalışmalar Avrupa’da endüstrileşme, kentleşme ve uluslaşma gibi süreçlerin yol açtığı toplumsal değişimleri anlamak amacından temel almıştır. Bu süreçleri tam yakalayamayan Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde, düşünürler kültürü politik fikirlerin etkisinde kalarak değerlendirdiler. Ziya Gökalp merkezi ve ulus devlet üzerine görüşleri bu çerçeveyi örnek olacak görüşler olarak ifade edilebilir.

Gökalp kültürü uygarlıktan ayrı bir kavram olacak şekilde ifade etmiştir ona göre kültür doğal ve kolektif bir üretim iken, uygarlık yapay ve bireysel üretimlerin toplamıdır. Gökalp, bunu Avrupa örneği ile açıklamaya çalışır.

Avrupa’da hâkim bir batı uygarlığında söz edilebilse dahi kültürler farklılaşmaktadır. Örneğin İngiliz kültürü, Alman kültürü gibi kültürlere toplumlara özgü kültürlerden söz edilebilmektedir. Bu yaklaşım sadece Gökalp’e ait bir yaklaşım değildir. Genel anlamda ulusal farkları vurgulama konusunda kültürün uygarlıktan daha etkili bir kavram olduğu şeklinde görüşler yaygındır. On dokuzuncu yüzyılın son dönemlerinde Osmanlı ki birçok fikir önderi de Avrupa’ya yakın bir görüş sahibidir.

Modernleşme üzerine iki farklı bakış açısı olduğunu söyleyebiliriz:

  • Bunlardan ilki modern olanın batı olduğu ve diğer ülkelerin batıya yaklaşması şeklinde özetlenebilir iken
  • Diğeri sadece kurumsal düzeyde batılılaşma olarak ifade edilebilir.

Modernleşme konu olan süreçler, kentleşme, endüstrileşme, demokratikleşme olarak ifade edilebilir. Ancak bu değişimler tüm toplumlarda eş zamanlı olmadığından modernleşme süreci değerlendirilirken özdeşlikten çok hangi dönemde bu olguların yaklaştığını değerlendirmek gerekir. Türkiye için modernleşmenin taşımalarının Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği yıl olan 1836’dan itibaren başladığı ifade edilebilir.

Yine de hem kurumsal hem de kültürel alanda batılılaşma sürecinde Tanzimat Dönemi ötesine götürmek mümkündür. Savaş kaybeden Osmanlı batıdan ilk etkilenmesini de ordu alanında yaşamıştır. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve yerine batı modelinde ordu kurulması, mehter yerine batılı bandonun kurulması bu değişimlere örnek olarak verilebilir. Bu değişimler bir yandan batılı kurumları iptal etmek olarak değerlendirilebilirken diğer yandan kültürel olguları ifade etmek olarak ta düşünülebilir.

Batılılaşmanın etkilediği diğer bir alan ise dil alanıdır. Bu durum on sekizinci yüzyıldan önce Fransızcanın etkisi ile kendisini göstermiştir. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ise Türkçe’nin önem kazanması, yazı dilinde sadeleşme ve standartlaşma ile sonuçlanmıştır.

Tüm bu değerlendirmeler ışığında on sekizinci yüzyıldan itibaren kurumsal ve toplumsal alanda değişimler görüldüğü ifade edilebilir. Ancak bu değişim İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerden öteye gidememiştir. Batılılaşmanın tutarlı ve programı bir devlet politikasına dönüşümü, cumhuriyet dönemine rastlar.

Modernleşme Sürecinde Kültürün Konumu ve Önemi

Modernleşme, geleneksel olarak iki temel bakış açısıyla irdelenir:

  • Birinci bakış açısına göre modern Batı’dır, modernleşmeyse diğer ülkelerin Batılı modellere yaklaşması ve Batılı kurumları kendi ülkelerinde tesis etmesi anlamına gelir.
  • Diğer bakış açısına göre modernleşme, kurumsal düzeyde Batılılaşma şeklinde yaşansa bile bu yönde bir kültürel modernleşmeden söz etmek mümkün olmayabilir; kültürel farklılıklar, tek tip bir modernleşmenin önüne geçebilir.

Modern toplum kavramı en genel şekliyle son birkaç yüzyıl içindeki değişimlerle meydana gelen toplumsal koşulları nitelemek için kullanılır. Bu kullanımın temelinde, geleneksel toplum düzeninden ve toplumsal sınıflardan kopuş vardır. Bu kopuş, kentleşme, endüstrileşme, demokratikleşme süreçlerine ve deneysel ve analitik bilginin ortaya çıkışına gönderme yapar. Oysa bu süreçler dünyanın her yerinde eşzamanlı olarak ortaya çıkmamış, eşzamanlı olarak yaşanmamıştır. O halde modernleşme süreci ele alınırken bu olgular arasındaki özdeşlikten çok, bu olguların hangi tarih döneminde birbirine en çok yaklaştığında hareket edilebilir.

Ulus devlet olarak temellendirilen Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde, henüz savaş ortamında bile olsa eğitim, ulusal dil, ulusal müzik gibi maddelerin farklı kongrelerde ele alınması bu olgulara verilen önemi işaret etmektedir. Eğitim alanında yurt dışına öğrenci gönderilmesi, yabancı uzmanların getirilmesi ile yetersizlikler ortadan kaldırılmaya çalışılmış, modernleşmeye dönük adımlar atılmaya çalışılmıştır. Kurumsal çalışmalar ulusal kimlik ve kültür inşası için dayanakları oluşturmuştur. Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Ankara Devlet Konservatuvarı, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi bu kurumlara örnek olarak verilebilir.

Dil konusunda Türk filolojinin temelini atan Mustafa Celaleddin Paşa ve askeri okullar nazırı Süleyman Paşa Türk dili konusundaki ilk araştırmacılardan sayılabilir. 1908’de İstanbul’da kurulan Türk Derneği ile dil çalışmaları daha örgütlü bir hale gelmiştir.

Batılılaşma da etkilenen alan ise sanat ürünleridir. Halk ezgilerinin batı ezgileri ile işlenmesi, inkılap sergileri yurtdışı sergilerin açılması, ressamların çeşitli illere gönderilmesi bu etkileri örnek olarak verilebilir.

Önce millet mekteplerinin, daha sonra halk evlerinin kurulması, kültürün ve kültür ürünlerinin sınıflandırılması, değerlendirilmesi ve yeniden kullanıma sunulması bakımdan önemlidir. İdari olarak;

  • Dil, Tarih, Edebiyat Şubesi,
  • Güzel Sanatlar Şubesi,
  • Temsil Yani Tiyatro Şubesi,
  • Spor Şubesi,
  • Sosyal Yardım Şubesi,
  • Hak Dershaneleri ve Kurslar Şubesi,
  • Kütüphane ve Yayın Şubesi,
  • Köycüler Şubesi,
  • Müze ve Sergi Şubesi olmak üzere 9 alanda çalışmak üzere kurulan halkevleri, devletin kültüre bakışının vatandaşa aktarılmasında aracı olan kurum olarak değerlendirilebilir.

1950’den sonra siyasi iktidarın değişmesi ve daha sonra pek çok farklı nedenle birleşerek herkese açık olan fakat yöneticilerin Halk Fırkası üyelerinden oluşan bu kurumların varlıklarını ve eski işlevlerini sürdürmesini engelledi.

Endüstrileşme kentleşme ve geniş ölçüde nüfus hareketleri modernleşmenin bir başka sürecinin başlamasına neden oldu. Bu süreçte özellikle yeni kentleşen iç göçmenler kentliler tarafından reddedildi. Bu aşamada devlet kurumları bu farklı kültürlerin tarafı haline geldi. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu ile gazinolar ve plak şirketleri karşı iki kutba örnek olarak verilebilir.

Kültürel değişimler özellikle kırsal kesimden kente göç etmesiyle hızlandı. Bu sayede iç ve dış göç ve bunun sonuçları sosyolojinin başlıca ilgi alanı haline gelmiştir. Bu durum romanlardan sinemaya kadar birçok alanı etkilemiştir. Durumun müzik sektörü içinde geçerli olduğunu söylemek mümkündür. Popüler üretimin kendi arasında dahi farklılaştığı ve bu farklılığın temel olarak iki farklı görelim de kendini gösterdiği söylenebilir. Bir yandan batıdan beslenen pop ve rock müzik diğer yandan alaturkaya yaslanan arabesk ve fantezi türleri bu iki farklı yönelime örnek olarak verilebilirler.

1960 ile 1980 yılları arasında hem batı hem de popüler üretiminin temel dinamikleri değişikliğe uğramadan devam etse bile 1980 darbesiyle süreç değişmiştir. Bu darbe sonrasında sektörler toplumsal mesaj üretmek kaygısından vazgeçtiler. Pembe diziler gibi daha çok eğlendirici ve herhangi bir ideolojiye yönelik olmayan yapanlar bu dönemde daha popüler hale gelmiştir. Daha sonraki dönemde ise yeni bir kültürel üretim biçimi olarak da ifade edebileceğimiz diğer türlerin ortaya çıkması bir tür özgürleşme olarak değerlendirilebilir. Bu dönemde kültürle ilgili olgular devlet kontrolünden uzaklaşmaya başlamıştır. Ancak bu olguların tamamen bağımsız oldukları da söylenemez. Kültür ve kültür ürünlerinin önemi özellikle ticari etkinliklerle belirlenmeye başlanmıştır.

Küreselleşme Çağında Türkiye’de Kültür Yaşamı ve Olguları

Modern kültürün merkezinde küreselleşme, küreselleşmenin merkezinde de kültürel pratikler yatar. Küreselleşme teknolojik, ekonomik ve politik birçok gelişmeye doğru bir süreç olduğuna göre, basit bir mantık yürütme ile bu alanlarda egemen güçlerin, kültürel alanlara de kimin olacağı sonucuna ulaşılabilir ki bu da bizi kültür emperyalizmi olarak adlandırılan bir başka kavrama götürür. Kültür emperyalizmi , politik ve ekonomik güç kullanarak bir kültürün değer ve özelliklerinin, yerel kültürün kaybolması pahasına yüceltilmesi ve yayılmasıdır.

Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğunun çöküşü ile birçok alanda Amerika Birleşik Devletleri kültür kodları tüm dünyaya egemen olmuştur. Bugünkü genç nüfus ise doğduğunda zaten bu kültürün içindedir bu bağlamda küreselleşme öncesinde kültür emperyalizmi denen bir ön aşamanın var olduğu ifade edilebilir. Kültürel kaynaşmanın en belirgin olduğu alan ise dil alanıdır. İngilizce’den ve Fransızca’dan Türkçe’ye giren kavramlar ya da bu kelimeleri benzetilerek geliştirilen sözcükler bu duruma örnek olarak verilebilir.

Küreselleşme yerelliğin zıttı olarak değerlendirilemez. Bu bağlamda küresel ve yerel birbirini oluşturan gerçeklikler olarak tanımlanabilir. Küresellik yerelliği bünyesinde etmektedir. Ancak bu durum yerelliğin basit bir olgu olduğunu göstermez. Örneğin başlangıçta doğrudan ithal edilen televizyon programları günümüzde yerel öğeler eklenerek ön plana çıkmaktadır.

Diğer taraftan yerelliği, küreselin içinde yitip giden pasif bir olgu olarak da görmek doğru değildir. Biçimin ya da yüzeyde görünen kısmın yerel tarafından belirlendiği durumlar da vardır. İnternetin gelişine dek yirminci yüzyılın en güçlü kitle iletişim aracı olan televizyon, yüzyılın sonlarından itibaren daha küresel bir nitelik kazandı. Olimpiyatlar ve dünya şampiyonalarıyla başlayan ortak yayın, 2000’lerde aynı formatlardaki programların, televizyon kanalları tarafından ülkenin özelliklerine göre yayınladığı bir aynılığa döndü. Gerek televizyon dizileri, gerekse yarışma programları dışarıdan alınan belli bir format temel alınarak yerelleştirildi.

Oldukça yüksek oranda televizyon izlenen Türkiye gibi ülkelerde televizyon kültürel bir etkinlik alanı olarak ifade edilmektedir bu yüzden televizyonda sunulan ürünler genellikle kültürel olarak değerlendirilir. Kültürün üreticisi veya niteliği televizyonda görüldüğü oranda yükselir ya da düşer. Bir dönem televizyon en güçlü belirleyici iken televizyon kanallarının artması ile televizyonu yarattığı etki de parçalanmıştır. Ancak televizyon bir araç olarak üstünlüğünü korumaya devam etmiştir.

İnternetin hayatımıza girmesiyle pasif izleyici bireyler dahi yayıncı haline gelmişlerdir. Bu sayede sektörünü daha fazla izleyici tarafından belirlenir hale gelmiştir. İnternet ve televizyonun küreselleşme üzerindeki diğer bir etkisi olayları küresel hale getirmesidir. Dünyanın her noktasında yaşanan herhangi bir yere iletişim teknolojileri ile küresel bir olay haline gelebilmektedir.

Küreselleşme çağında mekânın uğradığı başka bir değişme zaman tarafından yok ediliyor olmasıdır. Zaman mekân sıkıştırması olarak da adlandırılan bu durum, uzaklıkları aşmak için harcanan fiziksel zamanın kısalması ile uzaklığın azalması duygusunu ortaya çıkması ve mekânsal uzaklıkların değişmesi anlamına gelir.

Mesafelerin zaman kavramı ile ölçülmesi, hatta bir mekânda fiziksel olarak bulunma zorunluluğunun zayıflaması, kültür üreticisi ve tüketicisi için fiziksel kısıtlamaların ötesine geçen bir etki alanını ifade eder. Birbirine küresel ağlarla bağlı olan ve yine bu ağlarla küresel olarak dağılan kültürler ve kültür önlerine ulaşabilme, yaratıcı dünya küresi bir etkinlik alanı olarak görmesine neden olur. Aynı durum galeriler ve konser salonları gibi kültürün aracı kurumlar için de geçerlidir. Kültür ürünleri, küresel pazarın ürünleri haline gelir ve küresel pazarın oluşturduğu kıstaslarla belirlenir.