MALİYE POLİTİKASI I - Ünite 6: Maliye Politikası ve Ekonomik Kalkınma Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 6: Maliye Politikası ve Ekonomik Kalkınma

Giriş

Kalkınma ekonomisi, 1980’li yıllara kadar ağırlıklı olarak planlama, kamu müdahalesi ve ithal ikamesi yanlısı olmuştur. Bu dönemden itibaren ise dışa açılma ve liberalizasyon öne çıkmıştır. Yapısal uyum olarak adlandırılan süreçte, kalkınma politikası uzun dönem ve kısa dönem olmak üzere iki boyutta ele alınmış ve uzun dönemde ülkelerin gelişmesinin ancak ciddi yapısal dönüşümlerle mümkün olabileceği savunulmuştur. Günümüzde, küresel kriz ile bir ölçüde sorgulanıyor olsa da hâkim görüş büyük ölçüde kurum ve kurallarıyla etkin işleyen piyasa temelli kalkınmadır.

Az Gelişmişlik Sorunu ve Kalkınma Ekonomisi

Az gelişmişlik kavramı gelişmiş ülkelere referansla yapılan bir tanımlamadır. 20. yüzyılda, özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrasında istatistiksel yöntemlerin gelişmesiyle beraber, ulusal ekonomilere ilişkin olarak daha ayrıntılı bilgi edinme imkânı ortaya çıktı ve gelir düzeyi ve yaşam standardı yüksek ülkelere göre daha düşük gelire ve yaşam standardına sahip ülkeler geri kalmış ya da az gelişmiş ülkeler olarak tanımlandı. Ancak bu kavramların diplomatik dile uygun olmadığı ve bir ölçüde aşağılayıcı olarak algılanması ihtimaline karşılık da gelişmekte olan ülkeler kavramı kullanılmaya başlandı. Yüzyılın sonunda ise sermayenin küreselleşmesinin hızlanması ile beraber, yabancı yatırımlar için daha fazla imkân sağlayan ve bu yatırımlara daha cazip görünen ülkeler yükselen piyasalar olarak tanımlandı.

Tarihsel olarak bakıldığında geliri yüksek her ülke gelişmiş sayılamayacağı gibi, geliri düşük her ülkenin de az gelişmiş sayılamayacağına ilişkin tartışmalar söz konusudur. Ekonomik kalkınma (Ekonomideki yapısal dönüşüm sonucu verimlilikte ve üretim kapasitesinde meydana gelen artışın sosyal, siyasal ve kültürel gelişmeyi besleyerek insanların yaşam standardını arttırmasıdır), bir ülkenin zenginleşmesi ile beraber, o ülkede yaşayan insanların yaşam standardının da artmasıdır. Buradaki ayrım, gelir düzeyinin refaha dönüşüp dönüşmediğine göre yapılmaktadır. Örneğin, gelir düzeyi çok yüksek olduğu hâlde, bu gelirin toplumdaki değişik kesimler tarafından bölüşümü adil değilse ve yaşam koşullarını iyileştirmiyorsa kalkınmadan söz etmek mümkün değildir. Gelir düzeyi yüksek olduğu hâlde sağlık hizmetleri yeteri kadar ve yeterli kalitede verilmediğinden insanların yaşam süresi kısalabilir, çocuk ölümleri yüksek olabilir. Benzer şekilde insanların yaşam koşulları önemsenmediğinden eğitim ve kültür düzeyi düşük olabilir ve toplumun belirli bir azınlığı her türlü iktidar gücünü elinde tutuyor olabilir. Dolayısıyla büyüme ve kalkınma kavramları birbirinden ayrı değerlendirilir ve büyüme niceliksel, kalkınma ise niteliksel özellikler ile tanımlanır.

Gelişmekte Olan Ülkelerin Özellikleri

Gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin coğrafi koşulları, sosyolojik özellikleri ve siyasal yapıları birbirinden farklıdır. Bu yüzden de ülkelerin bütün özelliklerini kapsayan bir gelişmişlik ya da az gelişmişlik tanımı yapmak pek mümkün değildir. Ancak gelişmekte olan ülkeler ayırımı yapılırken, ülkelerin temel bazı ortak özellikleri dikkate alınır. Aşağıda bu özellikler, gelişmekte olan ülkeler için özetlenmektedir:

  • Kişi başına gelir düzeyi düşüktür. Yoksulluk sınırı bireyin beslenme, giyim, barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için gerekli gelir miktarıdır. Bazı ülkelerde kişi başına günde iki doların altına kadar düşebilmektedir. Bunun bir nedeni yatırım miktarındaki ve dolayısıyla mal ve hizmet üretimindeki yetersizliktir. Diğer bir nedeni de ekonomide parasallaşma düşük olduğundan, gelirin de olduğundan düşük görünmesidir.
  • Kişi başına gelirin düşük olmasının önemli sonuçlarından birisi tasarrufların düşük ve dolayısıyla sermaye birikiminin yavaş olmasıdır.
  • Nüfus artış hızı yüksektir ve bu nüfusun önemli bir bölümü kırsal bölgelerde yaşamaktadır. Dolayısıyla kentleşme oranı düşüktür.
  • Üretim yapısı tarım ağırlıklıdır ve tarımsal üretim büyük ölçüde geleneksel yöntemlerle yapılmaktadır. Verimlilik düşük ve gizli işsizlik yaygındır. Kente göçle beraber, sermaye birikimi yetersiz ve beşerî sermaye (Bireysel bilgi, beceri ve yeteneklere dayanan üretim kapasitesidir). Düşük olduğunda, işsizlik artmaktadır.
  • Gelir dağılımı adaletsiz bir yapı arz etmektedir. Zenginlik dar bir kesimin elinde birikmekte ve bu kaynaklar verimli alanlardan ziyade üretken olmayan, rantı yüksek alanlara yönelmektedir. Geniş bir kesimin temel ihtiyaca yönelik tüketimi yetersiz iken dar bir kesimin lüks tüketimi yüksektir.
  • Eğitim düzeyi düşüktür. Bu durum bir yandan üretim sürecinde insanların verimliliğini düşürürken, diğer yandan da sosyal kalkınma açısından bir engel teşkil etmektedir. Ülke yönetiminde bireylerin söz sahibi olması, temel haklar konusundaki sorunlar ve bireylerin kendilerini ifade etme imkânları kısıtlıdır.
  • Sağlık hizmetlerinin miktarı ve kalitesi düşüktür. Bunun bir nedeni düşük eğitim düzeyinden kaynaklanan bilinçsizlik iken diğer bir nedeni sağlığa ayrılan kaynakların yetersizliğidir. Bu yüzden de bireylerin yaşam süresi kısa, çocuk ölümleri yüksektir.

Ekonomik Kalkınma ve Yapısal Dönüşüm

Gelişmekte olan ülkelerin bu kısır döngüden nasıl çıkacakları önemli bir sorudur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ekonominin bir alt dalı olarak ortaya çıkan kalkınma ekonomisi, gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler arasındaki farkları anlamaya ve gelişmekte olan ülkeler için çözüm önerisi bulmaya çalışmıştır. 1950’lerden 1970’li yılların ortalarına kadar hâkim olan görüş planlamacı, kamu müdahalesi ağırlıklı ve ithal ikameci nitelikte olmuş, bugün tartışmasız kabul edilen fiyat mekanizması ise geri planda kalmıştır. Bu görüşün ağırlık kazanmasındaki önemli bir neden, gelişmekte olan ülkelerde serbest piyasa mekanizmasının işleyebilmesi için gerekli kurumsal altyapının olmamasıdır. Serbest piyasanın gelişmekte olan ülkelerde başarılı olamaması ve bağımsızlığını yeni kazanmış ülkelerin bağımlılıktan kurtulma reflekslerinin ekonomik alana da yansıması nedeniyle devlete daha aktif rol yükleme düşüncesi ağır basmıştır. Bu dönemde hâkim olan ekonomik kalkınma yaklaşımı, pozitif analizlerde piyasanın etkin olmadığını, normatif analizlerde ise kamu müdahalesini öne çıkarmıştır.

Kalkınma sürecini 1950’li yıllarda anlamaya çalışan ekonomistlerden birisi A. Lewis’tir. Lewis’in ikili yapı modeli gelişmekte olan ülkelerde geleneksel tarım kesimi ile modern sanayi kesimi arasındaki ilişkiyi inceleyen ekonomik modeldir. Ekonomik gelişme sürecini genel olarak geleneksel tarım toplumu ile modern sanayi toplumu ayrımını yaparak açıklamaya çalışır. Bu modelde tarım sektöründe fazla nüfus olduğundan, iş gücünün üretime marjinal katkısı sıfıra yakındır. Diğer taraftan sanayi sektöründe yeterli istihdam olmadığı için iş gücünün marjinal katkısı yüksektir. Tarımdan sanayiye iş gücü transfer edildiği zaman, tarımsal üretimde bir azalma olmazken, sanayi sektöründe üretim artacağından, toplam üretim artacaktır. Artan gelirin bir bölümü sanayi yatırımlarına yönlendirildiğinde ek istihdam yaratılacak ve tarımdan sanayiye nüfus transferi hızlanacaktır. Bu model, gelişmiş batı ülkelerinin kalkınma seyrini açıklamaktadır. Ancak, gelişmekte olan ülkelerde tarımdan kaçış ve şehirlere göç ile beraber, kaynak ve bilgi birikimindeki yetersizlikler nedeniyle yeterince yatırım yapılamaması sonucu, üçüncü bir sektör olarak hizmet sektörü ortaya çıkmıştır. Diğer bir deyişle, tarımdan sanayiye doğrudan bir sıçrama mümkün olmadığından kentsel/enformel olarak tanımlanabilecek hizmet ağırlıklı bu sektör ikili ekonomik yapı yerine üçlü ekonomik yapıyı( Gelişmekte olan ülkelerde geleneksel tarım yapısından modern sanayi yapısına geçerken ortaya çıkan hizmet ağırlıklı kentsel/informel sektörü içeren ekonomik yapı) oluşturmuştur. Özellikle sanayi yatırımlarının yetersizliği hâlinde bu sektör büyük boyutlarda olabilmektedir. Dolayısıyla sanayileşmiş batı toplumlarının izlediği tarımsanayi-hizmetler yerine, gelişmekte olan ülkelerde tarımhizmetler-sanayi biçiminde bir gelişme seyri söz konusudur.

Ekonomilerin dışa açılması, bir yandan bilgi ve teknoloji transferi ve uluslararası piyasalara üretim yapılarak gelir artışı sağlama imkânı verirken, diğer yandan ileri teknoloji ile üretim yapan ülkelerle rekabeti zorunlu hâle getirmektedir. Bu dönemde kalkınma politikası uzun dönem ve kısa dönem olmak üzere iki boyutta ele alınmıştır. Uzun dönemde ülkelerin gelişmesi ancak ciddi yapısal dönüşümlerle mümkün olabilmektedir. Bu uzun dönem yapısal dönüşümün gerçekleşmesi ise kısa dönemde alınacak bazı tedbirlerle mümkündür. Kısa dönemde politika alternatifleri arz-yönlü ve talep-yönlü olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Arz-yönlü bakış yapısal uyum amacıyla öngörülürken, talep-yönlü politikalar ise istikrar amaçlıdır. Arz-yönlü politikalar açısından iki farklı görüş ortaya çıkmaktadır. Bir görüş, kamu müdahalesi ile yapısal uyumun gerçekleştirilebileceğini savunurken, diğer görüş yapısal uyumun ancak kamu müdahalesi azaltılarak gerçekleşebileceğini savunur. Kamu müdahalesinin azaltılması ise serbest döviz kuru, tarımsal desteklerin azaltılması ve enerji gibi sektörlerde serbest piyasanın öne çıkarılmasıdır.

Gelişmekte Olan Ülkelerde Kamu Maliyesinin Yapısı

Az gelişmişlik sadece kişi başına gelir ile değerlendirilmez. Bir ülkede ekonomik yapıdaki gelişmişlik ile siyasal yapı, hukuk sistemi ve kurumsal yapı arasında doğrudan bağlantılar vardır. Bunlar içerisinde en önemli kurum devlet yapısıdır. Devletin fonksiyonları ve devletin finansmanı gelişme sürecinde önemli bir yere sahiptir. Kalkınma hedefi doğrultusunda, insanların yaşam standardını doğrudan etkileyen sağlık hizmetleri yanında, verimliliği arttıran eğitimli bir iş gücünü sağlayacak olan da büyük ölçüde devlettir. Sermaye birikiminin yetersizliği nedeniyle teşvik edici mekanizmaların geliştirilmesi, teknolojik gelişmelerin desteklenmesi amacıyla yapılacak araştırma-geliştirme (ar-ge) harcamalarının desteklenmesi, yatırım ortamını iyileştirecek altyapı yatırımlarının yapılması, piyasa mekanizmasının etkin işleyebilmesi için mülkiyet haklarının, ticari ilişkilerin ve iş sözleşmelerinin düzenlenmesi işlevi de ancak etkin işleyen bir devlet ile gerçekleşebilir. Kısacası, hâkim görüş devlet müdahalelerinin azaltılması olsa bile, kalkınmayı hızlandıracak temel hizmetlerin önemli bir bölümü devlet tarafından sunulmaktadır.

Bütçe Süreci ve Siyasi Karar

Devletin hangi hizmetleri ne kadar sunacağı, bu hizmetler için ne kadar harcama yapacağı ve bu harcamalar için ne kadar ve hangi kaynaklardan vergi alacağı, vergi gelirlerinin yetersiz kalması hâlinde ne kadar ve hangi kaynaklardan borçlanacağı bütçe sürecinde belirlenir. Bütçe süreci ise siyasal bir karardır. Bu karar süreci seçmenin oyu ile şekillenen yasama ve yürütme gücünü elinde bulunduran kurumlar eliyle işler. Yürütme tarafından hazırlanan bütçe, Parlamento’da ilgili komisyonlardan geçtikten sonra Genel Kurul’da oylanır ve yürürlüğe girer. Teorik olarak, seçmen oyu doğrultusunda karar alınması beklenir. Ancak temsilî demokrasilerde vekiller aracılığıyla işleyen bu süreçte değişik sorunlar ortaya çıkabilir. Örneğin, seçmen ile vekiller arasında çıkan sahip-vekil problemi, vekillerin seçmen oyu doğrultusunda karar verme garantisinin olmaması biçiminde ortaya çıkabilir. Benzer bir sorun, parlamentonun hükûmete yetki verme aşamasında da ortaya çıkabilir. İktidar ve muhalefette yer alan vekillerin verdiği yetkinin hükûmet tarafından, verildiği biçimde kullanılma garantisi yoktur. Elbette bazı denetim mekanizmaları mevcut olmakla beraber, demokrasilerin doğasında temsilî sistemin işleyişini etkileyen birçok faktör vardır.

Siyasal karar süreci ve bu süreci etkileyen faktörlerin kamu harcamaları ve vergi kararları üzerinde doğrudan etkisi vardır. Temsilî demokrasilerde kalkınmaya yönelik kamu harcamaları ve vergilere ilişkin kararlarda sapma ortaya çıkabilir. Ekonomik rasyonelite ile siyasal rasyonalite her zaman örtüşmeyebilir. Yani herhangi bir partinin ya da partilerin oyunu arttıracak maliye politikaları, ülkenin orta ve uzun dönem gelişmesi açısından olumsuz sonuçlar yaratabilir. Temsilî demokrasilerde bu tür bir risk her zaman vardır. Bu sapmanın yaşanmaması, bir ülkede yaşayan vatandaşların siyasal ve sosyal bilinç düzeyine ve yönetim kadrolarının uzak görüşlülüğüne bağlıdır. Kalkınma sürecindeki etkisi tartışılmaz olan devletin siyasal yapısı, bu siyasal yapı içerisinde parasal kararları içeren bütçe sürecinin işleyiş biçimi ve kalkınmayı olumlu etkileyecek kararların alınması yaşamsal öneme sahiptir. Siyasal istikrar ve hukuk devletinin olmadığı bir ülkenin gelişmiş ülke standartlarında bir kalkınma gerçekleştirmesi mümkün değildir.

Kamu Harcamalarının Yapısı

Kalkınmanın hızlandırılması için devletin sunduğu hizmetlerin miktar ve bileşimi önemlidir. Genel kamu hizmetleri, fizikî sermayenin güçlendirilmesi için yapılacak altyapı harcamaları, beşerî sermayenin güçlendirilmesi için yapılacak eğitim ve sağlık harcamaları ve savunma harcamalarının ayrı ayrı ele alınması gerekmektedir.

Gelişmekte olan ülkelerde millî gelire oranla, finansman kaynağındaki sınırlama nedeniyle kamu harcamaları düşüktür. Kamu harcamaları bileşiminde genel kamu hizmetleri ve savunma harcamaları önemli yer tutmaktadır. Güvenlik sorunlarının yaşandığı bu ülkelerde emniyet hizmetlerine daha fazla kaynak ayrılırken, istihdam alanları yetersiz olduğundan devlet büyük bir işveren niteliğindedir. Kamu kesiminde fazla sayıda insan çalışırken, kamu hizmetlerinin sunumunda genel bir etkinsizlikten söz etmek mümkündür. Ayrıca yurt içi istikrarsızlığı genellikle yurt dışı tehdit algılaması ile bastırmaya çalışan bu ülkelerde savunma harcamaları da yüksektir. Bu yapı bir kısır döngüyü ifade eder. Yaşam standardının düşük olması ve genel bir adaletsizlik algılaması sosyal huzursuzlukları arttırırken, bu huzursuzluğu asayiş önlemleriyle bastırmaya çalışan devlet, güvenliğe daha fazla kaynak ayırdığından, vatandaşın memnuniyetini arttıracak eğitim, sağlık ve diğer sosyal hizmetlere daha az kaynak ayırmakta, bu bakış açısı sosyal huzursuzluğu daha da arttırmaktadır.

Devletin kalkınma amacıyla doğrudan yer alması gereken diğer bir alan da beşerî sermayedir. Yatırımların yapılmasında ihtiyatlı olunmasının bir nedeni yetişmiş iş gücü konusundaki sınırlamalardır. Gelişmekte olan ülkelerin bir özelliği eğitim düzeyinin düşük olması ve nitelikli eleman sıkıntısıdır. Katma değeri yüksek alanlarda üretimin arttırılması ise ancak nitelikli iş gücünün varlığı ile mümkün olabilir. Nitelikli iş gücünün yetiştirilmesi eğitim ile mümkündür ve gelişmekte olan ülkelerde gelir düzeyinin yetersizliği nedeniyle sadece temel eğitim değil, üniversite eğitimi de büyük ölçüde devlet tarafından finanse edilmektedir. Bu alana yeterince kaynak ayrılmaması orta ve uzun dönemde nitelikli iş gücünde yetersizlik sonucunu doğuracaktır. Hem ekonomide verimlilik artışı hem de insanların yaşam standardı açısından önemli olan bir başka konu sağlık hizmetleridir. Koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetleri toplumun refahını doğrudan yükseltirken, sağlıklı bir iş gücünün de üretimdeki verimliliği daha yüksek olacaktır.

Kamu Gelirlerinin Yapısı

Kamu harcamalarının finansmanı için devletin gelir elde etmesi gerekmektedir. Kamu gelirlerinin en sağlıklı ve kalıcı kaynağı vergilerdir. Toplam vergi yükü önemli olduğu gibi, kalkınma sürecini hızlandıracak vergi bileşiminin de dikkate alınması gerekir. Vergi sistemine iliş- kin temel tartışma, kalkınmanın önemli bir boyutu olan ekonomik büyümeyi hızlandıracak etkin vergileme ve sosyal kalkınma için dikkate alınması gereken adil vergilemedir. Etkinlik ve eşitlik kavramları ile yapılan bu tartışma, maliye politikasının önemli konularından birisidir. Kaynak dağılımında etkinliği bozmayacak bir vergileme ekonomik büyümeyi olumlu etkilerken, etkin vergileme hedefi çoğunlukla eşitlik ilkesine aykırı sonuçlar yaratabilir.

Gelişmekte olan ülkelerde kamu gelirleri açısından en önemli sorunlardan birisi vergi kapasitesinin düşük olması ve vergi gayretinin yetersiz olmasıdır. Bu sorunun varlığı sadece gelir düzeyinin düşük olması ile ilgili değildir. Bu ülkelerde aynı zamanda gelir idaresinde de kurumsal kapasite yetersizliği vardır. Kayıt sistemindeki yetersizliklerin de etkisiyle bu ülkelerde devlet gelir vergisi toplamakta zorlanmaktadır. Bu yüzden de daha kolay toplanabilen ve toplumun geneline yayılan dolaylı vergilerin toplam gelirler içerisindeki payı yüksektir. Dolaylı vergiler, dolaysız vergilere göre kaynak dağılımı açısından daha etkin olmakla birlikte, gelir dağılımı açısından daha adaletsiz vergilerdir. Çünkü düz bir oran olarak alınsalar bile düşük gelir grubunun tüketim eğilimi daha yüksek olduğundan, gelirlerine oranla daha yüksek vergi ödeyeceklerdir. Bazı temel ihtiyaç malları üzerinden alınan vergilerin oranı daha düşük tutularak bu adaletsizlik bir ölçüde hafifletilmektedir.

Kalkınmanın Finansmanı ve Kalkınmacı Devlet

Gelişmekte olan ülkelerin en önemli sorunlarından birisi, belki de en önemlisi, kalkınma sürecinde ihtiyaç duyulan kaynakların finansmanıdır. Sermaye birikimi yetersiz olan bu ülkelerin gelişmesinin ilk aşamalarında öncelikli hedef, sermaye birikiminin arttırılması ve yapılacak yatırımlar için kaynak yaratılmasıdır. Geliri düşük olan bu ülkelerde tasarruf/gelir oranı yetersiz olduğu gibi, mevcut tasarruflar da verimsiz alanlara yatırılmaktadır. Veri bir üretim kapasitesinde, üretim düzeyi sermaye/hâsıla katsayısına bağlıdır. Bu katsayı, mevcut sermaye ile ne kadar üretim yapılabileceğini gösterir. Kaynakların verimli kullanılamamasının temel iki nedeni vardır. Bir nedeni, bilgi birikimi ve girişimcilik kültürünün zayıf olması, diğeri ise beşerî sermayenin yetersiz olmasıdır. Tasarrufların verimli yatırımlara yönlendirilebilmesi için gelişmiş teknolojilere ihtiyaç vardır. Söz konusu ülkelerin teknoloji düzeyi düşük olduğu gibi, donanımlı iş gücünde de yetersizlikler yaşanmaktadır. Bu yüzden, yurt içi tasarruf yanında, yabancı tasarrufların da kullanılması, özellikle doğrudan yabancı yatırımlar, yaşamsal öneme sahiptir.

Kalkınmacı devlet anlayışı, devletin finansal kaynakları stratejik sanayi sektörlerine tahsis etmesi ile hızlı gelişmenin sağlanabileceğini savunmaktadır. Kamu tasarrufları ekonomik büyüme oranlarını büyük ölçüde etkiler. Doğu Asya ülkelerinin birçoğu 1960 sonrasında yüksek büyüme oranları elde ettiler. Bu büyümenin önemli kaynaklarından birisi, tasarrufların devletin katkısıyla verimli yatırımlara yönlendirilmesidir. Bu ülkelerde kapasitesi yüksek ve bağımsız karar alabilen bir bürokrasi ile kaynaklar stratejik sanayi sektörlerine tahsis edilerek kişi başına gelirin her on yılda ikiye katlandığı büyüme süreçleri yaşanmıştır. Toplam kamu gelirleri ile yatırım dışındaki kamu giderleri arasındaki fark olarak tanımlanan kamu tasarrufları, devletin yurt içi yatırıma ne kadar katkıda bulunabileceğini gösterir. Yaratılan bu kaynaklar kamu yatırımları yoluyla doğrudan kullanılabileceği gibi, özel sektöre kredi olarak da verilebilir. Çünkü gelişmekte olan ülkelerin çoğunda büyüme üzerindeki en önemli sınırlama tasarruf yetersizliğidir. Yüksek miktarda sermayeye ihtiyaç duyan büyük sanayi projelerini finanse edecek kaynaklar mevcut değildir. Devlet, sübvansiyonlarla, döviz kuru politikaları ve kamu yatırımları ile kaynak dağılımını değiştirebilir. Örneğin, Güney Kore, devletin teknoloji transferi ve yatırımları hızlandırması ile ihracat ve ithal ikamesine verilen teşvikler yoluyla yüksek gelişmeler kaydetmiştir. Dolayısıyla devlet, doğrudan kaynak yaratarak ya da uyguladığı politikalarla kaynak dağılımını etkileyerek, ülkenin gelişmesini olumlu yönde etkileyebilir.

Küresel Ekonomik Dönüşüm ve Devletin Değişen Rolü

Uluslararası ekonomik ilişkilerin artması ve daha karmaşık hâle gelmesi, devletin uyguladığı politikaları da doğrudan etkilemektedir. Günümüz ekonomik koşullarında kapalı ekonomi ile hareket etme şansı kalmamıştır. Bunun bir nedeni, bireylerin değişik mallara olan talebidir. Ulaştırma ve haberleşme imkânlarının gelişmesi ile beraber bilgi akışı hızlı olmakta ve imkân ölçüsünde bireyler değişik mal ve hizmetler arasında seçim yapma şansına daha fazla sahip olmaktadırlar. Bunun yanında karşılaştırmalı olarak düşük maliyet üstünlüğüne sahip ülkelerin daha ucuza ve daha kaliteli mal üretip pazarlayabilmesi, bireylerin bu seçim şansını daha da arttırmaktadır. Ekonomik yapıdaki bu dönüşüm bazen devletin aktif rol alarak bu süreci ülke lehine değiştirmek istemesi, bazen de gelişmelerin edilgen bir birimi olarak değişen duruma ayak uydurmasını kaçınılmaz hâle getirmektedir.

Devlet, iş gücünün niteliğini arttırarak bir anlamda sanayi girdisi üretmektedir. Bu girdinin üretilmesi için kaynağa ihtiyaç vardır ve kamu kaynakları büyük ölçüde vergi gelirine dayanır. Uluslararası rekabet kaygısıyla düşürülen vergi oranları arz yanlı ekonomi yaklaşımında beklendiği gibi bir etki yaratmadığı zaman, kamu gelirleri azalacak ve eğitime ayrılacak kaynak yetersiz olacaktır. Sağlık harcamaları da kalkınma sürecinde küçümsenmeyecek öneme sahiptir. Eğitim hizmetleri, sağlık hizmetleri ve sosyal hizmetler, sadece üretim sürecini değil, kalkınmanın diğer önemli bir bileşeni olan toplumun yaşam kalitesini de doğrudan etkilemektedir. Kamu maliyesini olumsuz etkileyen küreselleşme ve uluslararası rekabet, sermaye birikimi zaten yetersiz olan gelişmekte olan ülkelerin büyüme sürecini de olumsuz etkileyebilmektedir. Bu yüzden de devletin kaynak tahsisi fonksiyonu daha da önem kazanmaktadır.

Küreselleşmenin olumlu bir yönü ise gelişmekte olan ülkelere yönelen yabancı sermayedir. Yükselen piyasalar olarak tanımlanan gelişmekte olan ülkelerin finansal piyasalarının doğru yönetilmesi hâlinde, yabancı sermaye gelişmekte olan ülkelerin sermaye ihtiyacını olumlu etkileyebilir.