MEDYA SİYASET KÜLTÜR - Ünite 1: Medya ve Siyaset Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 1: Medya ve Siyaset

Giriş

Medya ve siyaset günümüzde birbirinden ayrılamayan iki kavramdır. Medya ve siyasetin iç içeliği karşılıklı belirleme ilişkisi içinde tanımlanabilir. Günümüzde, medya ve siyaset ilişkisi iki tarafın tarihsel süreç içinde değişimi ile gerçekleşmiştir:

  • Bunlardan ilki, demokrasinin temsili demokrasilere dönüşmesi,
  • Diğeri ise yüz yüze konuşmanın, medya iletişimi ile yer değiştirmesidir.

Medya ve siyaset ilişkisi bu dönüşümün hikâyesidir.

Günümüz demokrasilerinde yöneten ve yönetilen birbirinden ayrılmaktadır. Bir başka ayrım ise devlet ile yurttaşlar topluluğundan oluşan sivil bir alanın tanımıdır. Devlet dışı olan bu alan da sivil toplum olarak tanımlanmaktadır. Sivil toplum, yurttaşların özgür örgütlenme ve iletişim hakkına sahip oldukları bir alandır.

Totaliter rejimlerde devletin dışında sivil bir alan bulunmaz. Devlet, tüm bireyleri kontrol etmektedir. İletişim, tek yanlı ve devletten yurttaşa doğru akmaktadır. Demokrasi tarihi, iktidarı sınırlama ve yurttaşların hak mücadelesinin tarihidir. Bu süreçte, ifade özgürlüğü yurttaşın en temel hakkı olarak ortaya çıkmaktadır. 17. yüzyıldan başlayarak herkesin insan olarak doğması nedeniyle doğal hakları olduğu görüşü yaygınlaşmıştır. Bu yüzden, bu hakların somutlaştığı kavram basın özgürlüğüdür.

Medya Sistemi

İletişimin siyaseti biçimlemesi herkesin kabul etmek zorunda kaldığı bir gerçektir. Siyaset de anayasa, yasa ve hukuki düzenlemeler ile iletişim alanını düzenlemektedir. İletişim özgürlüğü, demokratik toplumlarda kabul edilen en temel haktır. Siyasal sistem ile medya sistemi arasında bir uyum gözlenmektedir. Siyasal sistem değiştiğinde, medya sistemi de değişmektedir. Medya sistemini biçimlendiren en temel unsurlardan biri sahiplik yapısıdır.

Yayıncılıkla ilgili ilkeler, genellikle anayasalarda sadece hak düzeyinde tanımlanır. Çünkü anayasa sadece devletin yasama, yürütme, yargı gibi kuvvetlerinin nasıl oluşacağı ve yurttaşların haklarını tanımlayan bir uzlaşma metnidir. Örneğin, radyo ve televizyon faaliyetlerini düzenlemek ve denetlemek amacıyla kurulan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun oluşumu anayasa ile belirlenmiştir. Buna göre Kurul, dokuz üyeden oluşmaktadır

Özgürce düşünme ve fikirlerini ifade etme özgürlüğünün kötüye kullanılması ve etik olmayan meslek uygulamaları ile ilgili birçok ülkede gazetecilik alanında olduğu gibi oto denetim mekanizmaları geliştirilmiştir. Bunun yanında, radyo ve televizyon yayıncılığı ile denetim mekanizmaları çoğunlukla oluşturulan kamu erkindedir. Türkiye’de bu denetim RTÜK tarafından gerçekleştirilmektedir.

Günümüzde, kamu yayıncılığı ile ilgili düzenlemeler bu tür ifade özgürlüğüne dayandırılmaktadır. Schramm’ın eseri “Basının Dört Kuramı” (Four Theories of Press) 1956 yılında yayımlanmıştır. Bu kitaba göre yayın politikaları ile ilgili dört yaklaşım vardır. Bunlar, otoriteryan, liberteryan, sosyal sorumluluk ve totaliter Sovyet sistemidir.

John Keane “Medya ve Demokrasi” kitabında üç tür yayıncılıktan söz eder. Bunlar;

  • Devlet yayıncılığı,
  • Piyasa içerisinde gerçekleşen özel yayıncılık ve
  • Kamu hizmeti yayıncılığıdır.

Bunlardan ilki, devlet yayıncılığıdır. Devlet yayıncılığında iletişim alanını dolduran iktidarın tercih ettiği enformasyondur. İktidar, iletişim alanını kontrol eder. Bu tür yayıncılık, genellikle, bir tür toplum mühendisliği içermektedir. Toplum mühendisliğinden kastettiğimiz, eğitim ve iletişim sistemlerinin kontrol edilmesi ile toplumun değer sisteminin ve dünya algısının biçimlendirilmesidir. Enformasyon akışı tek yanlıdır.

Diğer yayıncılık türü piyasa yayıncılığıdır. Medya kuruluşları, özel şahıslar ve sermaye şirketleri tarafından yönetilmektedir. Şirketlerin yayıncılık politikaları piyasa ilkelerince belirlenmektedir. Medya yapısının piyasa koşullarında oluştuğu yapılarda en büyük tehlike tekelleşme olgusudur. Dağıtım bir başka sorunlu katmandır. Gazete dağıtım şirketleri basın sektörünün önemli unsurudur. Dağıtımın ticari bir faaliyet olması belli rakamlarda satış yapamayan gazeteleri sistemin dışına atmaktadır. Dağıtım ise başka bir tekelleşme alanıdır.

Gazetenin bağımsız yayın politikasını sürdürmesi önünde başka tuzaklar da bulunmaktadır. Bunların başında sahiplik yapısı gelmektedir. Gazete, tek bir kişinin veya ortaklardan oluşan bir yapının olabilir. Burada tehlike, gazetenin patron veya ortağının ilişkileridir. Eğer, gazete patronu, başka ticari işlerle de ilgiliyse, basın etiği açısından sorunlar yaşanabilir.

Kamusal yayıncılığın en önemli sorunu, kamusal bir bütçe ile finanse edilirken yönetim kademelerinin iktidarlardan bağımsız nasıl oluşacağı konusudur. Kamusal yayıncılığın kaynakları lisans anlaşmaları, konsolide bütçeden ödemeler ve belli malların tüketimlerine (televizyon alımında bandrolle ödenen vergi gibi) konan vergilerden sağlanmaktadır. İdari yapısı ise ülkeden ülkeye fark gösterse de hükümetler veya hükümetlerle ilişkili yapılar tarafından atanmaktadır.

Yayın ilkeleri şu şekilde sıralanabilir:

  1. Çoğulcu bir temsil
  2. Azınlık ve dezavantajlı gruplara yayında yer açma
  3. Ticari olmayan kültürel yayınlar
  4. Eğitim amaçlı yayınlar
  5. Genel beğeni ve ilgilere seslenme

Araç (Medya) Olarak Dil ve Siyasal Konuşma

Medya sözcüğünün kökeni Latince “medium” sözcüğünden türemiştir. Latince, “ortada” anlamına gelen sözcük bütünü oluşturan her parçanın diğeri ile olan ilişkisini tanımlamaktadır. Medya sözcüğünün günümüz İngilizcesinde karşılığı araç sözcüğünün çoğuludur. Kitle iletişim araçları ise İngilizcesi “mass media” olan sözcüklerin yerine kullanılmaktadır.

Demokrasinin ilk ve en tipik örneği “polis” kavramı ile tanımlanan kent devletleri içinde demokrasi uygulamalarıdır. Bu oluşuma gösterilebilecek en tipik örnek ise, MÖ 4. ve 5. yüzyıllarda Atina’da yaşanan demokrasi deneyimidir. Polis, tarihsel olarak MÖ 4 ve 5. yüzyılda Yunan Yarım Adası, Anadolu’nun batı kısımları, İtalya ve Sicilya’da gözlemlenen bir siyasal yapıdır. Polis kavramı kentin toplumsal, siyasal ve kültürel bütünlüğünü temsil eder. Theodorakupulos’a (2004: 1) göre “Politik serbestlik, her şeyden önce konuşma özgürlüğü (isegoria) anlamına gelir.” Doğrudan demokrasilerde yurttaşın hakları, konuşmak, dinlemek, tartışmak ve onaylamak veya onaylamamak olarak tanımlanabilir. Rıza arayan bu sürecin anahtar sözcüğü ise konuşmadır.

Kitle İletişim Araçlarının Siyaset Sahnesine Çıkışı

Antik Yunan’da siyasal iletişimin temel aracı konuşmaydı. Roma’da sözün yanına bir araç daha eklendi. Roma’da özü konuşmaya dayanan retoriğin kuramı bile yazılı hale geldi. Roma, Mısır’ın papirüs teknolojisini tüm imparatorluğa yaydı. Papirüs, Mısır’da üretilen bir bitkiydi. MÖ 3. yüzyılda İskenderiye kitaplığında 20.000 adetten fazla el yazması olduğu söylenmekteydi. Demokrasinin olmadığı, yurttaşın karar alma süreçlerinin dışında kaldığı siyasal sistemlerde iletişim teknolojisi yönetsel işlevler için kullanılmaktaydı. Roma’nın siyasal sistemi Atina gibi demokratik “polis”lerden farklıydı. Siyasal sistem, karma bir yapıya sahipti. Senato, sisteme aristokratik bir özellik, halk meclisi ise demokratik nitelik kazandırıyordu. Ama hiçbir zaman yurttaşlar, Atina’da olduğu gibi eşit olmadı.

Feodalizm, Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden 17. yüzyıla kadar Avrupa’da geçerli siyasal sistem oldu. Feodal devlette ademi merkezi bir yapı vardı. Siyasal iktidar, toprak sahibi soylulardaydı. Kral eşitler arasında ayrıcalıklı olandı. 12. yüzyıldan sonra monark olarak adlandırılan kralların yetkileri arttı. Feodal devletler, merkezi yapının güçlenmesi ile monarkların yönetimi anlamına gelen monarşilere dönüştü. Feodal dönem, kırsal geçimlik ekonominin hâkim olduğu bir dönemdi. Siyasi otorite boşluğu, can ve mal güvenliğini tehdit etmekteydi. Can güvenliği olmaması nedeniyle geniş bir nüfus, sığınacak yer aramaktaydı. Sığınacak yer arayan nüfus için savaşçı şövalye besleyen korumalı şatosu olan toprak sahiplerinin yanına sığınmak yaşamda kalmayı sağlıyordu. Feodal beyin yanına sığınanlara serf dendi. Serf ile feodal bey arasındaki anlaşmaya göre, serf, efendisine itaat edecek ve istediklerini yapacak, bey ise onu koruyacaktı. Ortaçağ karanlığında feodalizm nüfusun büyük bir kısmı için bir sığınak oldu.

Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı ile kentsel yaşam ve ticaret ortadan kalkmıştı. Ticaretin yeniden canlanmaya başladığı 12. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar geçen süre kentsel yaşamın yeniden biçimlendiği bir dönem olmuştur. Ekonomik dönüşüm, kırsal geçimlik ekonomiden canlanan ticarete ve pazar ekonomisine doğru olmuştur. Toprakla siyasi irade arasında yakın ilişki vardı. Zaman içinde kent, kendi hukukunu yaratırken, yönetim de belediyelere doğru evrim geçirecekti.

Avrupa, bu tarihten başlayarak aristokrasi ve monarklar ile kilise arasındaki uzun bir iktidar mücadelesine sahne olacaktır. Bu mücadelede kiliseye karşı oluşan her hareketten haberdar olmak istediler. Bunun için kendince bir haber ağları vardı. Bu haber ağlarının temel unsuru ise gezici keşişlerdi. Papalık, hem siyasi gelişmelerden haberdar oluyor hem de toplumun nabzını tutuyordu. Ticaret yapmak mal ve fiyat bilgisine sahip olmayı gerektirmekteydi. Gazetelerin ilk prototipleri diyebileceğimiz el yazması haberlerin bu gereksinimi karşıladığı düşünülebilir.

Tüccar sınıf kapalı bir topluma sadece mal dolaşımı değil, kültürel ürünlerin dolaşımını da sağlamaktaydı. Feodal yapı içinde dar coğrafyalarda yaşayan insanlar, daha uzak mesafelerden sağlanan mal ve haber dolaşımından etkilendiler. Avrupa’da toplumsal alan gelişen ticaretle biçimlenirken, siyasal alan ise gelişen bürokrasisi ile merkezi iktidarlara dönüşüyordu. Bu yapı, bir karşıtlık oluşturuyordu. Bu ayrım, aslında bir başka ayrımı da tanımlamaktaydı: Toplum ve devlet ayrımını. 17. ve 18. yüzyılda siyaset bu karşıtlık üzerine kuruldu. Bu tarih, aynı zamanda, monarşilerin iktidar alanlarının daraldığı ve yurttaşların tekrar tarih sahnesinde boy göstermeye başladığı bir dönemdi. Bu mücadelenin anahtar kavramları ise eşitlik, insan hakları ve ifade özgürlüğü idi.

İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü

Krallar, kendi iktidarlarının meşruluğunun gelenekten geldiğini düşünüyordu. İktidarın tanrısal bir kaynaktan gelmesi, Ortaçağ boyunca iktidarlarının sorgulanmasını önlemişti. Monarklar, tanrının dünyadaki temsilcileri idi. Bu kavramsallaştırma, yeni toplumsal kesimlerin çıkarları ile örtüşmüyordu. Gelişen tüccar sınıfın gücü, iktidardan da pay istemelerini ve siyasi taleplerini güçlü ifade etmelerine neden oluyordu.

Hobbes, 17. yüzyılda İngiliz İç Savaşı’nı yaşamıştır. Yaşam pratiği onun düzensizliğe tepki duymasına neden olmuştur. Siyaset kuramını da kargaşadan düzene nasıl geçileceği üzerine kurar. Hobbes, doğa halini insanın arzu ve isteklerinin hâkim olduğu bir yaşam olarak tanımlar. Bu durumda, insan bitmez tükenmez bir çıkar çatışması içinde kalmıştır. Hobbes, insan doğasına güvenmez. Hobbes’un “İnsan insanın kurdudur” sözü birçok kitapta atıfta bulunulan popülerliğe sahiptir. Doğa durumunda sahip olunan öznelliktir.

Hobbes’a göre, bunu aşmanın yolu insanların uzlaşmasıdır. Bu uzlaşma, toplumsal düzeni sağlayacak egemen güç üzerine anlaşmaktır. Kuralların olduğu bir toplumda çelişen çıkarlar çatışmaya dönmez.

17. yüzyılın önemli bir düşünürü olan Spinoza da devletin oluşum biçimi üzerine felsefi katkıda bulunmuştur. Balibar’ın (2004) aktardığına göre Spinoza bir mektubunda eserlerini yazma isteğini yaratan şeyin felsefe yapma ve düşüncelerini ifade etme isteği olduğunu belirtmiştir. Bunun yolunun da felsefenin dini dogmalardan özgürleşmesiyle olduğunu görmüştür. Spinoza’ya göre özgürlüğün tanımı bireyin sahip olduğu düşünce özgürlüğüdür. Teoloji ile felsefeyi ayırdığı gibi dünyevi iktidar ile dini de ayırmaktadır. Akıl ve inancı birbirinden ayırarak siyaseti laikleştirmek ister.

Devlet içindeki düşünce ve ifade özgürlüğünü tartışırken, Spinoza üç aşama üzerinde durur:

  1. Düşünce özgürlüğü,
  2. İfade özgürlüğü,
  3. İfade özgürlüğünün sınırları.

İfade özgürlüğünün felsefi temelleri günümüzde insan hakları sözleşmelerinde geçen metinlerinde felsefi temellerini oluşturmuştur. 20 Mart 1950’de Roma’da imzalanan “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”nin 10. maddesi ifade özgürlüğünü içermektedir. Bu maddeye göre, “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne” sahiptir.

Medya ve Kamuoyu

17. ve 18. yüzyıl düşünürlerinin geliştirdikleri doğal haklar ve egemenlik arayışı, monarşilerin iktidar alanlarını sınırlandıracak sonuçlar doğurmuştur. Fransa’da 1789’da tarihe Fransız Devrimi olarak geçen ayaklanma gerçekleşir. Ayaklanma, kitlelerin yeni fikirlerden nasıl etkilendiğini ve siyasal eyleme nasıl geçebildiğini göstermektedir. Aslında önemli olan Fransız Devrimi’ni hazırlayan fikirlerin halkın arasında büyük bir hızla yayılabilmesidir. Bunda gazetelerin, siyasi mesajları taşıyan bildirilerin, siyasi düşünceleri yaygınlaştıran basılı ürünlerin rolü önemlidir.

14 Temmuz 1789 tarihinde devrim gerçekleşir. Aradan bir ayı biraz geçen bir sürede “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi” devrimin ardından kurulan ulusal meclis tarafından kabul edilir.

  • Bildirgenin ilk maddesi insanların özgür ve eşit doğduğunu belirtmektedir.
  • İkinci maddede ise siyasal sistemin varlık sebebinin insanların doğal haklarının korunması olduğu belirtilmektedir.
  • Üçüncü madde, iktidarın meşruluğu ile ilgilidir. Bu maddede egemenliğin ulusa ait olduğu belirtilmektedir. İktidarın halk tarafından denetlenmesi böylece güvence altına alınmış olacaktır. Artık, iktidarı meşrulaştıran halkın kanaatleri, iktidarları denetleyecek ve değiştirecek meşruluğu da kendinde bulacaktır. Bu gücün ismi “kamuoyu”dur.

Yöneten ve yönetilenlerin birbirinden ayrıldığı bir yapıda kamu sözcüğü yöneticileri ve devleti tanımlamaktaydı. Egemenliğin halka dayandırılması, yönetenlerin ancak halkın rızasını alarak yönetebilmeleri bu sürecin belirleyicisi olmuştur. Artık, yönetimleri denetleyen bir güç vardır. “Dördüncü Güç” olarak tanımlanan bu güç kamuoyudur. Kamuoyunun biçimlenmesi ise medya kanalıyla oluşmaktadır.

İlk kurulan devletlerin anayasaları “Magna Karta” ve haklar bildirgesindeki haklar ve ilkelerden yola çıkılarak yazılmış anayasalardır. Bu anayasalarda, siyasal iktidarı sınırlamak için Amerikalıların “denetim ve dengeleme” dedikleri kuvvetler ayrılığı ilkesine yer verilmiştir. Burada amaç, özgürlüklerin korunmasıdır. Bu oluşumun sağlanmasında Amerikan kurucu babaları olarak tanımlanan o dönemin siyasi liderlerinin mesleklerine de bakmak gerekir. Bunların bir kısmı matbaacılık gibi faaliyet alanları ile ilgilenmekteydiler. Örneğin, Benjamin Franklin, bir matbaacının oğlu olarak dünyaya gelmiş ve genç yaşta bir günlük gazete çıkarmaya başlamıştı.

Kamuoyunun azınlıkta kalan düşünceler için bir tehlike olduğu görüşüne yer veren düşünceler de bulunmaktadır. Alexis de Tocqueville, kamuoyunun olası tehlikelerini “Amerika’da Demokrasi” kitabında ifade etmektedir. Tocqueville, yaklaşımını şöyle ifade eder: “ Basının bu kesin ve güçlü özgürlüğünü onaylamadığımı belirtmeliyim .” Tocqueville’yi asıl rahatsız eden, Amerika Birleşik Devletleri’nde çoğunluğun baskıcı yapısıdır. Bu yapı, kamuoyunun baskıcı yapısından oluşmaktadır. Genel kanaatler, birey üzerinde baskı kurmaktadır. Bireylerin, kendi düşüncelerinin azınlıkta olduğunu hissettiklerinde yanlış düşündüğünü kabul etme eğiliminde olduğunu düşünmektedir. Çoğunluğun, varlığı ile azınlığı ikna ettiğini söylemektedir. Kamuoyu kavramını, basın ve ifade özgürlüğü ile sansür ve denetim ekseninde ele almak gerekmektedir.

Günümüzde Sansür Uygulamaları

Günümüz demokrasilerinde basın ve ifade özgürlükleri yasal güvence altına alınmıştır. İktidarlar, buna karşın, sansürün farklı biçimlerini geliştirmektedir ve uygulamaktadırlar. Günümüzde, ulus devletlerden oluşan uluslararası ilişkiler dünya sistemi olarak adlandırılmaktadır.

Bu sistem içinde ulus devletler kendilerine iç ve dış tehditler tanımlamaktadır. Bu tehditlerle ilişkilenen medya içerikleri ise ulusal güvenlik sebebi ile geliştirilen yeni sansür mekanizmaları yaratmaktadır. Olağanüstü durumlar, günümüzde, devletlerin basın ve ifade özgürlüğü ile ilgili sansür olarak tanımlanabilecek uygulamaları için en çok kullanılan gerekçelerdendir. Ulusal güvenlik, yurttaşların denetim alanı dışına çıkarılmıştır.

Bir Sansür Türü Olarak Medya ve Siyaset İlişkisi

Medya, kamuoyu ve yurttaş için devleti ve iktidarı denetleyen bir araçtır. İktidar ve devlet için ise kamuoyunu ve yurttaşları yönlendiren bir araç olarak görülebilir. Totaliter rejimlerde iktidarlar, yayıncılığı devlet tekeli ile kontrol eder. İletişimin akışı tek yanlıdır. Yurttaşların talep ve istemleri siyasal sisteme doğru akmaz. Devletten yurttaşa akan ise tasarlanmış ve üretilmiş bir enformasyondur. Haber ve propaganda arasında ayrım ortadan kalkmıştır.

20. yüzyıl siyasi tarihinde bu tür rejimlere çokça rastlanmaktadır. Totaliter rejimin yöneticileri arasında propagandanın ustaları yetişmiştir. Nazi Almanyası’nda Enformasyon Bakanlığını yürüten Gobbels, hâlâ propagandanın büyük ustaları arasında sayılır.

Propaganda, kaynağı ve içerdiği enformasyon açısından üç grupta toplanabilir:

  • Bunlardan ilki, kaynağın ve enformasyonun doğru olduğu propaganda türüdür. Bu tür propagandaya “beyaz propaganda” denilmektedir.
  • Kaynağın ve enformasyonun yanlış olduğu propaganda türü ise “kara propaganda”dır.
  • Bir diğer tür ise yanlış enformasyonun doğru ve güvenilir bir kaynak üstünden aktarılıyormuş gibi gösterildiği “gri propaganda”dır

Yeni İletişim Teknolojileri ve Sansür

İletişim özgürlüğü ve sansür eksenindeki eski tartışma yeni iletişim teknolojileri üzerinden devam etmektedir. Yeni teknolojilerin merkezinde internet bulunmaktadır. Dezavantajlı grupların kamusal iletişim alanına girmeleri açısından internet ilk bakışta özgürleştirici görülmektedir. Ancak erişim eşitsizliği en temel sorundur. Bunun yanında bazı ülkeler internet erişimini fiziksel olarak engellemeye çalışmaktadır. Bu ise en etkin sansür türüdür. İnternet’in bir ağ sistemi olması nedeniyle internet erişimini tamamen engellemek kuramsal olarak mümkün değildir. Ancak ulusal servis sağlayıcılar üzerinden kısmi kontrol mümkündür.

Sansürün bir diğer türü de web sitelerine girişin yasaklanmasıdır. Bu bağlamda mahkeme kararlarıyla ve bireysel başvurularla zararlı içerikler engellenebilmektedir. Bu tür uygulamalar belirli bir devletin kendi ülkesinde yapılabilmekte veya uluslararası sözleşmeler ile işbirliği yapabildiği diğer ülkelerden de talep edebilmektedir. Ancak pratikte bu anlaşmalar kapsamına girmeyen bir ülkede bu içerikli siteler internet ağına girebilmektedir.