MİMARLIK TARİHİ - Ünite 6: Osmanlı ve Cumhuriyet Döneminde Konut Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 6: Osmanlı ve Cumhuriyet Döneminde Konut

Giriş

Konut, insanların dış etkilerden korunduğu bir barınak, çalışma dışında zamanının büyük bölümünü geçirdiği bir ortam, kavramsal açıdan ise bir yuvadır. Konutların biçimlenişinde yer alan fiziksel faktörler; iklim ve barınma gereksinmesi, yer, malzeme, yapı tekniği ve teknoloji; sosyo-kültürel faktörler ise, ekonomi, din, yaşam tarzı, aile yapısı, sosyal organizasyonlar, bireyler arası sosyal ilişkiler, mahremiyet anlayışı ve estetik değerlerdir.

Tarihsel süreç içinde insanların önce mağaralarda yaşadıkları, sonra basit strüktürler inşa ettikleri görülse de konut tarihi insanların tarım ekonomisi ile birlikte yerleşik düzene geçmesiyle başlamıştır.

Modernite kavramının ortaya çıkışı ile, yeni bir ekonomik düzen, malzeme ve teknoloji olanakları, toplum yapısı, değerler sistemi, yeni dünya görüşü ve yeni yaşam tarzı gelişmiştir. Bu gelişmelere paralel olarak konutlarda, yeni yerleşim düzenleri, konut tipleri, organizasyonları, konut standartlarında ve anlayışında değişiklikler ortaya çıkmıştır.

19. yüzyılda modernite kavramı konut alanını etkilerken, 20. yüzyıl boyunca geleneksellik ile modernite arasında oluşan tartışmalar konut üzerinde de etkilerini göstermiştir. Türkiye’ de konutun gelişimini anlamak için Osmanlı’ya ait geleneksel konutu anlamak, Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan değişimleri değerlendirebilmek açısından gerekli olmaktadır.

Osmanlı Dönemi’nde Konut

Anadolu’nun, çevre ülkelerle yöresel kültür bağlarının bulunması Türkiye topraklarında mimari üslupların zenginleşmesine sebep olmuş, biçimler birbirini etkilemiş, benzer teknikler farklı üsluplarda kullanılmıştır. Osmanlı’nın ilk egemenliğini kurduğu topraklar olan Batı Anadolu’da, kendine özgü bir ev üslubu yaratılmıştır.

Geleneksel Türk evi, Orta Anadolu’nun doğusundan Balkanlar’a kadar uzanan, bölgesel gelenekler içinde değişiklikler göstermekle birlikte, genel bir kullanılış şemasına uyan ve çevresiyle benzer ilişkiler kuran ev tipidir. 17. yüzyıldan önce örneklerine rastlanmayan fakat daha önceki dönemlerde de kullanıldığı tespit edilen bu konut geleneği, Osmanlı kültür sentezinin dünya konut tarihine sunduğu en önemli katkılardan biridir.

Geleneksel Türk evini biçimlendiren etkenler incelendiğinde, Türk evinin biçimlenmesinde, Anadolu’nun fiziksel özellikleri ve yapım teknikleri önemli olurken, Plan kurgusu ve işleyişi açısından ise, Türklerin göçebe yaşam tarzı ile İslam kültürünün yaşam tarzı önemli olmuştur.

Anadolu’nun konumu gereği göç yolları üzerinde olması, farklı iklim bölgelerine sahip olması ve tarih boyunca farklı uygarlıkların yerleşim yeri olması Türk evinin biçimlenişinde etkili olmuştur. Anadolu’nun yerli ustaları ile yerel malzeme ve teknikleri kullanılarak Türk ve İslam kültürüne ve yaşam tarzına uygun biçimde inşa edilen bu evler, Anadolu-Türk sentezinin en önemli temsilcilerindendir.

Homojen bir yapı üslubu olmadığı gözlenen Anadolu’da, iklim, topoğrafya ve bitki örtüsü ile bölgelerdeki toplum ve üretim durumları, farklı ev tiplerinin doğmasında etkili olmuştur. Anadolu’da konut mimarisi bölgelere göre şu şekilde sınıflanabilir:

  • Taş konut mimarisi
  • Ahşap hatıllı taş mimari
  • Ahşap iskeletli ev mimarisi
  • Düz damlı “kübik” taş mimari
  • Kerpiç mimarisi
  • Hımış yapı tekniğinde inşa edilmiş olan konut mimarisi

Bunlar içinde sonuncu grup, geleneksel Türk evi tanımlamasına girmekte ve bu teknikle yapılan evler diğer tiplerdeki gibi bir bölge ile sınırlı olmamaktadır. Burada kullanılan yapı tekniği, birbirine yakın saçakları ve çıkmaları ile geleneksel bir Türk sokağının karakterini de oluşturmuştur.

Göçebe kültürü hem yerleşim hem de konut ölçeğinde etkili olmuştur. Göçebelerin doğa odaklı bir yaşantı sürmelerine paralel olarak, geleneksel Türk kenti organik bir doku ve ritmik bir düzende gelişmiştir. Geometrik olmayan formların konut, yol ve kent dokularını biçimlendirmesi insan ve doğanın etkileşimini göstermektedir. Doğaya ve topoğrafyaya uyan, hiçbir konutun diğerinin güneşini ve manzarasını kesmediği, mahremiyetine saygı duyduğu, insan ölçeğine uygun yerleşimler ortaya çıktığı görülmektedir. Göçebeliğin “aile toplumu” nu getirmesi ve büyük aile kavramı, mahallelerin oluşmasına neden olmuştur. Mahalle kavramı, sosyal ve idari açıdan kendi içinde bir sistemi olan ve Türk yerleşimlerini diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerin başında gelmektedir.

Göçebe yaşantısı, konutların plan şemasını da etkilemiştir: yapı içinde yer alan her oda, tıpkı çadırda olduğu gibi, avluya ya da sofaya açılan bağımsız birer birim olarak düşünülmüş, odalar, çadır yaşantısında olduğu gibi çok fonksiyonlu ve özelleşmemiş olarak tasarlanmıştır. Bir göçebe geleneği olan bağdaş kurarak oturma, sedir düzenini oluşturmuş, iç mekanlar çadırlarda olduğu gibi dokuma ağırlıklı düzenlenmiştir. Evlerde yazlık ve kışlık odaların ve bölümlerin düzenlenmesi, göçebelerin mevsimlere bağlı olarak yaşam alanlarını değiştirmeleri ile ilişkilidir.

Türk evinin biçimlenmesinde İslam dininin getirdiği yaşam tarzı ve bu bağlamda önemli yeri olan mahremiyet kavramı, hem kentsel yerleşim, hem de konut plan şeması açısından etkili olmuştur.

Geleneksel Türk evinin mekânsal kurgusu ve özellikleri, Göçebe kültürü yerleşik düzene mevcut kentlerin çevresinde kurularak geçmiştir. Yerleşik düzene geçişin tarım ekonomisini getirmiş olması, evin özellikle zemin kat kısmını etkilemiş olup açık ve kapalı mekanlar arasında bir ilişki oluşturmayı gerektirmiştir. Özellikle Zemin kat kısmı depolar, kiler, ahır, samanlık ve avluda, varsa mutfak, hamam, fırın ve helalar bulunacak şekilde biçimlenmiştir. Evler genellikle iki katlı olup, yer yer üç katlı olanları da vardır. En şerefli kat en üst kattır ve plan buna göre kurgulanmıştır. Birçok bölgede rastlanan ve genellikle kışın kullanılan ara kat ile üst kattaki yazlık kat arasında malzeme, plan, cephe farklılıkları vardır. Bütün bölgelerde, alt katlar sağır, üst katları ise çıkmalar ve çok sayıdaki pencereleriyle dış dünyaya açılan bir konut şeması ortaya çıkmıştır. Alt katlar, Spontane ve organik dokulu yolların bulunduğu bir kent oluşumu ve düzensiz yapı parselleri içinde yer almış, üst katlarda yapılan çıkmalarla dik açılı düzgün bölümler elde edilmiştir.

Oda ve sofa geleneksel Türk konutlarına ait plan şemasını oluşturan en önemli elemanlar olup, göçebelikten gelen deneyimlerle şekillenmiştir. Odaların çok işlevli olması, boyutsal olarak eşit olması göçebelik kültürünün etkileridir. Odalar dışa ve içe bakmasıyla, pencereye sahip olması ve köşelerde olması durumlarına göre kıymetlenmektedir. Evin en önemli odası olan “başoda”, genellikle yola bakan bir köşe odasıdır ve üst katta yer almıştır. Genellikle kareye yakın bir dikdörtgenden oluşan odaların bir duvarında ocak, ocağın iki yanında nişler, bir tanesi yıkanma işlevi de görebilen yüklükler ve sedirler bulunmaktadır. Odaların penceresi sokağa veya sofaya açılmaktadır.

Geleneksel Türk evinin en karakteristik ögesi, “sofa” denilen mekânlardır. Sofa, odaların ve eyvanın açıldığı, merdivenin bulunduğu genel bir dolaşım alanı olup aynı zamanda, ev halkının toplandığı bir mekândır. Hareket alanı dışında kalan bölümleri oturmaya ayrılmıştır. Sofa, çeşitli yerlerde “sergi”, “segâh”, “sayvan”, “çardak”, “divanhane”, “hayat” gibi isimlerle de tanımlanmaktadır. Sofanın şekli ve yeri, plan tipini oluşturan en önemli etkendir. Geleneksel Türk evlerini sofa bağlamında değerlendirilirse dört ana bölüme ayırmak mümkündür:

  • Sofasız plan tipi: Odaların yan yana dizilmesiyle oluşan plan tipidir. Odaların doğrudan bir kaldırım, trotuar veya avluya açılması, üst kata bağlantıların bir balkon ile sağlanması bu ev tiplerin en belirgin özellikleridir. İklimin sıcak olduğu bölgelerde benimsenmiştir. Soğuk bölgelerde ise geçitlerin üzeri örtülmüştür. Bu tipe en çok Anadolu’nun güney ve doğu bölgelerinde rastlanmaktadır.
  • Dış sofalı plan tipi: Bir oda sırası ve önündeki sofadan oluşmuştur. Oda sıralarının L veya U şeklinde sofanın etrafında toplanmasıyla daha toplu ve ekonomik planlar oluşturulmaya çalışılmıştır.
  • İç sofalı plan tipi: Bu tipte sofanın iki yanı oda sıraları ile çevrilmiştir. Bu tipe “karnı-yarık” ismi de verilmektedir. İki cephesi de pencerelidir. Bu tip daha çok şehir evi karakterini taşımaktadır.
  • Orta sofalı plan tipi: Sofa evin merkezinde ve dört tarafı oda sıraları ile çevrilidir. Odalar arasında eyvan şeklinde boşluk bırakılarak Sofanın aydınlık olması sağlanmıştır. Böylelikle, sofaya açılan eyvan sayısı dörde kadar çıkarılabilmiştir. Bu plan tipi genellikle büyük ve zengin evlerde uygulanmış, büyük şehirlerde ve özellikle İstanbul’da çok kullanılmıştır.

Geleneksel Türk evinin bir diğer önemli özelliği de, harem, selamlık gibi bölümlere ayrılmış olmasıdır.

Batılılaşmanın konuta etkileri incelendiğinde, Osmanlı döneminde Batılı yaşam tarzı ile ilk tanışma, 18. Yüzyılda Lale Devri ile gerçekleşmiş, Batılılaşma hareketi, Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla hız kazanmış ve devlet politikası haline dönüşmüştür. Liman kentleri ve bu kentleri diğer yerleşimlere bağlayan demiryolu hatları üzerindeki yerleşimler, Batılılaşmaya paralel biçimde modernleşmeden etkilenmişlerdir.

Batılılaşma, toplumsal yaşamı, aile ortamını, tüketim, zevk ve değer sistemlerini etkilemiştir. Bu değişim, ihtiyaçlar ve beklentiler doğrultusunda konut da etkilemiştir.

Kentlerin sosyal yapısı, geleneksel etnik/dinsel cemaat sistemi yerine sınıfsal özelliklere göre şekillenmeye başlamış olup, toplum yapısında değişmeler meydana gelmiştir. Bu değişimler sonucu, konut mekânları işlevlerine göre özelleşerek farklı odalara dönüşmüştür.

Batı tarzı kurumların oluşturulmaya başlanması, kent ve yapılaşmaya ait yeni yasaları da beraberinde getirmiştir. Bu yasalar konutta meydana gelen biçimsel değişikliklerin ortamını hazırlayan önemli faktörlerdir.

Bu süreçte, konut tiplerinde de değişiklikler ve yenilikler olmuştur. Geleneksel konutlar değişime uğramış, sıra ev, apartman ve sayfiye konutları (köşk ve yalılar) ortaya çıkmıştır.

  • Geleneksel konutların değişime uğraması: Yapılaşma alanında çıkarılan kanunlar, konut yerleşimlerinin doğaya uyumlu, organik dokusunda değişikliklere sebep olmuştur. Mahremiyet, mekânsal kapalılık, içe dönüklük özelliklerinin giderek çözülüp dışa dönüklük özelliğinin artmasıyla, konuta sokaktan doğrudan giriş tercih edilmeye başlanmış, pencereler büyümüştür. Katlar eş plan şemasıyla düzenlenmeye başlanmış, merdiven sofası önemli hale gelmiş, mobilyalar konuta girmiş, yüklüklerin önemi azalmış ve odalar özelleşmeye başlamıştır.
  • Sıra evler: Genellikle lojmanlar ile etnik ve dini cemaatlerin oluşturduğu toplu girişimler sonucu ortaya çıkmış olup, özellikle orta gelir gruplarının yaşadığı semtlerdeki imar görmüş yapı adalarında dar parseller üzerinde yer alan bu konutlar, ahşap ya da kâgir yapı sistem ve malzemesiyle inşa edilmişlerdir. Plan şemaları, biri yola, diğeri arka bahçeye bakan iki oda ile aradaki merdiven ve servis mekânlarından oluşmaktadır.
  • Apartmanlar: Birden fazla konut birimini ve aileyi aynı çatı altında toplayan konut tipidir. Osmanlıya özgü biçimde ortaya çıkan bitişik nizam aile apartmanları, çekirdek aile ile geleneksel aileyi bir araya getirmiştir. Bu dönemde İstanbul’da yapılmış olan apartmanlar Neoklasik ’ten Art Nouveau ’ya uzanan üsluplarıyla, dönemin karakteristik üslup eklektisizmini ve zenginliğini sergilemişlerdir.
  • Sayfiye konutları-köşk ve yalılar: Bahçeli konutlar ile köşk ve yalıları kapsamaktadır. Bu yapılar, üst gelir grubunun tercihi olmuştur. Avrupa kentlerindeki benzerlerine paralellik göstermektedir. Ancak mevsimlik kullanılmaları, yani sayfiye karakterinde olmaları nedeniyle Avrupa’dakilerden farklılıklar göstermektedir.

Döneme ait tüm konutlar, mimari üslup açısından da dönemin Avrupa’da geçerli olan üsluplarını yansıtmaktadır. Avrupa üsluplarının ögeleri çoğunlukla Osmanlı motifleriyle birleştirilmiştir.

Cumhuriyet Dönemi’nde Konut

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte, politik, ekonomik ve toplumsal alandaki değişimler, konut tasarımlarını da büyük ölçüde etkilemiş ve değişmelere yol açmıştır. Cumhuriyet döneminin (1923-1938 ) ilk yıllarında, Birinci Ulusal Mimarlık Akımı geçerli iken, 1927’den 1930’ların sonuna kadar Türkiye’nin ilk modern mimarlık dönemi etkili olmuş, sonrasında İkinci Ulusal Mimarlık Akımı egemen olmaya başlamıştır. 1950 sonrasında yeniden modern mimarlık dönemi ortaya çıkmıştır. 1960 sonrasında, birden çok yaklaşımın bir arada bulunduğu çoğulcu anlayış geçerli olmuştur. 1980 sonrası ise post-modern dönem olarak nitelendirilmiştir. 1950’lerden sonra kırsaldan kentlere gerçekleşen göçler, kentlerde yeni sosyo-kültürel oluşumlar meydana getirmiş, konut sorununu çözmek amacıyla oluşturulan yasal düzenlemeler ve yasadışı uygulamalar, konutun gelişimini önemli boyutta etkilemiştir.

Cumhuriyetin ilan edilmesiyle, özellikle İstanbul’da geleneksel geniş aile kavramı yerine çekirdek aile kavramı benimsenmeye başlamış olup haremlik-selamlık ayrımı varlıklı insanların evlerinde ortadan kalkmıştır. Batılılaşmış seçkinlerin gereksinimlerini ve ihtiyaçlarını Geleneksel Türk evi artık karşılamaz ve yetersiz kalmaya başlamıştır.

Erken Cumhuriyet Dönemi’nde konut (1923-1938), incelendiğinde bu dönemde konutlar kendi başına var olmuş, kent projeleri ya da toplu konut yerleşimleri kapsamında değerlendirilmemiş ya da çok sınırlı bir boyutta kalmıştır. Bu dönemde büyük ölçekli, rasyonel konut üretimi olmamıştır.

Yeni başkent olan Ankara için barınma ciddi bir sorun olmuştur. Bu dönemde Ankara’da egemen mimari üslup Birinci Ulusal Mimarlık Akım olmuştur. 1927’ye kadar, büyük ölçekli kamu yapılarından konutlara kadar yeni Cumhuriyet’in ilk binaları bu üslupta tasarlanmıştır.

Bu anlayışla tasarlanan konutlardaki planlamada, Batı etkisi görülmesine karşın, cephelerde Osmanlı mimarlık ve sanat ögeleri görülmektedir. Asimetrik planlama, özelleşmiş mekânlar, orta hole açılan odalar, bodrum üzerinde yükseltilmiş zemin kat, mekânların dışa taşırılarak düzenlenmesi, kule görünümü verilmiş köşe mekânlar, geniş saçaklar, cumbalar, payandalar, balkon, kemer kullanımı, kâgir korkuluklar, dönemin konut mimarlığındaki belirgin özelliklerdir. Cephe süslemeleri, alçıdan kabartmalı ya da çini bezemeli kıvrımlı desenler ile geometrik desenlerden oluşmuştur. Bu biçimlenme dönemin sonlarına doğru sadeleşme göstermiştir. Dönemin apartman yapılarında ise, planlarda koridorun daha çok kullanıldığı, cephelerde simetrik anlayışın hâkim olduğu ve daha yalın olarak tasarlandığı görülmektedir.

Teşvik-i Sanayi Kanunu (1927) ile modern mimarlık konut tasarımlarında etkisini göstermiş olup, 1930’lar Modernizmi olarak da anılmıştır. Bu dönemde Modern konut, modern konfor ve donatı ve modern mobilya, sahibi için bir statü ve çağdaşlık belgesi sayılmıştır. Modern Mimarinin konutlarda kullanımının yaygınlaşması ile birlikte, yaşam biçimi de bununla birlikte değişmeye ve yaygınlaşmaya başlamıştır. 1930’lu yıllarda konut yapıları, düz çatılı, genellikle betonarme iskeletin uygulandığı, işlevsel, rasyonel ve yalın olarak tasarlanmaya başlanmıştır.

Modern konutlar, geleneksel Türk evinden gerek planlamada, gerek de dışa açık düzenlemeleri ile kütle ve cephe tasarımlarıyla tümüyle ayrılmışlardır.

Dönemin konut mimarlığının içerdiği iki tür, bir ya da iki katlı tek konutlar ile apartmanlardır. 1930’ların modernist söyleminin gözde nitelikleri doğaya, günışığına ve sağlıklı yaşama yakınlığıyla övülen müstakil, tek aile evi ya da villa olmuştur. Konutlar üslup olarak, “kübik” terimi ile ifade edilmiştir. Kübik villaların ortak özelliği, kutularla oluşturulan geometrik, çoğunlukla asimetrik kompozisyonlara sahip olmalarıdır.

Döneme ait Apartmanlar memur kesimine hitap ettiği için mütevazı planlıdırlar. O yıllarda lüks sayılabilecek beş odalı ve daha geniş apartmanlar da yapılmıştır, bu tip apartmanlara Ankara da rastlanmaktadır. Alanları daha büyük olan İstanbul apartmanların ise, üç salonlu, ayrı hizmetçi dairesi bulunan ya da dubleks daireli örneklerdir.

Bu dönem içinde toplu konut uygulamaları sayıca az olmasına karşın, 1935 yılından itibaren kooperatifler ve kamu eliyle yaptırılan toplu konut uygulamalarında artış gözlenmiştir. Hermann Jansen tarafından düzenlenen Bahçelievler Yapı Kooperatifi, bahçekent anlamındaki ilk yapılaşmadır. Konutlar, bir ya da iki katlı tek, ikiz ve sıra evler şeklinde düzenlenmiştir.

Savaş yıllarında konut (1939-1950) 1930’lu yılların sonlarından 1950’lerin başlarına kadar İkinci Ulusal Mimarlık anlayışı konutlarda da geçerli olmuştur. Akımın öncülüğünü yapan Sedad Hakkkı Eldem, özellikle de konut projelerinde bu sürekliliğin formlarını ve olanaklarını araştırmıştır. Merkezde yer alan sofa, Eldem’in yeniden canlandırmaya çalıştığı bir ana temadır İkinci ana tema, sofa ve cephe tasarımında alt bölünmeler ve pencere oranlarıdır. Tasarlanan konutlar, yeni sosyal düzene ve aile yapısına uygun, yerli görünümün yalnızca dış görünüşte ve ayrıntılarda olduğu, kafessiz, dışa dönük, Batı yaşam tarzına uygun mobilyalı olmuştur.

Uluslararası sisteme açılış ve çoğulculuk döneminde konut (1950-1980) incelendiğinde, 1950’lerden itibaren Uluslararası Üslup, konut yapılarına müstakil konutlarda Le Corbusier’nin anlayışına uygun olarak kolonlar üzerinde yükseltilmiş kütleler, Frank Lloyd Wright tarzında geniş veranda ve saçaklar, geniş cam yüzeyler, teras çatılar olarak planlanmıştır. Levent Toplu Konut projesi, farklı gelir gruplarının karışımından oluşan müstakil evler, sıra evler ve çok katlı apartmanları birleştiren ilk proje olmuştur. Dünyada ve Türkiye’de 1960’lardan itibaren oluşan çoğulcu ortamda, konut yapılarında da örneklerine rastlanan yaklaşımlar, organımsı mimarlık, brütalizm ve yeni rejyonalist yaklaşımdır.

Konut Sorununa Çözüm Arayışları

Cumhuriyet döneminde 1950’lerden itibaren göç alan kentler hızlı ve denetimsiz bir biçimde büyüyerek, geleneksel dokudan farklı yeni yerleşim alanları tarafından işgal olunmaya başlamışlardır. Kente gelen nüfus, barınma sorunu ile karşı karşıya kalmıştır. Ortaya çıkan konut açığı toplu konut, kooperatifler ve yap-satçılık, yasal çözümler olarak gündeme gelmiştir. Yasal yöntemlerin yetersiz kaldığı süreçte gecekondu devreye girmiştir. Yeni çevrenin oluşumunda Gecekondu ve yapsatçılık belirleyici olmuştur.

Toplu konutlar ele alındığında, Cumhuriyetin ilk yıllarında konut yapımı durgun olmakla birlikte ülke genelindeki ilk konut politikalarının oluşturulması ve ilk konut kooperatifinin kurulması bu döneme rastlamaktadır. Yapılan yasal düzenlemeler planlamaya ve konut sunumuna yeni evrensel boyutlar kazandırmaya yöneliktir. Arsa fiyatlarının yükselmesi sonucu yeni bir çözüm olarak gelişen yapsatçı sunum biçimine, bir alternatif olarak kooperatif eliyle sunum gelişmiştir. Kooperatifler eliyle konut sunumu öncelikle Ankara’da gerçekleşirken sonralarda diğer kentlerde de ortaya çıkmaya başlamıştır.

1950'lerde göç hareketinin hızlanması konut kooperatiflerinin sayısında önemli artışlara yol açmıştır. Öncelikle işçilerin konut sahibi olması hedeflenmiş ancak uygulamada kredilerin geri ödemeleri enflasyona göre ayarlanmamış olması yüzünden tamamen hibeye dönüşmesi ve fon kaynaklarının erimesine neden olduğundan yöntem yaygınlaşamamıştır. Belediyelerin kendilerinin de ortak olacakları konut kooperatiflerine kâr amacı gütmeksizin arsa sağlamalarına olanak tanınmış, ancak belediyelerin konut üretiminde etkin bir rol oynamadıkları görülmüştür.

Orta sınıfın konut sahibi olmasının olanaklı kılınması kapsamında apartmanlaşma ve kat mülkiyetinin gündeme gelmiştir. Kat mülkiyetine izin veren düzenlemeler 1948'de Türkiye'nin gündemine girmiş, 1965 yılında çıkarılan Kat Mülkiyeti Kanunu ile apartmanlaşmanın önü açılmış olmuştur.

1970’li yılların başından itibaren tek bloktan, büyük ölçekli konut üretimine doğru gelişme başlamıştır ve kentlerdeki az katlı yapıların yerini çok katlı yapılar almıştır. Toplu konut üretimine başlanmasında yerel yönetimlerin önderliğinde kurulan kooperatifler bu dönemde önemli görevler üstlenmeye başlamıştır.

Büyük sermaye gruplarının gayrimenkule olan yatırımlarının artmasıyla site olarak isimlendirilen yerleşimler, kentlerin yakın çevrelerine konumlanmaya başlamıştır. 1980-2000 yılları arasında büyük kentlerde izinli ve izinsiz yapılar çoğalırken, diğer taraftan yerleşim alanları kent dışına doğru da yayılma başlamıştır. 2000’li yıllarda kontrolsüz büyüyen kentsel alanların değişimine ihtiyaç duyulmuştur ve çözüm olarak ise kentsel dönüşüm projelerine ağırlık verilmeye başlanmıştır.

Yapsatçılık, kentleşme ve buna bağlı olarak arazi değerlerindeki artışın ve konut yapım sürecini örgütleyen küçük girişimcilerin ortaya çıkarmış olduğu bir modeldir. Genellikle küçük sermayeli bir girişimci olan yapsatçı arsa sahibiyle yapacağı apartmanın üzerinde belirlenen sayıda dairesini vermek üzere anlaşma yapmaktadır. Yapsat yöntemi büyük ölçüde yasalara uyarak faaliyetini sürdürdüğünden, toplumun yasa dışı kalma riskini göze alamayacak kesimlerine yöneliktir. Ancak, bu sunum biçiminin imar haklarının artırılması konusunda sürekli baskı yaratması, daha teknolojik ömürleri dolmadan pek çok yapının yıkılmasına ve tarihsel dokuların tahribine neden olmuştur. Ayrık ve bitişik düzende inşa edilen yapsat apartman bölgeleri, arsa büyüklüklerine göre sınıflandırılabilecek birkaç planimetrik şemanın tekrarından oluşmaktadırlar.

Gecekondu kavramı, tarım toplumundan sanayi toplumuna olan dönüşüm ve kentlerdeki mevcut konut stoku ile altyapı olanaklarının yetersiz kalması sonucunda ortaya çıkmış ve kentlerin etrafı plansız ve fiziki görünümü bozuk gecekondu bölgeleri ile çevrelenmiştir. Fiziksel çevre ve sosyo-ekonomik açıdan kentin alt sınıflarını oluşturan gecekondular, genellikle ailenin ihtiyaçlarına göre büyüyebilen özelliklere ve kırsal alandakine benzer bir yaşam tarzına sahiptirler. Gecekonduya ilişkin çeşitli yasalar çıkarılmış ve tüm yasalarda temel kaygı, gecekondu sahiplerine kentsel yaşamda bir güvence sağlamak olmuştur. Güvenceye kavuşan gecekondu mahallelerinde konut kalitesinin gelişmesinin yanı sıra, siyasal himayecilik mekanizmaları yardımıyla da alt yapı kalitesi belli ölçüde gelişmiştir. Daha sonraları Gecekondu yapımının ticarileşmesi gündeme gelerek, toplumun bu kesimi için gecekondu, yalnızca bir barınak olmaktan çıkarak, kentin oluşan rantından nemalanmayı sağlayacak bir yatırım aracı haline gelmiş ve çok katlı hale dönüşmeye başlamıştır.