ORTAÇAĞ FELSEFESİ I - Ünite 3: Ioannes Scotus Eriugena Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 3: Ioannes Scotus Eriugena

Ioannes Scotus Eriugena’nın Yaşamı ve Yapıtları

Eriugena, “Erin halkından doğan” anlamına da yani İrlandalı “İrlanda’da doğmuş” demektir. Ortaçağ’ın belki de tek İrlandalı filozofudur. Aslında bu isim ona çok geç bir tarihte, Dublin başpiskoposu Ussher tarafından 1632 yılında Ioannes Scotus’un, on üçüncü yüzyılda doğmuş olan Duns Scotus ile karıştırılmaması için bu isim verilmiştir.

Kesin doğum tarihi bilinmeyen ancak 810 yılı civarında doğduğu kabul edilen Eriugena, Karolenj döneminde Avrupa’da dolaşmış çok sayıda bilginden birisidir. Adının çok yaygın kullanılan ad olmasından dolayı, yazılı belgelerde yaptığı seyahatlerin takibi de güçtür. Bu yüzden yaşamındaki bazı ayrıntılar belirsizdir ve genel ifadelerden oluşur. Büyük bir olasılıkla Atina’da, belki Doğu’da bir merkezde eğitim almıştır. Yaklaşık olarak 845 yılında Carolus II’nin (Dazlak Charles olarak da bilinir) himayesindeki kraliyet okulunda özgür sanatlar üzerine dersler vermiştir. Bu sürede müzik ve tıp ile de ilgilenmiştir. 870’li yıllarda İngiltere’ye dönmüş ve 877 yılına kadar dersler vermiştir. Eriugena’nın bir ders esnasında öğrencileri tarafından kalem saplanarak öldürüldüğü düşünülür. Bazı metinlerde şehit olarak anılmaktadır.

Eriugena’nın yapıtları Patrologia Latina’nın 122. cildinde bulunmaktadır. Buradaki eserleri arasında De Divisione Naturae (Doğanın Bölümlenmesi Hakkında), De Divina Praedestinatione (İlahi Kader Hakkında) bulunmaktadır. Onun bir diğer önemli başarısı, kendisinden önce yaşamış olan önemli filozof/din adamlarının eserlerini Eski Yunancadan Latinceye aktarması ve bunlar üzerine çeşitli yorumlar yazmış olmasıdır. Bu bağlamda, özellikle ünlü Atinalı filozof Dionysius Areopagita’nın (Sahte Dionysios olarak da bilinmektedir) De Mystica Theologiae (Peri Müstikes Theologias - İlahiyatın Gizemi Hakkında), De Divinis Nominibus (Peri Theion Onomaton - İlahi İsimler Hakkında) ve De Caelesti Hierarchia (Peri tes Ouranis Hierarkhia - Göklerin Sıradüzeni Hakkında) eserleri önem taşımaktadır.

Bunların yanı sıra Eriugena’nın Maksimus Confessor (580-662) ile Gregorius Nyssenus (335-394)’un bazı eserlerini Latinceye çevirdiğini biliyoruz. Maksimus Confessor’un Gregorius Nyssenus’un kaleme aldığı insanın doğası hakkında bir inceleme olan De Imagine adlı eserinin üzerine yazdığı yorum da Eriugena tarafından Latinceye çevrildi. Bu eserin çevirisi, özellikle o dönemde pek çok filozofun ilgi duyduğu önemli bir başvuru kaynağı olmuştur.

Eriugena’nın Tanrı ve Yaratılış Anlayışı

Ioannes Scotus Eriugena, genel olarak tüm Ortaçağ filozoflarının ilgilendiği konu olan, Tanrı ile dünya arasındaki bağlantıyı açıklamayı çalışmıştır. Bu bağlantının en belirgin tarzı, Tanrı gibi birlik sergileyen bir varlık ile dünya gibi çokluk barındıran bir durum arasındaki ilginin nasıl kurulabileceğidir. Bu birlik ve çokluk ilişkisi, nihayetinde insanın Tanrı’dan nasıl çıktığını ve O’na nasıl geri döneceğine ilişkin bir sorgulama süreci meydana getirir. Bu sorgulama sürecinin temelinde, tıpkı diğer bütün filozofların yaptığı gibi, hakikati arama kaygısı yatar. O halde, Eriugena’nın da Tanrı veya yaratılış ile ilgili olarak sorduğu soruların tümü hakikatle, hakikat sorgusu ile bağlantılıdır. Bu yüzden, her şeyden önce, Eriugena’nın doğayı nasıl anladığı ve onu nasıl ayrımladığı üzerinde durmamız gerekir.

Eriugena’nın Periphyseon başlıklı eserinin birinci kitabında, şeylerin ilk ve temel ayrımının “olanlar” ve “olmayanlar” şeklinde olabileceğidir, (S: 56, Okuma Parçası; Nutritor). Bu ayrımın zihinlerde tam olarak belirginlik kazanabilmesi için de “doğa”nın bu ayrımı kuşattığını ayrıca belirtir. Eriugena’nın “doğa”sı varlık veya gerçeklikten daha farklı bir kullanıma sahiptir ve onlardan daha geniş bir anlamı bulunmaktadır. Basitçe tanımlarsak, varlık, akıl veya duyular aracılığıyla kavranılan herhangi bir şeydir. Bununla birlikte, akılla veya duyularla algılanamayacak olan türden varolanlar da bulunmaktadır. Bu varolanların en başında da Tanrı gelmektedir. Ortaçağın neredeyse tamamını etkilemiş olan bu anlayışa göre Tanrı, hiçbir şekilde aklın veya duyuların nesnesi olamaz. Bu anlayışla biçimlenen doğayı Eriugena, Periphyseon’da aslında temel olarak Tanrı ve O’nun yarattıkları şeklinde ikiye indirgenebilecek dört ayrım vardır;

  1. Yaratan ve yaratılmayan doğa (Creat et non Creatur) : Burada doğadan anlaşılması gereken, doğanın Tanrı olduğudur. Tanrı yaratıcı olduğundan, her şey Tanrı’dan meydana gelmiştir. Dolayısıyla ilk ilke olarak görülen Neden’dir. O’nun ilk bölümlemede en dikkat çekici özelliği bir Yaratan olmasıdır. Felsefi bir terim olarak “Yaratıcı” özellik felsefeye çok sonraları girmiştir. Özellikle Antikçağ felsefesinde “yoktan var etme” yani “yaratma” söz konusu değildi. Bunun için, Eriugena’nın Tanrı ve Yaratılış anlayışlarını kısaca gözden geçirmekte yarar bulunmaktadır. Periphyseon’un bütününe yayılmış olan temel anlayış, Tanrı’nın özünün, insanın en üstün özellikleri ile bile kavranamayacak bir yapı olduğudur. Bu bakımdan bir Yaratıcı olarak Tanrı’nın “ötekilik” özelliği bulunmaktadır. Bu özellik dolayısıyla Tanrı nüfuzuyla tarif edilemez bir varlıktır. Eriugena’ya göre, Tanrı’nın bu yapısının kaynağı, “anarkhos” ve “anaitios” özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Başka bir değişle Tanrı, “zamanda başlangıcı olmayan” ve kendi varoluşu için “nedensiz” bir yapıdadır. Tanrı’nın, kendisinden önce ilişki içinde olduğu herhangi bir varlık söz konusu değildir. Böyle bir varlık olmuş olsaydı, o zaman o varlık Tanrı’nın başlangıcı veya nedeni olurdu; oysa bunun tam tersi geçerlidir. Tanrı, her şeyin doğasının bizzat yaratıcısıdır ve bu şekliyle de her şeyin Nedeni ve Başlangıcıdır. Bundan dolayı da doğanın ilk ayrımındaki “yaratan ve yaratılmayan” ile Tanrı’nın kastedildiği açıktır.
  2. Yaratılan ve aynı zamanda yaratan doğa (Creatur et creat) : Tanrı, Eriugena’ya göre sınırları belli olmayan bir varlıktır. Tam da bundan dolayı Tanrı, kendi kendisini kavramak veya tanımlamak bakımından yetersizdir. Bu durum, hiçbir şekilde Tanrı’ya bir yetersizlik, bir eksiklik durumu yüklemez. Eriugena’ya göre Tanrı kendisinin ne olduğunu bilemez; zira kendisi bir “ne” değildir. Herhangi bir varolan belli terimlerle tanımlanan sınırlı bir şeydir. Bilgi dediğimiz şey de bu tarz bir varolanın tanımı veya kavranışıdır. Tanrı, sonsuzluğu, sınırsızlığı nedeniyle bütün bu tarz varolanların ve bilginin üstünde yer aldığından O’nun kendisini bilmesi imkansızdır.
  3. Yaratılan ve yaratmayan doğa (Creatur et non creat) : Aynı yapının bütün şeyler için bir amaç olduğunu, bir nihai hedef olduğunu düşünebiliriz. Bundan dolayı, bu tarz bir yapıya da “ne yaratılmış ne de yaratan doğa” adını veririz. Yaratılmamıştır; zira hiçbir şey tarafından bir etkiye maruz bırakılmamıştır. Yaratmayandır; çünkü her şeyin nihai hedef olarak kendisine döndüğü bir noktada artık herhangi bir yaratma eylemi içinde olması mümkün değildir.Her şey artık bizzat kendi ezeli ve ebedi akılları olan Tanrı’ya dönmüştür ve bu özelliklerinden dolayı da artık kendilerine yaratılmış (veya yaratık) denmekten vazgeçilmiştir. Eriugena’ya göre bütün varolanlar, kendilerini yaratan Tanrı’dan uzaklaştıkları ölçüde yaratılmışlıklarını daha açık bir şekilde sergilemektedir.
  4. Ne yaratan ne de yaratılan doğa. (Nec creat nec creatur) : Bütün yaratılanlar Tanrı’da bir araya geleceklerinden onların yaratılmışlık özellikleri de ortadan kalkmış olacaktır. Eriugena’ya göre, bu durum, güneşin ortaya çıkmasıyla gözden kaybolan yıldızlarınki ile benzerlik taşımaktadır. Sonuç olarak, bu dörtlü doğa ayrımının ilkindeki Tanrı, yaratılanlar açısından bir Başlangıç; dördüncüsü de gene yaratılanlar açısından bir Son olarak düşünülebilir. Her iki durum da, yani Başlangıç ve Son, Tanrı’nın varoluşu bakımından dışarıda bırakıp yarattıklarına yüklediği özellikler olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü, Tanrı Başlangıçsız ve Nedensiz’dir. Eriugena’nın ikinci doğa ayrımı olan “yaratılan ve yaratan” doğa, anlaşılması bakımından diğerlerinden biraz daha güç bir ayrımdır. İlk bakışta burada anlatılmak istenilenin, yaratılmışlığından dolayı insan türü olduğunu düşünebiliriz. Bununla birlikte, Ortaçağ ilahiyatı açısından insanın yaratma yeteneği olmadığını bildiğimiz için bu seçenek kendiliğinden elenmektedir. O halde bu, “yaratılan ve yaratan” doğa neyi veya kimi işaret etmektedir? Her şeyden önce bu ayımın ilahi ideaları işaret ettiğini söyleyerek işe başlayabiliriz. Zira, ayrımın ilahi ideaları işaret ettiğini dile getirmek, soruya açık bir cevap vermekten çok uzaktır. Bilindiği gibi, soruya verilecek cevabın her şeyden önce “anlaşılabilir” olması gerekmektedir. İmdi, buradaki görevimiz, Eriugena açısından ilahi ideaların ne anlama geldiğini ortaya koymak olacaktır. Felsefe tarihi boyunca, özellikle Platon’dan sonra pek çok filozof, fizik dünyayı oluşturan nesneler ve onların nitelikleri ile bu fizik yapıyı önceleyen, bir bakıma paradigma görevi gören değişmez, ilahi yapılar olduğunu düşündü. Bu ilahi yapıların bulunduğu yer ile fizik dünya arasındaki bağıntı/ilişki sorunu pek çok filozofun merkezi düşüncelerini biçimlendiren oluşumlar üretti. Bunların içinde, özellikle Yeniplatonculuğun ortaya çıkmasına neden olan Porphyrios’un sorduğu bir soru önemlidir: “Güzel olan şeylerle Güzellik arasındaki benzerlik nasıl bir şeydir?” Burada Plotinos’un gerçekten bilmek istediği şey, gelip geçici bir nesnenin taşıdığı nitelik ile o niteliği biçimlendiren kalıcı olanın arasındaki ilişkinin ne olduğuydu? Buraya kadar ele aldıklarımızdan kolaylıkla anlaşılacağı gibi, Eriugena’nın ikinci ayrımında işaret edilen ilahi ideaların mahiyeti konusu, bir bakma “yaratan” ile “yaratılan” arasındaki ilişkinin de mahiyetini belirlemesi bakımından önemlidir. İlahi idealar, bir yaratıcı olarak Tanrı’nın, yaratmış olduğu fizik dünyaya “elini değdirmemesi” için gereklidir. Bir çömlekçinin eserini biçimlendirirken kullanmak zorunda olduğu elleri, eserine doğrudan etki eder ve adeta çömlekçinin parmak izleri eserinin üzerinde kalır. Eriugena’nın Yaratan Tanrı’sı ise, bunun tersine, düşünme aracılığıyla şeylerin formlarını veya özlerini varoluşa taşır ve bunlar bireysel şeyleri/nesnelerin varolmalarını sağlar.

Eriugena, doğanın ikinci ayrımı meselesini tartışırken, ilginç bir İncil yorumuna da imza atar. Hıristiyanların Kutsal Kitabı olan İncil ’in başında “Başlangıçta söz vardı” ifadesi yer almaktadır. Eriugena, Periphyseon ’un üçüncü kitabında bu konuya değinir. Ona göre Grekçedeki “logos” kelimesini “söz” olarak çevirmek seçeneklerden sadece bir tanesidir. Logos kelimesi aynı zamanda “akıl” veya “neden” anlamlarına da gelmektedir. Dolayısıyla “Başlangıçta akıl vardı” veya “başlangıçta neden vardı” demek de, ilki kadar geçerli olabilecek bir tercih kullanımıdır. Dolayısıyla, Eriugena’daki doğanın ikinci ayrımı olan ilahi idealar, Yaratıcı tarafından yaratıldıktan sonra, fizik dünyaya düzen verecek bir şekilde, kendi varoluşlarının altındaki bireysel nesneleri yaratmışlardır. Ioannes Duns Scotus’un yaratan ile yaratılan arasında bu tarz sıkı bir ilişki kurması, bazı ilahiyatçılar tarafından sıkıntı verici bulunmuştur. Zira Eriugena, Tanrı’yı yaratılanların varlığı ile özdeşleştirdiği için panteist olmakla suçlanmıştır. Periphyseon’da Tanrı’nın - yaratılmış olan- şeylerinin tümünün kendisi olduğunu söylemiştir. Aslına bakılacak olursa, Eriugena hiçbir zaman böyle özdeşleştirme içinde bulunmamıştır. Hatta o, Tanrı ile ilahi idealar arasında bir benzerlik olduğunu bile dile getirmemiştir. Tanrı’nın her şeyin varlığı olduğunu ileri süren anlayışında amaçlanan, Tanrı’nın her şeye varlığını verme kudretidir. Bununla birlikte Tanrı hiç bir şekilde O’nun yaratılışıyla özdeş değildir. Ona göre “Tanrı ne yaratmasının bütünüdür ne de yaratması O’nun bir parçasıdır; bunun tersi bir şekilde ne yaratılış Tanrı’nın bütünüdür ne de Tanrı yaratılışın bir parçasıdır.”

Periphyseon’daki dördüncü ayrıma genel olarak “analiz” adı verilmektedir. Bu süreci en iyi tarif edecek ifade şudur: “Her şeyin nihai hedefi olarak Tanrı” vardır. Analiz sürecini anlatırken Eriugena’nın başvurduğu kavramlardan ikisi Grekçedeki “füsis” (doğa) ve “ousia” (öz) ile Latincedeki “natura” (doğa) ve “essentia” (öz) kavramlarıdır. Füsis kelimesi ise Grekçedeki “füomai” yani “doğuyorum”; “ekiliyorum” ya da “meydana getiriliyorum” karşılıklarına sahiptir. Buradan hareketle kendi akılsallığı içinde devamlılık gösteren her varlık bir ousia dır. İlahi Bilgelik olan Tanrı zaman ve mekandan bağımsız bir şekilde yaşamaya devam eder. Eriugena, Grekçeden hareketle “telos” kavramına atıfta bulunur. Grekçede “telos” hem başlangıç hem de son/amaç anlamlarını taşımaktadır. Bu yüzden, yaratılışın analiz kısmı, bütün yaratılanların başlangıcı demek olan Tanrı’ya geri dönüşün kesin bir ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu döngüsellik, modern dönemde ilerleme kavramına değişik açılardan yaklaşma fırsatı tanımıştır.

Euigena’nın İnsan ve Evren Anlayışı

Doğanın üçüncü ayrımı olan “yaratılan ve yaratmayan”da işaret edilen ise, ilahi idealar tarafından yaratılan bireylerdir. Bunların hepsi birer yaratılan olarak belli bir nedene bağlı olarak varolmuşlardır. Bundan dolayı varoluşlarına ilkece yüklenen amaçları doğrultusunda bir hayat sürmek zorundadırlar. Bu üçüncü bölünme, Eriugena’nın Bir’den çıkan ve tüm evrenin görünür hale gelmesine neden olan yaratılışın “bölünme” kısmının tamamlandığının habercisidir. Buraya kadar ele alınanların ışığında dile getirmek mümkündür ki, Eriugena’ya göre yaratılış daha tümel olandan daha az tümel olana doğru bir gidiştir. Bu durum, yaratılışın en azından bölünmenin hakim olduğu kısmında geçerlidir. Bu görüntü ilahi idealarda benzer bir şekilde ortaya çıkmaktadır. En genel idealar cinslere, cinsler alt cinslere ve onlar da türlere ayrılmaktadır. Bireysellerin de ortaya çıktıkları yapı bu türlerdir.

Eriugena’ya göre yaratılış adı verilen süreç, kesintisiz bir durumu işaret etmektedir. Tanrı’dan çıkan ve ilahi idealarla devam eden yaratılışın nihayete erdiği yer bireysel olanların vücut bulmalarıdır. Bu bireysel varoluşlar hakkında bütün bir Ortaçağ, aşağı yukarı aynı saptamayı tekrar etmiştir. Bunların içinde melekler maddi olmayan varoluşu sergilemektedir. Maddi varoluşu sergileyenler arasında hem ruh hem de bedene sahip olmaları bakımından insan gelir. Eriugena’ya göre insan hayvandır önermesini kurmamıza yetecek kadar bedenseldir. Duyuları, duyu hafızası, akılsal olmayan iştahı, türlü yönelimleri ile insan bütün öteki hayvanlarla ortak özellikler sergilemektedir. Bununla birlikte insanın, öteki hayvanlarda olmayan bazı özellikleri de bulunmaktadır. Eriugena bunların akıl, zihin, iç duyu, erdem olarak adlandırılabilecek akılsal hareketler ile ilahi ve ezeli ebedi olan şeylere ait hafızası olduğunu ileri sürer. Bunların hepsi de ilahi varlıkların sahip olduklarına benzer özelliklerdir.

Eriugena’ya göre insan tek ve aynı akılsal ruh ile birleşmiş olan bedenden meydana gelir. Bu birleşmenin nasıl olduğu açık değildir. Bu birleşmiş yapı harika ve anlaşılabilir bir şekilde ikiye ayrılır. Bunlardan bir tanesinin içinde insan, Yaratıcı (Creator) ’nın imgesinde (imago Dei) ve benzerliğinde yaratılır. Bu yaratılmışlığın bütün özellikleri insanı hayvani olandan mümkün olduğu kadar uzaklaştırır; hayvanlıkla ilgili hiçbir paylaşım içine sokmaz. Öte yandan, diğer kısım ise hayvan doğası ile belli türden bir iletişim kurar ve topraktan meydana gelir. Bu durum, insanın şeylerin ortak doğasından meydana geldiğini ve tümel hayvan cinsinde içerildiğini göstermektedir.

Eriugena’ya göre bütün bir yaratılış beş parçaya ayrılmıştır: bir yaratılan ya bir bedendir; ya bir canlı varlık; ya duyulanabilir varlık; ya akılsal varlık veya zihinsel varlık. Bu beş parçanın hepsi de her şekilde insanda bulunur. İnsan bedeninde hayatını devamlı kılacak bir temele sahiptir; dahası bedeni yöneten bir seminal hayat vardır; bu hayatı yöneten duyu; akıldan aşağıda yer alan doğal kısımları yöneten aklın kendisi ve son olarak, bunların hepsinden daha yüksek bir mevkide yer alan Ruh. Tanrı’nın imgesinde yaratılan kısım da işte bu ruhtur. İnsanın Tanrı’yla ilişkisini kuran, O’nu anlamak için O’na yönelen kısım da gene aynı kısımdır.

İnsanın Tanrı’nın imgesinde yaratılmış bir yaratık olduğunu söylemek, ona en başta dini birtakım nitelikler ve tarih yüklemek anlamına gelmektedir. Aslına bakılacak olursa bu tarz bir yaklaşım, kaynağını Platon felsefesinden almaktadır. Platon’a göre de logistikon ilahi ve ideaların izlerini taşıyan, hatırlama (anamnesis) eyleminin gerçekleşmesine neden olan ve ruhgöçünü (metempsychosis) olanaklı hale getiren bir yapıdır. İnsan sadece bu kısmıyla varolmuş olsaydı, o takdirde hiçbir zaman günah işlemeyecek; Eriugena’ya göre, hatta üremek için cinsiyetlere bile ihtiyacı olmayacaktı. Zira sadece akılsal ruha sahip olmak, insanla melek arasında herhangi bir fark ortaya çıkarmayacaktı. Eriugena’ya göre melekler hayvani özellikleri olmayan varlıklardır. Üreme, çoğalma ve yok olma hayvani düzlemin nitelikleri arasında yer alır. Onlar aynı zamanda duyulama yeteneği olmayan varlıklardır. Aslına bakılacak olursa, insan başlangıçta ilahi hakikatin seyri (temaşa) ile vakit geçiren ilahi bir varlıktı. Günah işledikten sonra bu seyirden ayrılmak ve hayvani düzeyin özelliklerini de almak zorunda kaldı. Hayvan olan özelliklere kavuştuktan sonra, başka kelimelerle ifade edecek olursak, bir bedene sahip  olduktan sonra da cinsiyetler ortaya çıkmıştır. Burada ilginç olan nokta, dünyanın insan için yaratılmış olmasıdır. İnsan, dünya üzerinde yaşayan canlılar içinde Tanrı imgesinde yaratılmış olan tek varlıktır. Bir başka deyişle insan, akılsal özellikleri olan tek hayvandır. Tanrı, insanın bu özelliğinden dolayı, görünen ve görünmeyen bütün yaratıkları insanın içinde yaratmıştır. İnsanın yaratılmasından önce bu her iki varlık türünden ne mekan ne de zamanda söz etmek mümkün değildir. Burada sözü edilen görünen ve görünmeyen bütün yaratıklardan kastedilen aslında evrenin kendisidir. Dolayısıyla evrenin köken itibarıyla insanda yaratıldığını söylemek gerekir. Bir şekilde insanın ve evrenin kaderi birbiriyle bağlantılı ve ayrılmaz karakterdedir.

Eriugena, Periphyseon’da insanın tanımını şöyle yapmaktadır: “Öyleyse insanın tanımını şu şekilde yapabiliriz: İnsan Tanrı’nın Zihninde ezeli ebedi bir şekilde biçimlenmiş belli bir zihinsel kavramdır.” Tanrı’nın zihninde belirlenmiş olan bir kavrayış olduğu için insanın bilginin içine doğmuş olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir deyişle, tıpkı Platon’da olduğu gibi Eriugena’da da bilgi insana içkin bir durum gösterir. Bununla birlikte insan, işlediği günahtan dolayı Tanrı’ya belli bir anlamda yabancılaştığından, onun bilgiye sahip olması ancak tedrici bir süreç içinde mümkündür. Zira bilgi, ilahi ve insani olmak üzere ikiye ayrılır. İlahi bilgi, Yaratıcı Bilgelik’te bulunur ve bu bilgi bütün bir yaratılışı için birincil öneme sahiptir. Buna karşılık yaratılmış olan varlıktaki bilgi ikincil öneme sahiptir ve daha yüksek bilginin etkisini sürdüren bir karakteri bulunmaktadır. Burada iki farklı türden bilginin olması, Tanrı’nın zihnindekilerle insanın zihnindekiler arasında bir kavrayış farkı bulunduğu anlamına gelmemelidir. Bu daha çok, bir ve aynı özün, zihin tarafından iki farklı bakış açısına göre temaşa edilmesi sorunudur. İnsanın dünyaya düşmesi sonucunda açığa çıkan bu iki farklı bilgi türüne karşılık, gene aynı olayın bir sonucu olarak da duyulanabilir dünya meydana gelmiştir. İşte, insanın bildiği dünya, duyularımıza karşılık gelen ve hakkında yargıda bulunabildiğimiz bu dünyadır.

Eriugena’ya göre, içinde yaşadığımız dünya, duyularımıza karşılık gelen bir dünyadır ve bunlar elbette duyulanabilir olan nesnelere yönelmişlerdir. Duyulanabilir nesne, kesin olarak belli bir zaman ve belli bir mekandadır; oluş ve bozuluşa tabidir. Eriugena’da tıpkı Aristoteles’in Kategoriler’inde (Kategoriae) yaptığı gibi bu nesneye çeşitli nitelikler yüklemektedir. Örneğin, nesneler sadece zamana ve mekana ait varolanlar değildir; onlar aynı zamanda nitelik ve niceliğe de sahiptir. Gene Aristoteles’in bize öğrettiği gibi, duyulanabilir nesneler bir doğa ve onunla birlikte ortaya çıkan çeşitli ilinekler içerirler. Bu yönleriyle de onların bileşik yapılar olduklarını söylemek gerekir. Eriugena’ya göre bu nesneler bir bileşik oldukları sürece duyularımızca algılandıkları halde, onları meydana getiren kısımların her biri ayrı bir şekilde asla duyular tarafından algılanamaz. Ayrı kısımlar artık aklın bir nesnesi haline gelirler. Buradaki temel anlayış gene Platoncu bir anlam içermektedir. Eriugena’ya göre görülebilir cisimler görülemeyen şeylerden meydana gelmektedir. Ona göre “görülebilir maddenin form ile birleşmesi belli türden ilineklerin bir araya gelmesinden başka bir şey değildir” Erigena’nın Periphyseon veya Doğanın Bölümlenmesi Hakkında başlıklı eserin bütün bir Ortaçağ boyunca çok rağbet gören bir çalışma olmuştur. Papa III. Honorius zamanında özellikle içindeki şu üç madde nedeniyle suçlanmış ve yargılanmıştır. Bunlar:

  • Her şey Tanrı’dır;
  • İlahi İdealar yaratılmıştır ve yaratırlar;
  • Dünyanın sonunda (kıyamette) cinsiyet farkı ortadan kalkacaktır. Bu ve benzeri yaklaşımları onun günümüze kadar süren etkisini güçlendiren önemli anlayışlardır.