OSMANLI DEVLETİ YENİLEŞME HAREKETLERİ (1703-1876) - Ünite 6: İktisadi Modernleşme Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 6: İktisadi Modernleşme

Devlet Eliyle Sanayileşme

Osmanlı sanayileşme çabalarının askeri kaynaklı olarak başlamış ve II. Mahmud’un özellikle Yeniçeri Ocağı’nın yerine kurduğu Asakir-i Mansure Ordusu’nun ihtiyacı olan eşyaların üretimi için bazı modern fabrikalar kurulmuştur. Nitekim, daha önce, 1816 yılında II. Mahmud tarafından satın alınarak ordunun emrine verilen ve 1826 yılında kundura kısmı ilâve edilen Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası; yeni ordunun personeliyle halkın fes ihtiyacını karşılamak amacıyla 1833’te Tunus’tan getirtilen ustalar gözetiminde Kadırga’da fes üretimine ve 1839’da taşındığı Haliç kıyısında 1842 yılında kumaş imaline de başlayan Feshane; Tersane’nin yelken ve yeni ordunun elbise, iç çamaşırı ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak üzere 1827’de Eyüp Bahariye’de üretime geçen iplikhane; orduya kumaş ve iplik üretmek amacıyla 1836’da kurulan İslimye Çuha Fabrikası bunlar arasında sayılabilir. Bu dönemde kurulan fabrikalardan birisi olan Hereke Kumaş Fabrikası, üretim kapasitesinin düşüklüğü ve kalitesizliği yüzünden ilk yıllarda zarar etti; ancak 1850’den sonra yavaş yavaş durumunu düzelterek kâra geçti. 1875 yılına kadar sadece saraya yönelik hizmet veren bu fabrikada kaliteli ipekli ve pamuklu kumaşlarla kadifeler üretildi. 1846’da inşasına başlanan ve basma, çorap, iç çamaşırı, çadır bezi ve pamuk ipliği üreten Veliefendi Basma Fabrikası 1850’de üretime geçti. Devlet bu dönemde sadece fabrika kurmakla yetinmedi; fabrikaların ihtiyacı olan kömür, demir, pamuk, ipek ve yün gibi hammaddelerin daha uygun koşullarda temini için de bazı tedbirler aldı. Osmanlı Devleti, bir yandan bu faaliyetlerde bulunup sanayileşme hamleleri yaparken, bir yandan da 1851’den itibaren uluslararası sergilere katılıp ülkede üretilen sınai ve tarımsal ürünleri uluslararası arenada sergilemekten geri durmadı. II. Mahmud döneminden beri sürdürülen sanayi tesislerinin devlet eliyle kurulması yönündeki siyaset, bu fabrikaların hazinenin sırtına yüklediği maliyet ve Kırım Savaşı’nın bütçe dengelerini sarsması yüzünden 1860’lardan itibaren terkedildi. Öte yandan devletçi sanayileşme siyaseti, aşağıda izah edilecek olan 1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması’nın liberal fikir ve hükümleriyle de çelişmekteydi. Bu siyasetin terkedilmesinin nedenlerinden biri de, devlet fabrikalarının, kapitülasyonları gerekçe gösteren ve imparatorlukta imtiyazlı bir konumda bulunan Avrupalı tüccarların sattıkları mallarla giriştikleri eşitsiz rekabete dayanamamaları; bir diğeri de, devletin, bu dönemde imtiyaz verdiği Avrupalı girişimcilerin kurduğu anonim şirketlerden hizmet almayı tercih edip daha ziyade yatırımları düzenleyici bir rol üstlenmesiydi. Islah-ı Sanayi Komisyonu ve Esnafı şirketleştirme Girişimi: Devletin sanayi girişimlerinden vazgeçmesinden sonra, 1864’te sanayii desteklemek ve girişimcilere yol göstermek üzere Islah-ı Sanayi Komisyonu kuruldu. Hükümet, geleneksel yöntemlerle iş gören ve Avrupa ürünleriyle rekabet neticesinde giderek küçülen Osmanlı esnafıyla girişimcilerini güçlendirmek amacıyla kurduğu bu komisyon aracılığıyla esnafa küçük sermayedarları bir araya getirterek Avrupa mallarıyla rekabet edebilecek derecede güçlü ve kaliteli üretim yapabilecek şirketler oluşturmayı amaçlamıştı.

Osmanlı Tarımı: Üçüncü ünitede açıklandığı üzere, 1838’de Hariciye Nezareti’ne bağlı olarak ülkede ticaret, sanayi ve tarımı geliştirmek için çalışmalar yapmak amacıyla Ziraat ve Sanayi Meclisi (Meclis-i Umur-i Nafıa) ve ardından da 1839’da Ticaret Nezareti gibi merkez birimleri oluşturuldu. 1843 yılında doğrudan tarımla ilgili çalışmalar yapmak ve tarımsal üretimi arttırmak amacıyla kurulan Ziraat Meclisi’nin önerisi üzerine, bulundukları yerlerde tarım ve iktisadi gelişmelerle ilgili çalışmalar yapmak amacıyla taşraya ziraat müdürleri atandı. Hükümet, çiftçilere tarım yöntem ve tekniklerini geliştirmeleri için bazı teşvikler uyguladı; ekilmesini istediği ürünlerle Avrupa’dan getirtilecek tarım alet ve makineleri için vergi muafiyetleri tanıdı. Ayrıca, aşağıda izah edileceği üzere, 1838’de devletin hububat gibi bazı stratejik ürünleri kendi belirlediği fiyat üzerinden satın alma yönündeki tekeline son verip piyasa ekonomisine geçmesi ve tarımsal ürünlerin ticaretini serbestleştirmesi, tarımın gelişmesi açısından önemliydi. 1859’da tarım yapılabilir duruma getirilen boş toprakların bir yıl süreyle öşür vergisinden muaf tutulması ve düşük bir ücret karşılığında işleyene verilmesi kararlaştırıldı. Devlet, ticari değeri yüksek ürünlerin üretimini teşvik amacıyla bazı destekler sağladı. Bu ürünlerin başında 1861 Amerikan iç savaşından dolayı temininde güçlük çekilen pamuk gelmektedir. Devlet bu teşviklerin yanında çiftçiye verilecek özel ve resmi kredileri düzenlemek amacıyla da bazı adımlar attı. 1848’de özel krediler için pilot bölge olarak seçtiği Kütahya’da kredi faizinin en fazla %8 olmasını kararlaştırdı ve her hangi bir aksaklık ve ödeyememe durumunda faize faiz yürütülmesini yasakladı, üç sene sonra bu uygulamayı ülke geneline yaygınlaştırdı.

1838 Osmanlı-İngiliz (Baltalimanı) Ticaret Antlaşması

Osmanlı Devleti, öteden beri diğer ülkelerin tüccarlarına ticari, adli, idari ve mali bazı imtiyazlar vermiş ve tahta çıkan her padişah bu ayrıcalıkları yenilemişti. Kapitülasyon denilen bu anlaşmalar uyarınca İngiltere’yle 1820’de yapılan 14 yıl süreli gümrük tarifesinin 1834’te yenilenmesi gerekiyordu. Bu arada Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılıp Asakir-i Mansure’nin kurulması, 1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı’nın hazineye büyük bir maliyet yüklemesi ve bunlara bağlı olarak fiyatların artmasının ortaya çıkardığı olumsuz mali tablonun zorladığı hükümetin oluşan açığı kapatabilmek için vergileri arttırması veya değişik isimler altında yeni vergiler koyması yabancıların şikâyetlerine neden oldu; ayrıca, hazinenin, 1828’den itibaren yeni ordu için gelir sağlamak amacıyla hububat, ipek ve afyon gibi bazı maddelere “yed-i vahid” denilen tekel uygulaması, bu maddelerin ticaretini yapan tüccarları endişelendirdi. İngilizler, bu şartlarda başlayan tarife görüşmelerini siyasi bir manevrayla ticaret antlaşması müzakerelerine dönüştürdü. Dört yıl süren görüşmelerde fazla yol alınamadı ve Osmanlı direnci kırılamadı. Neticede Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa’nın Baltalimanı’ndaki yalısında Sir Henry L. Bulwer’in başkanlık ettiği İngiliz heyetiyle Mustafa Reşid Paşa’nın başkanlık ettiği Osmanlı heyeti arasında 16 Ağustos 1838’de Baltalimanı Ticaret Antlaşması imzalandı. Böylece, daha önceki anlaşmalarla tanınıp bu anlaşmayla kaldırılmayan imtiyazların yürürlüğünün devam etmesi, diğer devletlere verilmiş veya verilecek hakların İngilizler için de geçerli olması, ihraç yasaklarının kaldırılıp yabancı tüccarların istediği maddeyi ihraç edebilmesi, yed-i vahid usulünün kaldırılması, bu şartlara aykırı hareket eden Osmanlı memurlarının cezalandırılması ve İngiliz tüccarının bundan zarar görmesi durumunda ziyanının karşılanması, Boğazlar’dan geçecek gemilere “izn-i sefine” denilen gemi geçiş izinlerinin geciktirilmeksizin verilmesi, İngiliz tüccarının Osmanlı mallarını alıp satma ve en imtiyazlı Osmanlı tüccarı kadar vergi verme hakkına kavuşması ve anlaşmanın yedi yıl süreyle geçerli olması şartları onaylanmış oldu.

Yed-i Vahid: Devletin Yeniçeri Ocağı’nı kaldırıp Asakir-i Mansure ordusunu kurmasından sonra hazineye gelir temin etmek üzere kereste, kömür, palamut, afyon, hububat gibi bazı maddelerin ticaretini bizzat yapmak üzere piyasaya girmesi ve müdahalesi anlamında kullanılan bir tabirdir.

19. yüzyılda yerli sermayeyi, iktisadi yapıyı, şirketlerin gelişimini ve devletin bir iktisadi siyaset belirlenmesini engelleyici bir konum kazanan kapitülasyonlar, yabancı devletlerin ülkenin iç işlerine karışmak için kullandıkları bir araca dönüştü.

Osmanlı Para Düzeni ve Bankacılık

İlk dönemlerden beri hayli karmaşık bir yapı gösteren Osmanlı para sistemi 19. yüzyılın başlarında da bu vaziyetini korumaktaydı. ilk Osmanlı gümüş sikkesi olan akçe 1326’da Orhan Bey ve ilk altın para ise Fatih Sultan Mehmed döneminde basıldı. Sınırların genişlemesine paralel olarak Bizans, Venedik, Ceneviz, İspanyol, Hollanda, Polonya, Avusturya ve İran paraları da ülkenin farklı yerlerinde dolaşımdaydı. Bunlara, 17. yüzyılın ortalarından itibaren Avrupalı tüccarların Osmanlı piyasalarına taşıdığı yabancı mağşuş sikkelerle mahalli paralar da eklendiğinde piyasadaki para karmaşasının boyutları daha iyi ortaya çıkar. Bu durum, devletin kendi para sistemini Anadolu ile Balkanların İstanbul’a yakın olan sınırlı kısımlarında sürdürdüğünü göstermektedir. 18. yüzyıl paranın büyük ölçüde tağşiş edildiği bir dönemdir.

Mağşuş sikke : İçeriğindeki değerli maden miktarı azaltılmış ve tağşiş edilmiş sikke için kullanılan bir tabirdir. Alım gücü sınırlı olduğu ve alışverişlerde kabul edilmek istenmediği için sorunlara ve zaman zaman da isyanlara neden olmuştur.

Tağşiş: Madeni paranın (sikke) içerisinde bulunan değerli maden miktarını azaltma işlemine tağşiş denirdi. Bu operasyon neticesinde elde edilen değerli madenlerle yeni para basılır ve bu şekilde elde edilen miktar hazinenin kârı olurdu. Sıkıntıya girdikçe bu tedbire başvuran hazine, bir finansman aracı olarak kullandığı bu yöntemle bir yerde halkın elindeki paraya el koymuş olurdu.

Kâğıt Paranın (Kaime) Çıkarılması: Osmanlı maliyesinde kâğıt para Tanzimat’ın hemen ardından, Tanzimat’la birlikte verilen sözlerin yerine getirilebilmesi,yani reformların finanse edilebilmesi için çıkarıldı. Tanzimat Fermanı’nda eleştirilen iltizam sisteminin kısa bir süre sonra kaldırılması, yeni sistem yerleşinceye kadar devletin gelirlerini büyük ölçüde kaybetmesi anlamına gelmekteydi. Oysa, devlet çarkının dönebilmesi için hazineye âcilen yeni gelir kaynaklarının bulunması lâzımdı. Arayışlar sürdürülürken daha sonra şeyhülislâm olacak olan ismetbeyzâde Ârif Hikmet Bey kâğıt paranın çıkarılmasını önerdi.

ltizam Sistemi: Bu sistemin özü güncel ifadeyle devletin vergi sistemini özelleştirmesidir. Maliyenin, kendisine ait belli bir geliri (mukataa) belirli bir süre ve yıllık bir bedel karşılığında kârı ve zararı kendisine ait olmak ve bedelin bir bölümünü peşin almak koşuluyla ve müzayedeyle özel bir şahsa devretmesidir. Bu işi yapan kişiye mültezim denirdi. Bu sistem Tanzimat’ın ardından iki yıl kadar kaldırıldı; ancak, 1842’de tekrar uygulanmaya konularak devletin sonuna kadar varlığını sürdürdü.

Sarraflık: Yukarıda ifade edildiği gibi, değişik isim ve ayarda yerli ve yabancı paraların piyasada bulunması, para alıp satmayı meslek haline getiren aracı bir grup olan sarrafları ortaya çıkardı. Genellikle Rum, Yahudi, Ermeni ve Venedik ve Cenevizli tüccarların yerli gayrimüslimlerle evlenmeleri neticesinde ortaya çıkan Levantenlerden olan sarraflar İstanbul’da ve ticaretin geliştiği taşra şehirlerinde faaliyet gösterir; para ticareti, nakli ve muhafazası, gayrimenkul alım-satımı, 1760’lardan itibaren de kısa vadeli borçlarla hazineyi finanse etme gibi görevleri yerine getirir; padişah beratıyla atanır ve iş yerleri Galata’da olduğu için de Galata sarrafı/bankeri olarak nitelendirilirlerdi. Padişah, valide sultan ve önemli devlet adamlarının finans işlerini yürüten ve paralarını faizle çalıştıran birer sarrafı vardı.

Bankacılık: Avrupa’yla artan iktisadi ilişkiler, kâğıt paranın çıkarılması, farklı paraların tedavülü, paranın yurt içi ve yurtdışı istikrarının sağlanması ve yerli ve yabancı şirketlerin kurulması gibi yeni finansal gelişmeler, sarrafların etkin olduğu geleneksel sistemi yetersiz kılmakta ve kaimenin değerindeki dalgalanmalar ve istikrarsızlık da piyasaları olumsuz etkilemekteydi. Osmanlı ülkesindeki ilk banka olan Dersaadet Bankası, devletin Avrupa’daki harcama ve ödemelerinde bir sterlin 110 kuruş üzerinden ödeme yapmayı üstlenen Galata’nın iki ünlü bankeri Jacques Alléon ve Emmanuel Baltazzi’nin maliye ile olan ilişkileri neticesinde kuruldu. 24 Mayıs 1856’da Ottoman Bank (Osmanlı Bankası) kuruldu. Diğer bir girişim de bazı Galata bankerleriyle yabancıların 19 Mayıs 1858 tarihli sözleşmeye dayanarak kurdukları Türkistan Bankası’dır.

Modern Avrupa Ticaret ve Şirket Hukukunun Gelişimi

Tanzimat’la beraber yüzünü Avrupa’ya çeviren Osmanlı Devleti’nde, diğer alanlarda olduğu gibi, ticari alanda da kanunlar tercüme edilerek problemler Batı hukukuna göre tanımlanmaya başlandı; ayrıca, Ticaret Nezareti kurularak Beylikçi’nin yürüttüğü Avrupa tüccarlarının işlemleri de nezaretin sorumluluğuna verildi. Ardından Osmanlı ve yabancı uyruklu tüccarlar arasındaki anlaşmazlıklara bakmakla görevli Ticaret Mahkemesi (Ticaret Meclisi) oluşturuldu. Mahkeme, 1847’de yabancı uyruklu tüccarların geçici üyeliğe atanmasıyla karma ticaret mahkemesine dönüştü 1860’da çıkarılan Ticaret Kanunnâme-i Hümayunu’na Zeyl başlıklı ilâve kanunla mahkeme ikiye ayrıldı.1807 tarihli Fransız Ticaret Kanunu’nun birinci ve ikinci kısımlarının tercümesiyle oluşturulan Ticaret Kanunnamesi’yle birlikte ticaret ve şirket hususlarındaki şer’î kuralların yerini Batı hukuku almaya başladı. şirketleri, kollektif, komandit ve anonim olmak üzere üç ana başlık altında ele alan bu kanun, hissedarlık esasına göre kurulan ve günümüzde âdi ortaklık denilen şirketlere de izin vermekteydi. Osmanlı Devleti’nde Avrupa örneğine göre kurulan ilk yerli anonim şirket Şirket-i Hayriyye’dir.

Demiryolları ve Ulaşımda Modernleşme

Bir tarım ülkesi olan Osmanlı Devleti’nin yol sistemi iyi ve taşımacılığa elverişli bir durumda değildi. Taşımacılık deve, at, araba gibi geleneksel yöntemlerle yapılmakta ve bu ise taşınan malın hacmini sınırlı tutarken maliyetini de arttırmaktaydı. Öte yandan iç kesimlerde üretilen mallar kara yoluyla liman şehirlerine intikal etmedikçe denizciliğin gelişmiş olmasınında anlamı yoktu. Osmanlı ülkesinde demiryolu inşa fikri neredeyse demiryollarının ortaya çıkışıyla eş zamanlı ve İngiltere’nin Hindistan yolunu kısaltma girişimleriyle yakından alâkalıdır. Bu açıdan ilk demiryollarının İngiliz şirketleri aracılığıyla ve ülkenin stratejik veya verimli bölgelerinde inşa edildiğini görüyoruz1851’de Hindistan yolunu kısaltmak amacıyla İskenderiye ve Kahire üzerinden Kızıldeniz’e varacak bir demiryolu imtiyazını Osmanlı hükümetini devreden çıkartarak Mısır Valisi Abbas Paşa’dan alan İngilizler, iki devlet arasında büyük bir diplomatik krize neden oldu. Neticede, padişah fermanıyla imtiyazın verilmesi üzerine başlayan ve İskenderiye ile Kahire arasındaki 211 km’lik kısmı 1856’da tamamlanan bu hat, Osmanlı Devleti’nde inşa edilen ilk demiryolu olup Süveyş Kanalı’nın açılmasından sonra önemini ve işlevini yitirdi. İzmirAydın arası 1 Temmuz 1866’da işletmeye açıldı.2 Eylül 1857 tarihinde İngilizlere verilen imtiyazın süresi 99 yıl olup kilometre garantisi yoktu. 4 Ekim 1860 tarihinde işletmeye açılan ve 1877-78 Osmanlı- Rus Savaşı sonunda Romanya sınırları içinde kalan bu demiryolu 1 Aralık 1882’de Romanya hükümeti tarafından satın alındı. Rumeli’de İngilizlerin yaptığı diğer bir hat da imtiyazı 12 şubat 1859’da verilen 224 km. uzunluğundaki RusçukVarna Demiryolu olup 7 Kasım 1866’da işletmeye açıldı. 1892 ‘de yapımına 1873 te başlanan Mudanya-Bursa Demiryolu açıldı. Osmanlı Devleti’ni en fazla uğraştıran yatırım Rumeli Demiryolları oldu.

Kilometre Garantisi: Osmanlı hükümeti, yabancı sermayeyi ülkeye çekebilmek için bazı teşvikler uyguladı. Bunlardan birisi, demiryolu şirketlerine inşa ettikleri kilometre başına yıllık bir geliri garanti etmekti. Şirketin yıllık geliri belirlenen rakamın altında kaldığında aradaki farkı hükümet ödemekteydi. Meselâ, kilometre başına belirlenen garanti 10.000 frank olsun. Yıl sonunda şirketin kilometre başına elde ettiği kârın 8.000 frank olarak gerçekleşmesi durumunda hükümetin şirkete kilometre başına 2.000 frank ödemesi gerekiyordu.

Osmanlı Dış Borçlanmaları

Esasında dış borç 18. yüzyılın son çeyreğinden beri Osmanlı maliyesinin gündemine girmişti. I. Abdülhamid, 1789 yılında Osmanlı-Rus ve Osmanlı-Avusturya savaşları devam ederken Hollanda’dan borç almayı düşünmüş; ancak, borca karşılık gösterilecek gelirlerin âyanın elinde olduğu gerekçesiyle bu tasarıdan vazgeçilmişti. Dış borcun tekrar ciddi olarak maliyenin gündemine girmesi, 1850 bütçesinin bir milyon liranın üzerinde bir açık vermesi ve hükümetin Dersaadet Bankası’na karşı olan yükümlülüklerini yerine getiremeyip zaten zayıf bir sermaye yapısı olan bankanın bu yüzden Avrupa’ya çektiği poliçeleri ödeyememesi üzerine oldu. 1852 yılı için gerekli olan 150 milyon kuruşun alınacak bir borçla ödenmesi fikri tek çare olarak ortadaydı. Maliyenin izah edilen krizine Kırım Savaşı’nın (1853-1856) getirdiği ekstra maliyet de eklenmişti. Dolayısıyla ortada dış borç dışında bir alternatif de yoktu. 1854’te uzun görüşmeler neticesinde İngiliz hükümetinin desteğiyle ve Londra’da Palmer ve Paris’te Goltschmidt şirketlerinin aracılığıyla üç milyonu hemen ve iki milyonu da gerektiğinde kullanılmak üzere toplam beş milyon sterlin borçlanıldı. Mısır vergisinin bir kısmı karşılık gösterilen bu ilk borçlanmadan hazineye 2,29 milyon sterlin girdi. Uygun olmayan bu borçlanma koşulları, ilk borçlanma girişiminde hükümete olan güvenin sarsılmasına piyasaların verdiği bir tepkiydi. Kırım Savaşı yıllarında başlayan bu dış borç serüveninin hacmi gittikçe genişledi. Nitekim, 1858’de kâğıt paraları piyasadan çekmek amacıyla alınan beş milyon sterlinin bir kısmı Cidde olayları için harcandı. Ardından 1860’ta başarısız Mirés istikrazından hazineye iki milyon sterlin girdi. 1862’de İstanbul’da tedavül eden kâğıt parayı piyasadan çekmek ve kısa vadeli borçları ödeyebilmek amacıyla 8 milyon sterlin tutarında dış borç alındı1865’te yapılan altı milyon sterlinlik borçlanmanın Osmanlı dış borç tarihi açısından büyük bir önemi vardır; zira, hazine, artık önceki borçlanmaların taksitlerini ödeyebilmek için dış borca başvurmak zorundaydı. Hazine, 1869’da bu sefer bütçe açıklarını kapamak ve kısa vadeli borçları ödemek amacıyla 22 milyon; yine aynı amaçlarla 1871 yılında 5,7 milyon; 1872’de 4,82 milyon ve 1873’te de 27,78 milyon sterlin borçlandı. Bu arada 1872 senesinde çıkarılan hazine bonolarının umumi borçlara dönüştürülmesi için 20,23 milyon ve 1874’te de 40 milyon sterlinlik yeni borçlanmalar yapıldı.