OSMANLI DEVLETİ YENİLEŞME HAREKETLERİ (1876-1918) - Ünite 5: İktisadi ve Mali Reformlar Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 5: İktisadi ve Mali Reformlar

Tarım ve Sanayi

1800’lü yılların başında Osmanlı Devleti’nde nüfusun %80’i tarımla meşguldü. 19. yüzyıldaki modernleşme ve sanayileşme girişimleri sayesinde, tarımda yeni yöntem ve araçların kullanımı ve artan ulaşım imkanları sayesinde hem tarımsal üretim artmış, hem de tarımsal ürün ihracatı yapılmıştır. Fakat yine de bu ihracat sınırlı kalmış, 1913’e gelindiğinde tarımsal ürünün %75’i hala ülke içinde tüketilmektedir.

1914’e gelindiğinde tarımın hazine gelirlerindeki yeri %56’ya ulaşmıştır. Özellikle 1897-1913 arasında tarımsal üretim ciddi oranda artmıştır; fakat belirtmek gerekir ki bu dönemde bile hala toprakların sadece %5’lik bir kısmında tarım yapılmaktaydı. Ayrıca büyük oranda kuru tarım yapılmaktaydı ve bu da verimin düşük olmasında bir etkendi. 1920’da Konya Ovası’nın sulanması ve Basra’da Hindiye barajının açılmasıyla bu durum biraz değişmiştir. 1890!lardan sonra ise saban, buharla çalışan harman makineleri gibi modern araçların kullanımı da özellikle Batı Anadolu’da yaygınlaşmıştır.

Devlet tarım konusunda halkı bilgilendirmek, hem teorik hem de pratik eğitim vermek için çeşitli yerlerde ziraat mektepleri açmıştır. Bunlardan bazıları Edirne Hamidiye Ziraat Mektebi ve Numune Çiftliği (1881), Selanik Ziraat Mektebi (1888), Bursa Ziraat Ameliyat Mektebi (1891), Halkalı Ziraat Mektebi (1892)’dir. Bunların dışında Adana, Ankara, Hama, Kastamonu ve Sivas’ta da ziraat mektepleri açılmış, örnek çiftlikler oluşturularak halka yeni tarımsal yöntemler anlatılmıştır. Ayrıca tarıma destek sağlamak amacıyla 1888’de Ziraat Bankası kurulmuş ve çiftçiye kredi verilmiştir.

Osmanlı sanayii incelenirken genellikle fabrikalar üzerinden değerlendirme yapılması yanıltıcıdır. Osmanlı’da sanayiinin önemli bir kısmını ev, küçük işyeri ve atölyelerde yapılan üretim oluşturmaktaydı. 1914’te fabrikalarda 35.000 işçi çalışırken, bu rakamla kıyaslanamayacak kadar çok daha fazla işçi imalat sektöründe çalışmaktaydı.

Değişen şartlara uyum sağlayan imalat sektörü, özellikle iç tüketim için üretim yaparken; ihracat için ise halı, işleme, dantel ve ibrişim üretilmekteydi. 1870’lerden sonra özel sektör daha fazla devreye girmeye başlamış ve fabrikalar da çoğalmıştır. 1913 ve 1915’te devletin sanayiye yönelik olarak yaptırdığı istatistiklere göre; var olan sanayi tesislerinin yaklaşık yarısı İstanbul’da, %25’i İzmir’de ve geri kalanı da ülkenin değişik yerlerinde bulunmaktadır. Fabrikaların %8’i devlete, %11’i anonim şirketlere ve %81’i de şahıslara aitti. Bu tesislerin çoğunun sermayesi dış kaynaklı olsa da, sahiplerinin çoğu Osmanlı uyrukluydu.

Maliyenin Durumu ve Borçlanmalar

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı maliyesini derinden sarsmıştır. Hem savaşın ağır maliyeti, hem savaş sonunda tazminat ödenmesi, hem de büyük toprak kaybı sonucunda gelirlerdeki düşüş hazinenin hassas dengesini bozmuştur. 1875’te Mahmud Nedim Paşa hükümetinin dış borç ve faizlerin yarısını ödeyemeyeceğini açıklaması, devletin dış borç alma ihtimalini de ortadan kaldırmıştı. 1876-77 bütçesi giderlerinin %39’u iç ve dış borç ödemelerine, %30’u ise savunma masraflarına ayrılmıştı. 1880’lerden itibaren devletin gelir ve giderlerinde bir artış yaşanmıştır. 1918-19 yılı bütçesinde ise, gelirler 3,5 ve giderler de savaşın etkisiyle 5 milyar kuruşa yükselmiştir.

1875’te Sadrazam Mahmud Nedim Paşa devletin düzenli borçlarının yıllık faizlerinin toplamı olan 14 milyon liranın yarısını ödemeyerek, 5 milyon liralık bütçe açığını kapatmayı ve 2 milyon liraya da ordunun giderlerinin karşılanmasını kararlaştırmıştır. 5 sene boyunca borç faizlerinin yarısının nakit kalan yarısının da %5 faizli senetlerle ödeneceğini duyurduğu 6 Ekim 1875 tarihli bu karar 1875 Moratoryum’u olarak adlandırılmaktadır. İçte ve dışta büyük tepkilere sebep olan 1875 Moratoryum’un korkuttuğu Avrupalı yatırımcıların hükümetle yürüttüğü görüşmeler neticesinde 1881’de Düyun-ı Umumiye İdaresi kurulmuştur. Devletin gelirlerinin %20’sini tahsil ve borç ödemelerine tahsis etme yetkisi bu idareye verilmiştir. İdare yabancı yatırımcılara yeniden güven verdiği için, 1886’dan itibaren yeniden uygun koşullarda dış borç alınabilmiş ve bu tarihten sonra borçlar düzenli ödenebilmiştir. Düyun-ı Umumiye zamanla toplam gelirlerin %30-35’ini kontrol eder hale gelmiştir.

Lozan Konferansı’nda uluslararası hakem tarafından belirlenen 129.600.000 lira olarak belirlenen Osmanlı borçları, Osmanlı Devleti’nden ayrılan ülkeler arasında paylaştırılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin payına düşen 84.600.000 lira, en büyük alacaklısı olan Fransa ile yürütülen görüşmelerle daha da düşürülmüş, ödenmesine 1926’da başlanmış ve en son taksiti ise borçlanmanın 100. yılı olan 1954’te ödenmiştir.

Osmanlı yöneticileri, Tanzimat’tan sonra hazine gelirlerini artırmada başarılı olmuşlar, fakat giderleri azaltmada aynı derecede başarılı olamamışlardır. Dolayısıyla önce iç, sonra dış borçlanmaya gitmişler, alınan borçlar üretime ve yatırıma dönüştürülemediği için de maliye bir çıkmaza girmiştir.

Para ve Bankacılık

Klasik dönemden beri Osmanlı para sistemi karmaşık bir yapıya sahip olmuştur. 19. yüzyıla gelindiğinde piyasada çok farklı vezin ve ayarda paralar tedavül etmekteydi. 1840’ta kağıt paranın da çıkarılması daha da çok karışıklığa yol açmıştır. 1844’te Tashih-i Ayar Fermanı çıkaran Tanzimatçılar sikke konusunu düzenleyerek 1 altın lira=100 gümüş kuruş esasını benimsemiştir. Gümüş lira 1881’den sonra yavaş yavaş piyasadan kaybolmuş, ancak devlet 1916’ya kadar gümüşü ödeme aracı olarak kabul etmiştir.

1862’de kaime kaldırılmış, 1863’te Osmanlı ülkesinde kaime çıkarma yetki ve tekeli Bank-ı Osmani-i Şahane’ye verilmiştir. 1875 Moratoryumu’nun yarattığı etki ve orduyu finanse etmek için paraya ihtiyaç olması gibi sebeplerle, dış borç da alamayan Osmanlı hükümeti tekrar kaime basılması yoluna gitmiş ve toplam üç milyon kaime önce cephede, ardından 28 Ağustos 1876’da İstanbul’da piyasaya sürülmüştür. Daha sonra bu kaimeler piyasadan geri çekilmiş ve meydanlarda yakılmıştır. Daha sonra I. Dünya Savaşı yıllarında, para basma yetkisinin devredildiği Düyun-ı Umumiye tarafından yeniden kaime basılmıştır. Osmanlı kaimeleri Türkiye Cumhuriyeti’nin 5 Aralık 1927’de kendi kağıt parasını piyasaya sürmesine kadar tedavülde kalmıştır.

Tanzimat’tan sonra dış ticaretin gelişmesi ve piyasalarla ekonominin parasallaşması ve kağıt para, hisse senedi, esham ve tahvil gibi yeni araçların piyasaya girmesi, para ve kredi işlemlerini yoğunlaştırmıştır. Bu dönemde pek çok banka ve kredi kuruluşu kurulmuştur. Bankacılıkla ilgili en önemli gelişme ise 1888’de Ziraat Bankası’nın faaliyete geçmesidir. Kredi bankacılığı yapan kurum, çiftçiye, arazi sahiplerine, tarım şirketlerine ve mevduat sahiplerine kredi vermek amacıyla kurulmuştur. Ziraat Bankası Midhat Paşa’nın Niş valisi iken Pirot kasabasında kurduğu ve daha sonra 1865’te Tuna valiliği sırasında geliştirdiği ilk zirai kredi sandığı olan Memleket Sandıkları üzerine oturmuştur. Memleket sandıkları 19 Temmuz 1867 tarihli Nizamname ile bütün ülkeye yayılmış, 1888’de de Ziraat Bankası’na dönüştürülmüştür.

Ulaşım Sistemi ve Demiryolları

Osmanlı’da ilk demiryolu hattı 1851’de inşasına başlanan ve 1856’da işletmeye açılan İskenderiye-Kahire hattıdır. Daha sonra ülkenin çeşitli yerlerinde Avrupalı girişimcilerce kurulan imtiyazlı şirketler pek çok hat inşa etmişlerdir. 1880’lere kadar demiryolu sektöründe İngilizler ön planda iken, 1880’den sonra Almanlar öne çıkmıştır.

Bu dönemde inşa edilen bazı önemli demiryolu hatları şöyledir:

  • Mersin-Tarsus-Adana Demiryolu (1883-1886 / İngilizler)
  • Haydarpaşa-İzmit Demiryolu (1888), bu hattın Ankara’ya uzatılması (1889-1892/Almanlar)
  • Hicaz Demiryolu (1900-1913/Almanlar)
  • Bağdat Demiryolu (Almanlar)
  • Selanik-Manastır Demiryolu (1890-1894 / Almanlar)
  • Selanik-İstanbul Demiryolu (1893-1896 / Fransızlar)

Devlet adamlarının beklediği gibi demiryolları savunma üçünü artırmış ve asker sevkiyatını kolaylaştırmıştır. Demiryolları Osmanlı tarımına katkıda bulunmuş, yeni alanlar tarıma açılmıştır. 1889-1911 arasında ülke genelinde tarımsal üretim %63, demiryolunun geçtiği yerlerde ise %114 artmıştır. Balkanlardaki toprak kaybıyla gelen göçmenler de Anadolu’nun tarımsal bilgi ve tekniğinin artmasını sağlamıştır. Demiryollarının ortaya çıkardığı yan iş kolları da Müslümanlar için istihdam alanı olmuştur.

Demiryolları sanayiinin gelişmesine ise katkı sağlamamıştır. İngiltere, ABD veya Rusya’daki demirçelik sanayii gelişmemiş; devlet ray, lokomotif, vagon gibi demiryolu yan sanayii için dışarı bağımlı olmuştur. Yarattığı istihdam olanakları köyden göçü hızlandırmış, demiryolu güzergahında kalan yerler hızla gelişmiştir.

Demiryolu; işçi, hak ve grev gibi kavramları da ülkeye getirmiştir. İşçiler daha önce de zaman zaman grev yapmışlar; ancak II. Meşrutiyet’in yarattığı iktidar boşluğu Ağustos-Eylül 1908 arasında çoğunluğu demiryolları yabancı işçi ve memurlarının öncülüğünde ve sayıları yüzlerle ifade edilen büyük bir grev dalgası olmuştur.

Şirket Hukukunun Gelişimi

İlk Osmanlı anonim şirketi 1850 yılında kurulan Şirket-i Hayriyye’dir. Daha sonra kurulan yerli ve yabancı anonim şirketleri Avrupa ülkelerindeki anonim şirket içtüzük şablonlarını kullanmışlardır. Devlet anonim şirket içtüzük şablonunu ancak 29 Kasım 1882’de yayımlayabilmiştir. Şirketler bu matbu şablon üzerine kendi özel şartlarını yazıp yetkili mercilere onaylatarak kurulmuştur. Zamanla bu şablon yetersiz kalmış ve II. Meşrutiyet döneminde artan şirketleşmeyle birlikte şablonda bazı değişiklikler yapılmıştır. Ayrıca kurulacak şirketlere mevcut kanunların yanı sıra gelecekte çıkarılacak kanunlara da uyma şartı getirilmiştir. Bu dönemdeki bir diğer önemli gelişme ise Sultan Mehmed Reşad tarafından hanedan üyelerinin anonim şirketlerin idare meclislerine başkan veya üye olmalarının yasaklanmasıdır. Bu karar hem haksız rekabeti önlemeyi, hem de çıkacak dedikodulara karşı hanedanın prestijini korumayı amaçlamıştır.

Osmanlı bürokrasisinde şirketlerin tüzel kişilik (manevi ve hükmi şahsiyet) kabul edilmeleri ve tüzel kişilik olarak emlak ve taşınmazlara sahip olmaları II. Meşrutiyet’ten sonra mümkün olmuştur.

Yabancı Şirketler ve Kapitülasyonlar

Kapitülasyon en genel anlamıyla bir devletin başka bir devletin tüccarlarına verdiği ticari, adli ve iktisadi ayrıcalıklardır. Başlangıçta ülkede eşya ve ürün sıkıntısı çekilmemesini sağlayan kapitülasyonlar 19. yüzyıldan itibaren Tanzimatçı bürokratlar tarafından iktisadi yenileşmenin önünde önemli bir engel olarak görülmüştür. Bunun en önemli sebebi Avrupalı, tüccar ve şirketlerin kapitülasyonları gerekçe göstererek Osmanlı kanunlarını ve devletin denetimini kabul etmemeleridir.

Kapitülasyonlar Avrupalı tüccarlar ve girişimciler kadar tecrübe ve bilgi sahibi olmayan Osmanlı girişimcilerinin rekabet edememesine yol açmıştır. Öte yandan kapitülasyonlar Avrupalı devletler tarafından Osmanlı’nın içişlerine karışma aracı olarak da kullanılmıştır. Osmanlı devlet adamları yerli girişimciyi destekleyerek, yabancı yatırımcılar karşısında rekabet edebilmesini sağlamaya çalışmışsa da kapitülasyonlar yüzünden alınan tedbirler bir işe yaramamıştır.

Ülkeyi ciddi sıkıntıya sokan kapitülasyonların kaldırılması Avusturya-Macaristan ile imzalanan 1909 protokolü ve İtalya ile imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nda gündeme getirilmiş ancak bir sonuç alınamamıştır. İttihatçılar, I. Dünya Savaşı’nı fırsat bilerek kapitülasyonları kaldırmıştır. Büyük devletlerin gösterdiği tepkiye rağmen, 15 ekim 1914’te Osmanlı hukukunda eski anlaşma ve kapitülasyonlardan doğan bütün hükümlerin geçersiz olduğu ilan edilmiştir.

1918’de İttihatçıların iktidarı, Osmanlı Devleti’ninse I. Dünya Savaşı’nı kaybetmesiyle imzalanan Sevr Antlaşması kapitülasyonları yeniden gündeme getirmiştir. Fakat Ankara hükümeti bu kararları tanımamıştır. 16 Mart 1921’de Sovyet Rusya ile imzalanan Moskova Antlaşması ile kapitülasyonlar kaldırılmıştır. Lozan Konferansı’nda Avrupa devletleri kapitülasyonların devamı için ısrarcı olunca Türk heyeti konferansı terk etmiştir. İkinci Lozan Konferansı’nda Avrupalı devletler geri adım atmış ve 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşmasıyla kapitülasyonlar kaldırılmıştır.

İttihat ve Terakki’nin “Milli İktisat” Politikası

Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı yıllarında bütün dünyada yaşandığı gibi iç ve dış ticarette büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştır. Bu dönemde en büyük sorunlardan biri İstanbul’un iaşe sorunu olmuştur. Birtakım fırsatçı tüccarların malları depolayıp el altından piyasaya sürmesi durumu daha da ağırlaştırmıştır. İstanbul Şehremaneti durumu çözemeyince, İttihat ve Terakki devreye girmiştir.

İttihatçılar sorunun çözümünde İstanbul Şehremaneti’ni dışlamamış, Heyet-i Mahsusa-i Ticariyye adlı birim oluşturarak İstanbul’da sıkıntısı çekilen şeker, gaz, bulgur, arpa, yağ, sabun, pirinç, mercimek, zeytin gibi ürün ve eşyanın teminini Ekim 1914’ten itibaren bir yıl süreyle üstlenmiştir. İttihat ve Terakki’nin İstanbul delegesi olan Kara Kemal denetiminde olan bu heyet, bu süreçte iaşe tekelinden büyük kar elde etmiştir. Bu paralar, Kara Kemal’in daha sonra kuracağı milli şirketler projesinin de sermayesini oluşturmuştur.

Kara Kemal, Osmanlı ülkesinde üretilen ürünlerin ticaretini yapmak amacıyla 1915’te Anadolu Milli Mahsulat Anonim Şirketi’ni, gerek ülke içinden gerekse ülke dışından çeşitli ürünleri getirtmek ve piyasaya sürmek için 1916’da Milli İthalat Kantariye Anonim Şirketi’ni, buğday ve un ticaretiyle uğraşması için yine 1916’da Milli Ekmekçiler Anonim Şirketi’ni kurmuştur. Bu şirketler Cemiyet ve hükümet desteği ile büyük karlar elde etmiştir.

Milli iktisat hedefinin başarıya ulaşması için tasarrufların yatırıma dönüşmesini sağlamak amacıyla milli bir banka kurulması gerektiğini savunan İttihatçılar, cemiyetin 1916 kongresinde aldığı karar doğrultusunda 1 Ocak 1917’de Osmanlı İtibar-ı Milli Bankası’nı kurmuştur. Banka hissedarlarının Osmanlı uyruğundan olması şarttı. Aynı amaçlarla İstanbul’da kurulan bir diğer banka da Ticaret ve İtibar-ı Umumi Milli Bankası’dır. Taşradaki Müslüman-Türk tüccar ve toprak sahiplerinin kredi sorununu çözmek için benzer kredi ve finans kuruluşları taşrada da oluşturulmuştur. Bunların dışında kooperatifleşme hareketi de gündeme gelmiştir. Bütün bu oluşumların arkasındaki lokomotif güç ise İttihat ve Terakki Cemiyeti olmuştur.

Müslüman-Türk unsurdan bir burjuvazi yaratmaya çalışan İttihatçılar Avrupa şirket hukuku ve sermaye birikim yöntemlerini kullanmıştır. Sermaye birikimini sağlamak için bazen gayrimeşru kazanca göz yummuşlardır. Fakat pek çok yol deneyen İttihatçılar iktisadi ve ticari anlamda yeni cumhuriyete büyük bir birikimi miras bırakmışlardır.