RUSYA TARİHİ - Ünite 8: Sovyetler Birliği’nin Dağılması ve Rusya Federasyonu Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 8: Sovyetler Birliği’nin Dağılması ve Rusya Federasyonu

Boris Yeltsin Dönemi (1990-1999)

Boris Yeltsin;

  • 1981 yılında Komünist Partisi’nin Merkez Komite üyeliğine seçilmiş ve 1990 yılına kadar bu görevine devam etmiş,
  • 29 Mayıs 1990 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Yüksek Konseyi başkanlığına atanmış,
  • 12 Temmuz 1991’den itibaren de Rusya Federasyonu başkanı olmuştur.

Boris Yeltsin’in 12 Temmuz 1991’de Rusya Federasyonu başkanı olmasından 31 Aralık 1999’daki istifasına kadar geçen süreyi üç döneme ayırmak mümkündür. Bu üç dönem şu şekildedir:

  • 1993’te Devlet Başkanı Boris Yeltsin ve Parlamento arasındaki yetki paylaşımından doğan sorunlar yüzünden Parlamento’nun lağvedilmesi ve Parlamento binasının bombalanması ve 12 Aralık 1993’teki referandum sonrasında Rusya’da başkanlık rejimine dayanan Anayasa’nın kabul edilmesi
  • 3 Temmuz 1996’da yeniden devlet başkanlığına seçilmesi
  • 31 Aralık 1999’da devlet başkanlığından istifasıdır.

Boris Yeltsin’in ilk dönemi daha çok Rusya’da yeni bir kimlik arayışı, devletleşme ve eski kurumların yeniden yapılandırılması çalışmalarına odaklanıldığı bir dönem olmuştur.

Yeltsin’in ikinci döneminde merkez-çevre arasında yaşanan problemler (ekonomik-vergi gelirlerinin paylaşımı, malların fiyatlandırılması, merkezin desteklenmesi ve siyasi- bağımsız olma, politika yapımı, yetki paylaşımı) de önemli olmuştur. Bu dönemin hemen başlarında (Aralık 1994) Birinci Çeçenistan Savaşı başlamış ve savaş 31 Ağustos 1996’da imzalanan Hassavyurt Anlaşması ile sona ermiştir.

Yeltsin’in üçüncü dönemi ise 1996 Devlet Başkanlığı seçimlerini kazanması ile başlamış ve bu dönem tam anlamıyla devlet otoritesinin yitirildiği, devlet yönetiminin tamamen oligarklar ve ailenin eline geçtiği, Yeltsin’in sağlık durumunun iyice kötüleştiği (genel sağlık sorunları ve alkolizm) bir dönem olmuştur.

Boris Yeltsin dönemi Rus dış politika oluşum sürecine Soğuk Savaş sonrası değişen uluslararası ortamın değişen yapısı kadar, ülkenin kendi içinde yaşanan değişim ve dönüşümün de etkisi olmuştur.

Yeltsin döneminde Rusya’da dış politika oluşum süreci içeride yaşanan dönüşüm ve değişikliklerden etkilenmiş ve bu iç dinamikler zamana ve duruma bağlı olarak karar alma sürecini farklı düzey ve seviyelerde etkilemiştir.

1996’dan itibaren pragmatik eğilim Rusya’da hem iç politika, hem de dış politika açısından dengeleyici bir unsur olarak uygulanmaya başlanmıştır.

Boris Yeltsin döneminde eski Sovyet alanıyla ilişkiler Batı ile ilişkilerin ardından ikinci sırada kalmış, Primakov’un girişimi bile bu gerçeği tam manasıyla değiştirememiştir. Yeltsin döneminde ABD’ye olan bağımlılık sürmüş, AB ve NATO ile ilişkiler geliştirilmeye çalışılmıştır. Sovyetler Birliği’nin ardılı olması sebebiyle BM Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı olan daimi üye ülke olarak yer alan Rusya, G-7’nin 8. üyesi olmuştur. ABD’ye denge oluşturabilecek biçimde 1990’ların ortalarından itibaren Çin ile ilişkiler (Şangay İşbirliği girişimi ile sembolleşen) geliştirilmeye çalışılmış ama Ortadoğu politikası dâhil ABD’ye yakın politikalar izlenmesi durumundan vazgeçilememiştir.

Vladimir Putin Dönemi (2000-2008)

1 Ocak 2000 itibarıyla Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in görevinden ayrılması ile devlet başkanlığını vekâleten yürütmeye başlayan Vladimir Putin 26 Mart 2000’de gerçekleştirilen seçimlerde oyların %53’ünü alıp, 5 Mayıs 2000’de yemin ederek resmen devlet başkanı olmuştur. 14 Mart 2004’te gerçekleştirilen seçimlerde de Putin oyların % 71,3’ünü olarak ikinci başkanlık dönemine başlamıştır.

Vladimir Putin, Yeltsin’den merkezi otoritenin kaybolduğu, kurumlara ve yönetime oligarkların hakim olduğu bir ülke devralmıştır. Bu sorunları düzeltmek amacıyla Vladimir Putin iki amaç belirlemiştir. Bunlar;

  • ülkenin idari yapısını yeniden düzenlemek (merkezi kontrolü sağlayacak ve sağlamlaştıracak biçimde),
  • ülkenin toprak bütünlüğünü yeniden sağlamaktır.

Bu doğrultuda ilk önce güç hiyerarşisini yeniden düzenleme çabasına girilmiş ve 89 bölgeye bölünmüş olan Rusya Federasyonu yeni bir kanunla yedi idari bölgeye bölünüp, özerk bölgelerin de bu yedi federal idari bölgeye dâhil edilerek yetkilerinin sınırlandırılması (dikey iktidar) sağlanmıştır.

Vladimir Putin döneminde Boris Yeltsin döneminin aksine Sovyetler Birliği’nin etkilerinden kurtulma çabasının yerini Sovyetler Birliği dönemindeki sembollere, mitlere geri dönüş çabası almıştır. 2001 yılı başı itibariyle Sovyet ulusal marşı yeni sözlerle kabul edilmiş, devletin bayrağı Çarlık Rusya’sının üç renkli bayrağı olarak kalırken, ordunun bayrağı kızıl olmuştur. Rus hükümeti bütün federe cumhuriyetlerde Kril alfabesi kullanılmasına dair karar alarak, Latin alfabesine geçişi de engellemeye çalışmıştır.

Rusya’da yeni dönemin dış politika prensipleri ve öncelikleri Ocak 2000 tarihli Rusya Federasyonu Güvenlik Doktrini, Nisan 2000 tarihli Rusya Federasyonu Askeri Doktrini ve Temmuz 2000 tarihli Rusya Federasyonu Dış Politika Doktriniyle ortaya konulmuştur.

Putin Doktrini olarak da adlandırılan bu yeni yaklaşımın en önemli unsurları Rusya’nın ekonomik olarak büyümesinin unsurlarının yaratılması, etrafında dostane ilişkiler yaşayabileceği ülkeler grubu oluşturulması, yakın çevrede yaşayan Rus vatandaşlarının haklarının korunması ve Rusya dışında Rus dilinin ve Rus kültürünün desteklenmesiydi.

Putin döneminde Rusya’nın bölgeye yönelik en önemli girişimleri arasında Kollektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ)’nün oluşturulması, yeni askeri üslerin açılması (Kırgızistan-Kant gibi) ve bazı bölge ülkeleriyle (Özbekistan, Türkmenistan gibi) yapılan doğalgaz anlaşmaları önemlidir.

Vladimir Putin’in 10 Şubat 2007’de gerçekleştirilen Münih Konferansı’nda yaptığı konuşma tam da Rusya’nın uluslararası ilişkilerdeki mevcut pozisyonunu ortaya koyar niteliktedir. Rusya 10 Temmuz 2007’de AKKA (Avrupa Konvansiyonel Kuvvet Anlaşması)’dan doğan yükümlülüklerini de askıya almıştır.

Vladimir Putin döneminde BM Güvenlik Konseyi’nde de Rusya’nın tutumu daha netleşmiş ve Yeltsin döneminde yaşanan çoğunlukla Batı ile birlikte hareket etme durumu yerini daha çatışmacı (Irak, İran, Kosova, Gürcistan vs. konuları) bir düzleme terk etmiştir.

Putin dönemi dış politikası genelde ABD ve AB ile “ihtiyatlı gerginliğin”, Çin, Hindistan ve İran gibi ülkelerle de “ihtiyatlı iyimserliğin” hakim olduğu bir dönem olmuştur.

Putin dönemi Türkiye-Rusya ilişkileri açısından da önemli bir dönemdir, zira Türkiye-Rusya ilişkileri Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında ilk kez Vladimir Putin döneminde rekabetçi algıdan sıyrılarak başta ekonomik (ticaret, enerji, turizm vs.) alanlar olmak üzere pek çok alanda işbirliği anlayışı ile şekillenmeye başlamıştır.

Dmitriy Medvedev Dönemi (2008-2012)

02 Mart 2008’de Rusya’da yapılan başkanlık seçimlerini, dönemin Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin ve Birleşik Rusya Partisi tarafından desteklenen Dmitriy Medvedev % 71,2 oy alarak kazanmış ve 07 Mayıs 2008’den itibaren Başkanlık görevine başlamıştır. Medvedev’in Başkanlık koltuğuna oturması Putin ile Medvedev arasındaki birbirini takip eden Başkanlık modelinin ilk halkasını oluşturmuştur.

Medvedev döneminde iç politikada ülkede demokrasinin geliştirilmesi, yolsuzluklarda mücadele, hammadde ihracatına dayalı ekonominin çeşitlendirilmesi ve özellikle inovasyonun ön plana çıkarılması yönünde vaatlerde bulunulmasına rağmen, Putin dönemine göre önemli bir değişikliğin meydana geldiği ileri sürülememektedir.

Bu dönemde, özellikle Çeçenistan, İnguşetya ve Dağıstan’da olmak üzere Kafkasya’daki çatışma ortamı devam etmiş ve geçmişte olduğu gibi söz konusu ayrılıkçı gruplar başta Moskova olmak üzere Kafkasya dışındaki şehirlerde de sivil halkı hedef alabilen eylemlerini sürdürmüştür. 15 Nisan 2009’da “Çeçenistan’da terörizme karşı operasyonların sona erdiği” Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) tarafından açıklanmış ve bu tarih 1999 yılında başlayan İkinci Çeçen Savaşı’nın sonu olarak kabul edilmiştir.

Rusya’da Putin yönetimi ile uygulamaya konulan ve demokrasinin gelişmesi için öncelikle devletin güçlendirilmesini öne koyan egemen demokrasi anlayışı Medvedev’in başkanlığı döneminde de değişmemiştir.

Medvedev’in başkanlığı döneminde Rusya’nın kronikleşmiş iç sorunları haline gelen yolsuzluk, rüşvet, organize suç örgütlerinin önlenmesine yönelik önemli bir adım atılamamıştır.

2008 yılında meydana gelen küresel ekonomik krizden Rusya ekonomisi de etkilenmiş ve 2009 yılında gayrisafi milli hasıla yaklaşık % 9 oranında azalmış, ancak alınan mali tedbirler, krizden etkilenen kurumlara yapılan yardımlar ve sağlanan krediler krizin etkisini azaltmış ve 2010 yılı itibari ile Rus ekonomisi yeniden toparlanabilmiştir. Ülke ekonomisini çeşitlendirmek üzere, bu dönemde yenilik, yaratıcılık üzerine kurulu ve -uzay, telekomünikasyon, eczacılık, nükleer gibi alanlardateknolojinin geliştirilmesinin amaçlandığı bir program uygulamaya koyulmuştur.

Medvedev’in Başkan olmasının ardından, 12 Temmuz 2008’de Putin dönemi dış politika kararlarının rehberlik ettiği, Rusya Federasyonu’nun yeni Dış Politika Konsepti yayınlanmıştır. Söz konusu Konsept’te, dünya güç dengesi içinde Rusya’nın önemine değinilerek, sistem yapısının çok kutuplu olduğu vurgulanmış ve ABD’nin tek kutuplu dünya yaklaşımına açıkça karşı durulmuştur. Günümüz itibari ile değerlendirildiğinde, Rusya-ABD ilişkileri, Soğuk Savaş sonrasındaki en gergin dönemini yaşamaktadır. Rusya’nın bu dönemde ABD ve NATO ile NATO’nun genişlemesi, Gürcistan ile 2008 yılı Ağustos ayında yaşanan Beş Gün Savaşı ve Avrupa’da kurulan füze kalkanı konularında karşı karşıya gelmiştir.

Soğuk Savaş sonrası NATO’nun Doğu Avrupa ve Baltık Cumhuriyetleri’ne genişlemesi ile kuşatıldığını düşünen Rusya; Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliğine kabul edilmesine sert şekilde karşı çıkmakta ve bu durumun bölgedeki istikrar ve güvenliğe zarar vereceğini savunmaktadır.

Bu dönemde Rusya ile ABD ve NATO arasındaki diğer önemli bir sorun ise ABD’nin Avrupa’nın güvenliğini öne sürerek kurmak istediği ve NATO bünyesi altında gerçekleştirmeye çalıştığı Füze Kalkanı Projesi (FKP)’dir. Rusya yönetimi ise Kuzey Kore veya İran tarafından atılacak füzelerin Avrupa’ya ulaşmalarına yetecek menzilde olmadıkları gerçeğinden hareketle FKP’nin Rusya Federasyonu’na karşı kurulduğunu, projenin yeni bir silahlanma yarışını ve hatta Soğuk Savaşı başlatabileceğin ileri sürerek Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması (AKKA)’nı askıya aldığını belirtmiştir.

Rusya ekonomisinde çok önemli yer tutan ve 2000 yılında hazırlanan 2003 yılında güncellenen 2020 Enerji Strateji Belgesi’ne göre de Rus dış politika araçlarından birisi olarak görülen enerji ihracatı, bu dönemde ülkenin ekonomisi kadar dış politikasında da göz önünde olmuştur.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da meydana gelen Arap Baharı’na Rusya’nın yaklaşımı ABD ve Avrupa ülkelerinden farklı olmuştur. Rusya, demokrasi ve özgürlükler söylemi ile devlet yönetimlerinin yıkılmaya ve Batı yanlısı yönetimlerin bölgede kurulmaya çalışıldığını düşünmektedir.

Rusya’nın bu dönemde Türkiye ile olan ilişkileri ele alındığında geçmişte olduğu gibi iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmeye devam ettiği; ancak Putin’in özellikle ikinci Başkanlık döneminde yoğunlaşan siyasi ilişkilerin, bu dönemde nispeten gerilediği değerlendirilmektedir. İki devletin bölgesel ve uluslararası sistem içinde meydana gelen -Arap Baharı, füze kalkanı projesi gibi- olaylara bakışları; çıkarları, ittifak bağlantıları ve değerleri açısından farklılık göstermekte ve bu durum iki ülke arasındaki siyasi ilişkilerin daha da geliştirilmesini engellemektedir.