SOSYOLOJİ II - Ünite 2: Toplumsal Eşitsizlik Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 2: Toplumsal Eşitsizlik

Giriş

Toplumsal tabakalaşma ırk, etnisite, cinsiyet ve sınıf özelliklerine göre insanların ya da grupların derecelenmesi durumudur. Sosyolojik bakış açısı, ekonomik olarak eşitsizliğin, katı bir tabakalaşmanın ve bölüşüm sorunlarının olduğu toplumlarda siyasal ve toplumsal alanlarda istikrarsızlıkların ve krizlerin yaşanacağına işaret etmektedir. Ancak insanlık tarihi boyunca eşitsizlik üzerine kurulmuş farklı toplumsal tabakalaşma biçimleri yaşanmıştır. Tabakalaşma yalnızca bir toplumdaki bireyler arasında ortaya çıkmaz; küresel düzeyde toplumlar arasında da görülür. Tabakalaşmanın uluslararası boyutta zengin ve yoksul ülkeler arasında da gerçekleştiği, küresel ticari ilişkilerin zengin ülkelerin lehine yoksul ülkelerin aleyhine bir sonuç yarattığı söylenebilir.

Tabakalaşma Sistemleri ve Eşitsizlikler

Kölelik Sistemi: Köleci toplumlarda, bireyin doğuştan getirdiği tüm özellikler bireyin doğal sınırlarıdır ve değiştirilemez olarak kabul edilir. Buna göre, insan ya köle sınıfından ya da özgür olarak doğar. Bu sistem, toplumun elit kesimlerinin güçlü olduğu bir aristokrasi sistemini ortaya çıkarmıştır. Aristokratlar tüm yaşamları boyunca kölelerin emeğini sömürerek ayakta kalabilmişlerdir. Kölelik, bazı insanların başkalarının malı olduğu bir ekonomik ve sosyal eşitsizlik biçimidir. Köleler, siyasal, sosyal ve ekonomik tüm haklarını kaybetmiş ve başkalarına tâbi insanlardır.

Bir özgür kişinin bir başka özgür kişi üzerinde zaman zaman kurduğu görülen otorite ilişkisinden farklı olarak, efendinin köle üzerindeki iktidarı, en azından ilke olarak sınırsızdır; efendinin iktidarını istediği gibi serbestçe kullanmasının önünde herhangi bir engel ve kısıtlama söz konusu değildir. Köleler özgür insanlara kıyasla çok kötü koşullarda yaşamlarını sürdürmektedir. Kölenin hiçbir siyasal hakkı yoktur. Köle seçmen olamaz, kamu organlarına ve meclislere katılamaz. Toplumsal bakımdan yok sayılmaktadır. Ayrıca, köle zor yoluyla çalışmaya zorlanan ve angarya işlerin bireyidir.

Kast Sistemi: Bireylerin doğumlarıyla beraber kazandıkları nitelikler üzerine dayalı ve sınıflar arası geçişliliklere kapalı bir hiyerarşik toplum biçimidir. Kast sistemi, tamamen kapalı bir sistemdir çünkü kişinin tüm geleceğini içine doğduğu kast ya da sınıf belirler. Bireysel çabalara dayalı toplumsal hareketlilik ya hiç yoktur ya da çok azdır. Kast sistemi gruplar arasında katı bir hiyerarşi yaratır ve bireylerin hayat tarzını, statüsünü ve meslek seçimini belirler. İnsan hakları gözlemcilerine göre, Bangladeş, Hindistan, Nepal, Pakistan, Japonya, Sri Lanka, Yemen ülkelerinde 260 milyondan fazla insan kast ayrımcılığı sorunu yaşamaktadır.

Kast sistemi için verilen tipik örnek Hindistan kast sistemidir. Hindistan’da kast sistemi, yeniden doğuşa inanan Hindu inancı ile sıkı sıkıya bağlıdır; kendi kastının ayin ve ödevlerini yerine getirmekte başarısız olan kişilerin, yeniden doğduklarında daha düşük bir konumda olacaklarına inanılır. Başka bir kast sistemi örneği yüzyıllar boyu beyazların (İngiltere) egemenliğinde kalan Güney Afrika da görülmüştür. Güney Afrika’daki beyazların üstünlüğüne dayalı kast sistemi ırk eşitsizliklerine dayalı toplumsal tabakalaşma biçimine güçlü bir örnek teşkil eder.

Feodalizm: Yasalarla farklı hak ve yükümlülükleri belirlenmiş tabakalardan oluşan bir sistemdir. Avrupa’da en yüksek tabaka aristokrasi ve toprak beyliğinden oluşmaktaydı. Daha düşük bir statüye sahip olan ancak belli nitelikte ayrıcalıkları olan din adamları başka bir tabakayı oluşturmaktadır. Üçüncü tabakada ise, toprağa bağlı köylüler yani serer, özgür köylüler, tüccarlar ve zanaatkârlar bulunmaktaydı. Kast sisteminden farklı olarak feodal sistemde tabakalar arasındaki farklı statüdeki bireylerin evliliklerine ya da bireysel hareketliliklerine kısmen izin verilmekteydi.

Feodalizm , doğuştan gelen soyluluğa dayanan bir geleneksel aristokrasinin bulunduğu yerlerde ortaya çıkmıştır. İngiltere’de feodal dönemin bir kalıntısı olarak hâlâ, sembolik de olsa doğuştan getirilen unvanlar tanınmaktadır. Feodalizmde toplumsal tabakalaşmayı belirleyen temel çatışma ve eşitsiz ilişkiler, toprağa bağlı köylüler ve imtiyazlı soylular arasındadır.

Sınıf Sistemi ve Açık Toplum: Toplumsal sınıf sistemi, sanayileşmiş kapitalist toplumlara özgü bir tabakalaşma sistemidir. Modern kapitalizm, zenginlik, mülkiyet ve gelir bakımından eşitlikten son derece uzak bir toplumsal sistemdir. Bu sistemde insanlar sahip oldukları ekonomik güce göre, toplum içinde belli konumlar edinmektedir. Ekonomik ilişkilerdeki eşitsizlikler, toplumdaki ekonomik açıdan dezavantajlı grupların kaynaklara ve fırsatlara ulaşmalarını büyük ölçüde engellemektedir. Toplumsal sınıf ilişkilerinde bireylerin toplumda yukarıya doğru ekonomik veya sosyal hareketlilikleri önünde yasal herhangi bir engel bulunmaz. Bu yönüyle toplumsal sınıf sistemi açık sistem olarak değerlendirilir. Ancak, bazı insanlar ekonomik güçten ve politik nüfuz ilişkilerinden yoksun oldukları için sosyal hareketlilikleri de sınırlı düzeyde kalmaktadır. Sınıf sisteminin bireyin başarı durumuna bağlı olarak sosyal hareketliliğine izin verilen bir sistem olduğu söylenebilir. Ancak, bireyin güç ilişkilerine yakınlığı, ailesinin sosyal kökeni ve sınıfı da bireyin yaşam ve iş fırsatlarını büyük ölçüde etkilemektedir.

İşlevselci Yaklaşım ve Toplumsal Eşitsizliğin Doğallığı

İşlevselci yaklaşıma göre, eşitsizlik ve tabakalaşma doğaldır ve tüm toplumlarda bulunmaktadır. Bütün toplumsal sistemlerde, bazı bireyler diğerlerinden işlevsel açıdan daha önemli olan mesleki konumlara sahiptir. Bu anlamda, tabakalaşma, toplumun bütün olarak yararlandığı ve eşit olmayan ödüller sistemidir. Eşit olmayan ödüller, insanları çok çalışmaya teşvik ederek üretimi arttırır ve toplumu daha müreffeh hâle getirir. İşlevselci yaklaşım toplumdaki eşitsizlikleri ve haksızlıkları toplum için bir tehdit veya risk olarak görmez. Aksine, toplumsal düzenin sağlanabilmesi için belli düzeyde eşitsizliklerin şart olduğunu ileri sürmektedir. İşlevselci yaklaşıma göre toplumsal sistemin bazı meslekleri daha fazla ödüllendirmesi doğaldır, çünkü bu mesleklere gelen kişilerin bu mesleği edinebilmek için harcadıkları emek, para ve külfet çok fazladır.

Davis ve Moore’un toplumsal tabakalaşma yaklaşımı iki varsayıma dayanmaktadır: 1. Toplumda işlevsel bakımdan daha önemli olan meslekler vardır. 2. En yetenekli kişileri üst düzey meslekleri yapmak için ihtiyaçları olan eğitimi almaya motive edecek uygun bir ödül sistemi gereklidir. İşlevselci kurama göre, toplumsal tabakalaşma, en önemli görevlerin doğru biçimde en yetenekli kişilerce yerine getirilmesini sağlayan mekanizmadır. Yetenekli bireylerin toplumdaki önemli işleri yapmasına imkân sağlanabilmesi için bazı pozisyonlara daha fazla ödül, ücret ve prestij sunmak gerekir. İşlevsel tabakalaşma kuramının, iktidar, saygınlık ve paraya zaten sahip olanların imtiyazlı konumlarını pekiştiren bir kuram olduğu öne sürülür.

İşlevselci yaklaşım çeşitli eleştiriler almıştır.

  1. Sadece insanlara fırsat eşitliği sağlamanın yeterli olduğu kanaatindedir. Ancak bireylerin şartlarda ve sonuçlarda eşit olmaları gerektiği üzerinde hiç durmaz.
  2. Toplumsal konumların ve mesleklerin ödüllendirilmesi durumu, o mesleğin toplumdaki işlevi ve öneminin değil, iktidar çatışmalarının, piyasadaki rekabetin, kültürel anlayışların veya toplumsal kapalılığın bir ürünü olabilir.
  3. Mesleklerin her birinin önem sırasına sahip olduğu iddiası meslekler arasında doğal bir hiyerarşi ortaya koyar. Ancak bu meslekler hiyerarşisinin temellerini ve mantığını açıklamakta yetersizdir.
  4. Üst düzey işlerin uzun, pahalı ve külfetli bir eğitim süreci nedeniyle yüksek düzeyde bir maddi kazancı gerektirdiğini ileri sürmek, başka meslek sahiplerinin aynı derecede külfetli bir eğitim gördükleri gerçeğini görmezden gelmektedir.
  5. İnsanların bir mesleğe yönelmesini ve eğitim almasını motive eden tek unsur, o mesleğin karşılığında alacağı ödül değildir.

Marksist Yaklaşım ve Sınıfsal Tabakalaşma

Marksist yaklaşıma göre, toplumda gücün ve servetin eşit olmayan dağılımı nedeniyle tabakalaşma ortaya çıkar. Kurama göre, kapitalizm kendi iç işleyişi gereği sınıflı bir toplumdur ve toplum birbiriyle çatışma ve mücadele hâlinde olan sınıflardan (burjuvazi ve proletarya) meydana gelir. Marx, kapitalist sistemin ekonomik ilişkilerindeki eşitsizliğin orta ve üst sınıflar olan burjuvazinin yararına ve işçi sınıfının aleyhine geliştiğini öne sürmüştür. Marx’a göre, işçiler bir iş günü boyunca, işverenlerin onların ücretlerini ödemesi için gereken miktardan daha fazla üretim yaparlar. Kapitalistler kendi kârlarını arttırmak için işçilerin ürettiği bu fazla üretime el koyarlar. Kapitalistlerin kendi kullanımları için el koydukları bu fazla üretime artı değer adı verilir. Marx’ın eleştirisinin asıl hedefi kapitalizmdir. Bu yüzden, Marx’ta “artı değer” ve “meta fetişizmi” kavramları öne çıkar. Marx, toplumsal eşitsizlik sorununu ele alırken fakir-zengin gibi sosyolojik terimler kullanmak yerine sınıfsal ve iktisadi bir analiz yapar.

Marx’ın analizinde kapitalistler, ticari işletmeler, fabrikalar, toprak ve sermaye gibi üretim araçlarını elinde bulunduran ve bu ayrıcalıkları sayesinde de çalışanları sömüren sınıftır. Proletarya ise üretim araçlarının sahibi olmadığı gibi, ötekilerin emeklerini sömürmek gibi bir imkâna ve araçlara da sahip değildir. Marx işçileri, “emeklerinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan” bir sınıf olarak tarif eder. Marx burjuvazi ve işçi sınıfına ek olarak, bir de ara bir kategori olarak küçük burjuva sınıfından bahseder. Küçük burjuva sınıfı, ara bir sınıf olup ekonomik olarak kendi kendine yeterli olan serbest meslek sahiplerinden, iş adamlarından ve kendi işletmesinde başka personele ihtiyaç duymadan kendi işini yapan vasıflı çalışanlardan oluşur.

Marx, işçi sınıfının kendi çıkarlarının farkında olmaması durumunu yanlış bilinç kavramı ile ifade etmiştir. İnsanların sahip olduğu bu yanlış bilinç, toplumdaki egemen sınıfların protesto edilmesini ve kapitalizmin ortadan kaldırılmasını engelleyen bir durumdur. Marx, işçi sınıfının siyasal ve ekonomik mücadele aracılığıyla, kapitalist toplumdaki konumu ve çıkarları konusunda giderek bilinçlendiğini savunmuştur.

Sosyoloji alanında, toplumsal tabakalaşmayı ilk defa sistematik olarak inceleyen ve toplumsal yapıdaki eşitsizliklerin tabakalaşmanın temel dayanağı olduğunu ileri süren düşünür Marx’tır. Marx çatışmacı teorinin mimarı olarak, burjuvazi ve işçi sınıfının sahip olduğu farklı çıkar ve amaçların toplumdaki tabakalaşmada önemli bir rol oynadığını ileri sürer. Marx’ın toplumsal tabakalaşma anlayışı hem toplumdaki eşitsizlikleri yaratan toplumsal yapıları analiz eder hem de bu eşitsizlikleri ortadan kaldırabilecek toplumsal değişme olanaklarını ortaya koyar. Marx’ın toplumsal tabakalaşma teorisi, tabakalaşmanın mutlaka son bulacağı analizine dayanır ve eşitsiz bir toplumdan eşitlikçi bir topluma doğru bir geçişin yaşanacağı konusunda da iyimserdir.

Marx’a göre 1789 Fransız Devrimi ve diğer “burjuva” devrimleri kapitalist sınıfın “siyasal” gücünün doğuşunu temsil ediyordu. Parlamenter hükûmeti içine alan demokrasiye dayalı siyasetin ortaya çıkışı Marx’a göre, kapitalist girişimin yayılmasının meydana getirdiği ekonomik gelişmelerle sıkı sıkıya ilişkilidir. Fransız Devrimi’nin etkisiyle ortaya çıkan Parlamenter sistemde, siyasete katılım ilke olarak herkese açıktı çünkü herkes artık devletin eşit bir “vatandaş”ı kabul ediliyordu. Toplumsal adalet, herkese hakkını vermek ya da eşit insanlara eşit davranmak diye tanımlanabilir. Adalet, insanlara herkes için geçerli belli kamu kurallarına göre, tarafsız biçimde davranmaktır. Öte yandan, Marksist görüşte kapitalist devlet, görünüşte temsil ettiği demokratik ideallere ulaşmaktan hayli uzaktır. Bu bakış açısına göre, sermaye sınıfı ve destekçilerinin uğrunda savaştığı özgürlükler aslında işçi sınıfı üzerindeki egemenliklerini güçlendirmeye hizmet eder.

Marx, toplumun ekonomik ilişkilerinin gerçekleştiği alanı, temel yapı (altyapı); ekonomi dışında kalan diğer tüm toplumsal alanları ise (hukuk, eğitim, siyaset, devlet, sağlık vb.) üstyapı olarak tanımlar. Marx’ın analizinde, üst-yapı unsurları da eşitsiz bir şekilde egemen sınıfın lehine çalışır. Eğitim, hukuk ve medya gibi üst-yapı unsurları, egemen sınıfın görüşlerini inşa eder ve yayarlar. Marx’a göre altyapıdaki (ekonomik ilişkiler) burjuvazi sınıfının lehine olan tüm eşitsizlikler üstyapıdaki (eğitim, hukuk, siyaset, vb.) diğer tüm eşitsizlikleri belirlemektedir. Toplumdaki ekonomik alanlarda bir sınıfın lehine yaşanan tüm eşitsizlikler, toplumsal yapının diğer unsurları olan medya, eğitim, hukuk, yönetim, kültür ya da ahlak alanlarında da burjuvazinin işçi sınıfını baskı altında tutması ve sömürmesi şeklinde hayat bulmaktadır.

Tüm teoriler gibi Marx’ın toplumsal sınıf teorisi de eleştiriler almıştır. Marx ve hempaları, toplumsal tabakalaşma analizlerinde ekonomik güç, servet ve gelire aşırı ağırlık vermelerinden dolayı eleştirilmiştir. Ayrıca Marx, kapitalizmde temel olarak iki uzlaşmaz sınıfın çatışmasının söz konusu olduğunu ve zamanla tüm ara sınıfların ya zenginleşerek sermaye sınıfına ya da yoksullaşarak işçi sınıfına katılacağını varsaymıştır. Ancak Marx’ın öngörülerinden çoğu gerçekleşmemiş, aksine yeni orta sınıf, yöneticiler, memurlar gibi “ara” grupların oluşması ve vasıflı bir işçi sınıfının gelişmesi vb. öngörmediği birçok olay yaşanmıştır.

Dahrendorf ve Eşitsiz Otorite İlişkileri

Dahrendorf’a göre, modern sanayi toplumunda sınıflar arası uzlaşmazlık esas olarak kaynakların ve fırsatların adaletsiz dağılımından değil, emredenler (otorite) ve itaat edenler (yönetilenler) arasındaki çıkar çatışmasından doğmaktadır. Bu anlamda, Dahrendorf otorite kavramını öne çıkararak tabakalaşmanın ekonomik değil, siyasi bir olgu olduğunu ve farklı derecelerde güce sahip insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerin ürünü olduğunu ileri sürer. Dahrendorf’a göre, egemen sınıf olan yöneticiler, toplumdaki ayrıcalıklı konumlarını sürdürebilmek için insanlar üzerinde belli ölçülerde otorite uygulayarak işlerin kendi lehlerine yürümesini sağlarlar.

Dahrendorf’a göre, sanayi toplumları eşitlikçi toplumlar değildir. Ancak sanayi toplumunun bünyesinde yer alan yıkıcı etkileri, çeşitli fırsatlarla dengelenir. Eğitim burada çok önemli bir rol oynar. Dahrendorf ’a göre, bir endüstri toplumunda eğitim sistemindeki başarı ya da başarısızlık bireylerin toplumdaki konumunu etkileyen başlıca faktördür. Toplumsal hareketliliğin eğitim aracılığıyla sağlanan özgürlükçü etkileri sanayi toplumlarının istikrarlı bir biçimde olgunlaşmasında hayati önem taşır. Dahrendorf, sosyal hareketliliğin endüstri toplumlarının yapısındaki can alıcı bir unsur olduğunu ve sosyal hareketliliğin engellenmesi durumunda sistemin çökeceğini ileri sürmektedir.

Dahrendorf’un tabakalaşma ile ilgili görüşleri, üretim araçları mülkiyetine sahip olup olmamayla ilgili ekonomik çatışmalardan ziyade, yurttaşlık hakları, çevre, kent hakları, iskân ve refahla ilgili meselelere dayalı modern çatışmalar konusunda daha fazla açıklama sunması ve otorite hangi amaçla uygulanmaktadır ve hangi amaçla bazen ona meydan okunur? sorularına yanıt vermemesi yönleriyle eleştirilmiştir.

Max Weber, Eşitsizlikler ve Statü Gruplar

Weber de toplumsal tabakalaşmanın en önemli belirleyici faktörünün toplumsal sınıflar olduğunu belirtir. Ancak Weber’e göre, insanlar yalnızca ekonomik eşitsizlik temelinde derecelendirilemez. Weber, sosyoekonomik statü kavramını kullandığı kendi tabakalaşma modelinde buna iki boyut daha ekler: statü (prestij) ve güç (iktidar). Weber’in tabakalaşma modelinde sınıfları toplumsal eşitsizliklere göre tanımlamanın ötesinde prestij, onur ve saygı toplumdaki farklı sınıflarla ilişkilendirilir. Weber’e göre eşitsizlikler, güç eşitsizliklerine dayanır. Weber’e göre güç ya da iktidar, istediğiniz şeyi başkalarından gelebilecek direnişlere rağmen yapabilme kapasitesidir. Gücün üç boyutu şunlardır: 1) Ekonomik güç; 2) Prestij; 3) Çıplak güç. Weber’in ortaya koyduğu tabakalaşma modeli, statü, prestij, hayat tarzları ve tüketim kalıpları gibi değişkenleri de analize dâhil ettiği için, sadece sınıflar arasındaki ekonomik tabakalaşmaya odaklanan Marksist tabakalaşma modelinden daha çoğulcu bir tabakalaşma modelidir.

Weber’e göre, sınıflar, statü grupları ve politik partiler, bunların hepsi toplum içindeki güç paylaşımına taraf olan gruplardır. Weber’de sınıflar, ekonomik açıdan birbirinden ayrılan gruplardır ancak statü grupları birbirinden prestij düzeyi bakımından ayrılırlar. Bir statü grubu, kendilerini eşitler, aynı değerde varlıklar olarak gören ve başka toplumsal grupların üstünde veya altında algılayan bir insanlar kümesidir. Sınıflar, üretim ilişkilerindeki yerlerine göre tanımlanırken, statü grupları üretime değil tüketime göre tanımlanırlar. Bir statü grubu üyelerini birleştiren ve yakınlaştıran temel unsur hayat tarzlarıdır.

Weber’in tabakalaşma anlayışı, ortak bir yaşam tarzı ve tüketim kalıbıyla nitelelen gerçek topluluklar olarak statü gruplarını öne çıkartmasından dolayı önemlidir. Buna göre, insanlar benzer hayat tarzlarına sahip olduklarını düşündükleri insanlarla ilişki kurma eğilimindedir ve çoğu kez farklı değerlere sahip görünen yabancıların statü grubuna girmesini engellemeye çalışırlar. Weber’e göre, statü grupları toplumdaki toplumsal prestijlerini artırmak için sürekli rekabet ve mücadele hâlindedir. Statü grupları kendi özel hayat tarzlarını sıkı sıkıya sahiplenir ve böylece tabakalaşma sistemi sürdürülür. Weber, statü grubunun üyelerinin kendi hayat tarzlarını sürdürebilmek için başkalarına karşı ayrımcılık girişimlerinin tabakalaşmayı daha güçlü hâle getireceğini öne sürer. Weber, Marx’tan farklı olarak sınıf dışındaki değişik katmanlaşma biçimleri olan statü ve etnik katmanlaşma başta olmak üzere değişik tabakalaşma biçimlerine dikkat çekmiştir. Marx sadece ekonomik çıkarların gerçek çıkarlar olduğunu ve diğer, örneğin siyasal, ulusal ve dinsel çıkarların ekonomik çıkarların sadece yansımaları olduğunu savunmuştur. Weber, ekonomiyi her şeyin merkezine koyan böyle bir görüşe karşı çıkmıştır.

Pierre Bourdiue ve “Kültürel Sermaye” Eşitsizlikleri

Bourdieu, Marx’ın ve Weber’in toplumsal tabakalaşma konusundaki tezlerinin bir sentezini oluşturmaya çalışmıştır. Marksizmin ekonomik anlayışıyla Weber’in kültürelci anlayışını sentezleyen Bourdieu, sınıflar ve statü gruplarını hayatın temel eşitsizlik düzlemleri olarak ortaya koymuştur. Bu anlamda Bourdieu, kültürel alanların tabakalaşma oluşumunda güçlü bir şekilde etkili olduğunu gösteren önemli bir sosyologtur. Bourdieu, ekonomi, sanat, politika, kültür veya eğitim alanlarını, içinde bireyler ve grupların kaynak dağılımında üstünlük sağlama ve bu kaynakların sağladığı çıkarlara ulaşma mücadelesi verdikleri nesnel konumlar seti olarak tanımlar. Nitekim, Bourdieu, Marksist perspektifin ihmal ettiği eşitsizliklerin kültürel olarak nasıl yeniden üretildiği meselesini analiz ederek, toplumsal tabakalaşma sosyolojisine kültürel sermaye kavramı ile katkıda bulunmuştur.

Çağdaş toplumlarda toplumsal hiyerarşi eğitim hiyerarşisini temel alır. Okulun kazandırdığı unvan, bireylere toplumda özel bir konum sağlar. Dolayısıyla okul hem hiyerarşi üretme hem de hiyerarşiyi kutsama alanlarında bir otorite olarak karşımıza çıkar. Okul bir anlamda, toplumdaki yöneten üst sınıfların sosyal, ekonomik ve kültürel açılardan yönetilen alt sınıfları tahakküm altında tutmalarına ve toplumdaki hiyerarşik ilişkilerin yeniden üretilmesine aracılık eder. “Büyük” insanların, onlara güçlü bir kültürel ve sosyal sermaye sağlayan “büyük” aileleri ve “büyük” okulları vardır. Bourdieu, egemen sınıf kesimlerinin kendi sınıfsal kültürlerini okulların egemen kültürü hâline getirdiklerini öne sürer. Okullar Bourdieu’ya göre, egemen sınıfın kültürel ve sosyal sermayesine göre örgütlenmiş ve planlanmış bir eğitim verdiği için egemen sınıfın çocukları, işçi sınıfının çocuklarına nazaran akademik başarı konusunda çok daha avantajlı konumdadır.

Bourdieu, ekonomik, kültürel, sosyal ve simgesel sermaye olmak üzere dört sermaye tarzı üzerinde durur. Kişinin ya da grubun sahip olduğu bu dört sermaye tipinden her birisi, bireyin toplumsal tabakalaşmadaki yerini ve konumunu net bir şekilde belirlemektedir. Ayrıca, bu sermayeler üzerinde oluşturulan tekeller, bireyler arasındaki farklılaşmaları ve sınıflar arasındaki mücadelenin boyutlarını da belirler.

  1. Ekonomik Sermaye: Ekonomik kaynaklara erişim ve sahip olmayı ifade eder.
  2. Sosyal Sermaye: Kişilerin/grupların farklı sermayeleri dolaşıma sokma ve dönüştürmede kullanabileceği sosyal ilişki ağlarıdır.
  3. Kültürel Sermaye: Kültürel sermaye, ona sahip olanların diğerlerinden üstün görüldükleri sembolik ve kültürel değerler birikimidir. Kültürel sermaye, ailedeki sosyalleşme süreci ve eğitim yoluyla kazanılır.
  4. Simgesel (sembolik) sermaye: Kişilerin ve grupların “diğerlerinin gözündeki” konumu ve değeridir.

Bourdieu’ya göre, egemen sınıf en çok ekonomik, sosyal, kültürel ve sembolik sermayeye; orta sınıf bu sermaye biçimlerinin daha azına; alt sınıflar da bu sermaye kaynaklarının çok azına sahip olacaktır.

H. Marshall: Vatandaşlık Hakları ve Piyasa Eşitsizliklerinin Dengelenmesi

Marshall, piyasanın yarattığı eşitsizliklerin ve gerilimin, vatandaşların sosyal, siyasal ve sivil haklarında mutlak bir eşitliğin tesis edilmesi yoluyla nasıl aşılacağı üzerine açıklamalar yapmıştır. Marshall, kapitalizmin yarattığı ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin, ancak vatandaşlara sağlanabilecek sosyal, siyasal ve medeni haklar ve eşitliklerle dengelenebileceğini öngörür. Bu bağlamda, modern vatandaşlık kurumunun vatandaşlara sağlayacağı siyasal, medeni ve sosyal eşitlikler, piyasa ve sınıf sisteminin yarattığı eşitsizlikleri hafifletebilir. Özellikle, sosyal vatandaşlık hakları, piyasanın işleyişine bağlı bir takım eşitsizlikleri azaltarak sınıf ilişkilerini dönüşüme uğratabilir.

Marshall vatandaşlığın tarihsel gelişim sürecinde ortaya çıkan üç tür haktan söz eder. Medeni, siyasi ve toplumsal (sosyal) haklar vatandaşlığın üç boyutunu oluştururlar. Vatandaşlığın medeni/kişisel (sivil) boyutu, kişi haklarıyla ilgilidir ve hukuk devletinin kurumlarında vücut bulmuştur. Vatandaşlığın siyasi katılım haklarıyla ilgili olan ‘siyasi’ boyutu ise temsili kurumlar hâlinde kendisini gösterir. Son olarak, sosyal haklar, (sosyal güvenlik, sağlık, eğitim vb.) toplumsal uygarlığa tam olarak katılmak ve var olan yaşam standartlarına uygun yaşamak ilkesi etrafında vatandaşlığın “toplumsal” boyutunu oluşturmuştur. Marshall, sivil hak ve özgürlüklerin 18., siyasi hakların 19. yüzyılda yerleştiklerini, sosyal hakların hayata geçmesinin ise 20. yüzyılı bulduğunu iddia eder.

Sonuç olarak bu görüş, serbest piyasa ilişkileri ortadan kaldırılmadan vatandaşlığa dayalı liberal-demokratik sistem içinde vatandaşların siyasal, sosyal ve medeni haklarının güçlendirilmesiyle yaratılacak eşitlik durumunun vatandaşların yaşamını refah içinde sürdürmelerini sağlayabileceğini ileri sürer.