TÜRK BASIN TARİHİ - Ünite 3: Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde Basın (1876-1907) Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 3: Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde Basın (1876-1907)

Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde Basın

33 yıl boyunca Osmanlı’yı yöneten II. Abdülhamid, 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbul’da doğar. Sultan Abdülmecid’in oğludur. 31 Ağustos 1876 tarihinde tahta geçen II. Abdülhamid’in yönetim ilkeleri şu başlıklar altında toplanabilir:

  • Otoriteye ve muhafazakârlığa olan inancı,
  • Merkeziyetçilik konusundaki ısrarı,
  • Sosyal-ekonomik ve askerî alanlarda reformcu siyaseti,
  • Sıkı maliye politikası,
  • İslam’a ve Hilafet’e özel önem vermesi,
  • Her alanda aşırı ihtiyatlı ve tedbirli davranması.

Sultan ülke içinde yapılması gereken büyük işlerde daha çok ekonomik çıkarlarla ilgilenen Almanlarla işbirliği yapar. Abdülhamid Döneminin politikaları durağan değil, sürekli değişen ve farklılaşan bir yapıdadır. Sultan, yönetimi boyunca iki büyük tehlikeyle karşı karşıya kalır.

  • Bunlardan biri 1890’lı yılların başındaki Ermeni Meselesi,
  • Diğeri ise 1900’lerdeki Makedonya Meselesi’dir.

Bununla birlikte, İstanbul’da meydana gelen 31 Mart Ayaklanması’nı (13 Nisan 1909) bastırmak için Selanik’ten yola çıkan Harekât Ordusu 23-24 Nisan 1909 tarihlerinde şehre varır ve isyanı bastırır. Bu ayaklanmayla ilgili olduğu gerekçesiyle II. Abdülhamid, 27 Nisan 1909 tarihinde tahtan indirilir. Abdülhamid, Balkan Savaşı’nın (1912-13) yenilgiyle sonuçlanacağı anlaşılınca Beylerbeyi Sarayı’na nakledilir. Yaklaşık 6 yıl bu sarayda yine sıkı gözetim altında yaşayan Ulu Hakan, 10 Şubat 1918 tarihinde hayata gözlerini yumar.

II. Abdülhamid’in en fazla eleştirilen yönlerinden biri, basına karşı takındığı sert tavırdır. Sultan, kendi idaresini sağlamlaştırmak için baskıcı anlayışı tercih etmiştir. Osmanlı basını, bu dönemde, 1865 yılında ilan edilmiş bir kanuna bağlıdır. Bu kanuna göre, gazetelerin siyasi veya idari yazıları yayımlamadan önce resmî izin almaları gerekir. Bunun için Bâb-ı Ali’de, “Matbuat-ı Dâhiliyye” idaresi adıyla özel bir kalem kurulur. Söz konusu kalem, gazeteleri kontrol ederek kanuna uygun olmayan yerlerini sansür eder. Bazen de hiçbir ihtara gerek görmeksizin gazetelerin kapatılmasını isteyebilir. Bu durum Abdülhamid ve yandaşlarının basın üzerinde kurmak istedikleri hegemonyayı açıkça yansıtmaktadır. Yalnız gazeteler değil; kitaplar da sansüre tabiydi. Sultan veya saltanat aleyhinde yazılmış her kitaba gümrüklerde el konulurdu. Bununla beraber bazı kitaplar gizlice ülkeye sokularak, kitapçılar tarafından güvenilen müşterilere satılırdı. Gümrükçülerin eline geçen kitaplar ise oyula oyula dantelaya dönerlerdi. Bu kısıtlamalar yüzünden insanlar akla hayale gelmez yollarla kitapları ülkeye sokmaya çalıştılar. Sultan Abdülhamid, yurtiçinde gazeteleri birer ikişer yasaklarken, yurtdışında yayımlanan gazeteleri de kendine bağlamanın yollarını araştırır.

Sultanın iktidara gelişinden birkaç ay sonra, 1 Mart 1870 tarihinde bütün basın-yayın faaliyetleri üzerinde etkili olan Matbuat Müdürlüğü, Dâhiliye Nezareti’ne bağlanır. Müdürlük her ne kadar Dâhiliye Nezareti’ne bağlı olsa da emirleri doğrudan doğruya saraydan alır ve oraya karşı sorumludur. Bu nedenle II. Abdülhamid en güvendiği kişilere bu müdürlükte görev verir. Yapılan yeni düzenlemelerle müdürlüğün teşkilat yapısı ve görev alanı genişletilir. Buna göre matbuat müdürü ülke içinde yayımlanan gazetelerin içeriğinden ve yurtdışı basınında devlet aleyhinde çıkan yazıları tekzip etmekten sorumludur. Bu nedenle müdürlükte oluşturulan Muayene-i Matbuat Kalemi’nde Türkçe, Arapça, Farsça, Fransızca, Ermenice, İngilizce, Rumca ve Rusça yayınları denetleyebilecek elemanlar görevlendirilir. Bu elemanlar aleyhte yayımlanan makalelerin özetlerini çıkaracak, gerektiğinde bunlara tekzip yazıları hazırlayacaklardır. Müdürlüğün görevlerinden biri de hükümetin icraatları konusunda basını bilgilendirmektir. Bu amaçla hazırlanan yazılar yurtiçi ve yurtdışındaki basına müdürlük kanalıyla servis edilecektir.

26 Ağustos 1901 tarihinde Matbuat-ı Dâhiliye Müdürlüğü’ne atanan Hıfzı Bey’in kırmızı kalemle üzerini çizdiği ve yayımlanmasını reddettiği yazılar asla basılmaz.

Sultan II. Abdülhamid döneminin son Matbuat Müdürü olan Ebülmukbil Kemal Bey, 24 Mayıs 1905 tarihinde müdürlüğe atanır. Bu dönemde de sansürün benzer katılıkta uygulandığı görülür. Çıkan yazıların yanı sıra basılacak fotoğraf veya resimlere bile müdahale edilir. 1864 yılında başlayıp 1909 yılına kadar yürürlükte kalan Matbuat Nizamnamesi, 1852’de kabul edilen Fransız Basın Kanunu’na dayanmaktadır. Bu kanuna göre basın cezaları ihtar (uyarı), tatil (süreli kapatma) ve fesh ü ilga (tamamen kapatma) sıralamasına göre yapılır. Süreli yayın çıkarmak isteyenlerin yayın politikalarını gösteren bir şartnameyi ilgili makama önceden vermeleri gerekir. Bu şartname uygun görülürse yayım izni (ruhsat) verilir, uygun görülmezse verilmez. Süreli yayınların sansüründe her zaman katı davranılmadığı görülür. Şayet saraya yakın yayınsa bunun anlayışla karşılandığı bile olur.

Bu dönemde kitaplar için de sıkı bir sansür denetimi söz konusudur. II. Abdülhamid Dönemi’nde 1857 yılında yürürlüğe giren Matbaa Nizamnamesi yaklaşık on iki yıl uygulanır. 22 Ocak 1888 tarihinde Matbaalar Nizamnamesi uygulanmaya başlar. Yedi yıl sonra bu da yerini Matbaalar ve Kitapçılar Hakkında Nizamname’ye bırakır. Bu nizamnamelere göre kitap basmak için Maarif Nezareti’nden izin alınmalıdır. Kitap basılıp dağıtılmadan önce belli bir sayısı ön sansürden geçirilir. Yayımlanacak kitap bir uzmanlık alanını ilgilendiriyorsa o alanla ilgili görüş alınır. Basılması istenen eserler önce Encümen-i Teftiş ve Muayene’ye incelenmek üzere gönderilir. Encümen tarafından uygun görülen veya görülmeyen kitapların ayrıntılı listesi her zaman saraya takdim edilir. Bu durum sarayın kitap yayımını yakından izlediği ve TAR407U-TÜRK BASIN TARİHİ Ünite 3: Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde Basın (1876-1907) 2 olan bitenden haberdar olduğu sonucunu çıkarır. Yasak kitap araması Dâhiliye ve Maarif Nezareti’nde çalışan memurlar tarafından yapılır. Bu memurlardan oluşturulan heyet; kütüphaneleri, kıraathaneleri, kitapçıları ve gazete idarehanelerini dolaşarak yasak kapsamına giren yayınları tespit ederler. Bu yayınlar bir araya getirildikten sonra çeşitli yollarla imha edilir. Osmanlı sultanları arasında “basın belası”na en fazla uğrayan ve acımasızca eleştirilen tek padişah II. Abdülhamid’dir. Yurtiçinde ve dışında yayımlanan gazete ve dergiler, kitaplar, broşürler, raporlar aracılığıyla Sultan’ın politikaları şiddetle eleştirilir. Sultan bu yıkıcı basından kurtulmak veya etkisini en aza indirebilmek için mesaisinin ve kişisel servetinin büyük bir kısmını bu işe harcar.

Güç odakları, Jön Türkleri kullanarak yurtdışında çıkardıkları yayınların yanı sıra, kendi ülkelerinde çıkan gazete ve dergilerde de uydurma habere dayanan aleyhte yayınlar yaparlar. Bu yayınlarda geçen konuların gerçek olduğuna inanan ve haber alma kaynakları kısıtlı olan kamuoyu haliyle tedirgin olur. Osmanlı yönetimi bu tedirginliği ortadan kaldırmak veya en aza indirebilmek için yurtdışında çıkarılan süreli yayınlardan bir kısmının ülkeye girmesini yasaklar. Sultan Abdülhamid, bazen yasal bazen de yasal olmayan yollarla aleyhindeki basını susturmaya çalışır. Bu amaçla yabancı ülkelerde görevli olan elçilerden basını yakından takip etmeleri ve bunlarla ilgili raporlar hazırlamaları istenir. Ayrıca kurulan Matbuat-ı Hariciye Müdürlüğü’nün çalışmaları ile bu tür zararlı yayınların önüne geçilmeye çalışılır. Bu müdürlük aleyhte yazılmış yazıları kontrol edip yayımlanması için aynı gazeteye tekzip yazıları gönderir. Bunun dışında dikkat çeken icraatlarla ilgili dış basını bilgilendirici yazılar hazırlar ve onlara servis eder. Osmanlı yönetimi, yasal yollardan yayınları engelleyemeyeceğini anlayınca, onlardan bir kısmını parasal açıdan destekleyerek kendi yanına çekmek ister. Bunda başarılı olunsa da bu her zaman istismara açık bir konu olarak kendini gösterir. Gazeteciler veya gazete sahipleri Sultan’dan para koparmak için her fırsatı değerlendirirler. Hatta bunun için uydurma haber yapar, kitap yazar ve bunların yayımını engelleyebileceklerini belirterek para talep ederler. Para yardımı dışında basın mensuplarına madalya veya beratlar verildiği de görülmektedir. Bu ödüllerin yalnızca yazarlara veya muhabirlere değil; matbaa çalışanlarına, hatta hamallara bile verildiği anlaşılmaktadır. Abdülhamid Dönemi’nde yerli basına Hazine-i Hassa’dan 30 bin ile 10 bin kuruş arasında tahsisat ayrılır. Avrupa gazetelerine ise yılda 40 bin frank kadar ödeme yapıldığı bilinmektedir. Bu tür destekler yanında memuriyete atama, nişanla ödüllendirme, sarayda görevlendirme gibi basın mensuplarını göz önünde bulunduracak uygulamalar yapılır.

Siyasetten Beslenen Basın

Osmanlı Devleti’nin hemen her bakımdan dar boğaza girdiği bu dönemde, basınla ilgili kanunlar bu alanda sınırlamaları beraberinde getirir. 1852 yılında yürürlüğe giren Fransız Basın Kanunu’ndan örnek alınarak yapılan uygulamalar, ülkenin siyasal kargaşası içinde gittikçe özgürlük sınırlarını daraltır. Bu da yönetime karşı rahatsız bir grubun ortaya çıkmasına neden olur. “Jön Türkler” adı verilen bu grup, ülke içinde barınamayınca başta Avrupa olmak üzere, dünyanın dört bir yanma dağılırlar. Buralarda yaptıkları en önemli işlerden biri, süreli yayınlar çıkararak düşüncelerini yaymak olur. Bu ürünleri gizli yollardan ülke içine göndererek kendilerini destekleyen bir kamuoyunun oluşmasını sağlarlar. 1878- 1908 yılları arasında yurtdışında faaliyet gösteren Jön Türkler, Yeni Osmanlılar gibi meşrutiyetin ilân edilerek parlamenter sisteme geçilmesi ve Sultan’ın mutlakıyetine son verilmesi görüşündedirler. Mısır’da ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde çıkardıkları gazete ve dergileri yabancı posta şirketleri veya konsolosluklar vasıtasıyla ülkeye sokan Jön Türkleri o dönemin Fransız basını “İstikbâlin hâkimi ve Abdülhamid’in yegâne varisleri” olarak görür. Yeni Osmanlılarla başlayıp Jön Türklerle devam eden ve yurtdışında gelişen muhalif basınla ilgili yapılan araştırmalara göre 1867-1907 yılları arasında çıkarılan süreli yayınların sayısı 153 kadardır. Bunların 42 tanesi (%28) Kahire’de, 22’si (%15) Paris’te, 16’sı (%11) Cenevre’de geri kalanları ise değişik yerlerde yayımlanır. Jön Türk basınının sayısal artışı bilhassa Ermeni olaylarından sonra gelişir. 1895 yılından sonra artan yayın sayısı II. Abdülhamid’e karşı oluşan muhalif hareketin hız kazandığını gösterir. Jön Türk yayınları içerik olarak iki temel özelliğe sahiptir:

  • Bunlardan teorik ağırlıklı olanlarda ülke meseleleri daha soğukkanlı bir şekilde irdelenir ve çözüm önerileri getirilir.
  • Diğer grup ise daha militarist, hatta anarşist bir anlayışla çıkarılan ve herhangi bir fikri zemine oturmayan yayınlardır. Bu tür yayınlarda başta Abdülhamid olmak üzere bütün devlet yöneticilerine ağza alınmayacak hakaret, küfür ve karalamalar yapılır.

1854 yılında Dağıstan’da doğan Mehmed Murad, Abdülhamid Dönemi basınının öne çıkan önemli bir figürüdür. 21 Ağustos 1886 tarihinde ismine sıfat olarak eklenen Mizan gazetesini çıkarmaya başlar. Bu gazetedeki başarısı ile ilk başlarda Sultan II. Abdülhamid’in teveccühlerini kazanır. Ancak zaman içinde gelişen muhalif tavrı nedeniyle Sultanla arası açılır. Gazetesinde saraya ve Sultan Abdülhamid’e karşı açıkça cephe alır. Padişahı usul-i meşvereti kabul etmeye veya tahtı terk etmeye davet ettiği için gıyabında idama mahkûm edilir.

Siyasetten Uzak Basın

Basın-yayın hayatına Tanzimat Dönemi’nde başlayan Ahmet Midhat Efendi en yoğun gazetecilik faaliyetini II. Abdülhamid Dönemi’nde yapar. Bu nedenle dönemin en özgün ve verimli yazarları arasında yer alır. Dağarcıkta yayımlanan ve İslâm dini aleyhinde olduğu düşünülen “Duvardan Bir Sada” adlı bir yazısından dolayı 1873’te Yeni Osmanlılarla birlikte Rodos’a sürülür. Abdülâziz’in tahttan indirilmesine kadar (1876) devam eden bu sürgün TAR407U-TÜRK BASIN TARİHİ Ünite 3: Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde Basın (1876-1907) 3 hayatı Ahmet Mithat’ta bir çekingenlik uyandırır. Bundan sonraki yazılarında daha dikkatli davranarak siyasi olayların gelişmesine ayak uydurmağa çalışır. II. Abdülhamid ile iyi geçinebilmesi bu ihtiyatlı hareketleri yüzündendir. Devletten aldığı maddi destekle matbaasını büyüten Ahmet Mithat, 25-27 Haziran 1878’de Tercüman-ı Hakikat gazetesini çıkarmaya başlar. Bu gazetede, siyasal-sosyal meseleler yanında, bilimsel ve edebî yazılar yayımlar. A. Mithat’a göre;

  • Doğu ve
  • Batı olmak üzere iki medeniyet vardır.

Doğu medeniyeti kadim (eski) bir geçmişe dayanırken, Batı medeniyeti yeni bir medeniyettir. Her iki medeniyet de birbirinden üstün taraflara sahiptir. II. Abdülhamid Dönemi’nde aşırı derecede politikleşen Jön Türkler dışında kalan, sanat ve edebiyatla ilgilenen gençler “Ara Nesilciler” (Mutavassıtîn) diye adlandırılır. 1884-85 yılları arasında şiir, roman, tiyatro, dil ve genel olarak edebiyat meseleleri konusunda ürünler verirler. Her ne kadar homojen bir topluluk olmasalar da dönemin ünlü yayın organları arasında yer alan Tercüman-ı Hakikât ve Saadet gazetelerinde eserlerini yayımlarlar. Bu gazeteler dışında: Afak, Asar, Berk, Envar-ı Zekâ, Gayret, Gülşen, Güneş, Nâver, Hazine-i Fünûn, Hizmet, Maarif, Malumât, Manzara, Mektep, Mir’at-i Âlem, Mirsad, Mâhut, Mürüvvet, Nilüfer, Nokta, Resimli Gazete, Risâle-i Hafia, Sa’y, Şafak, Şule, Terakki gibi gazete ve dergilerde de eserler verirler.

Birbirine yakın eğitim şartlarında yetişmiş, sosyokültürel birikim olarak benzer niteliklere sahip bu edebiyatçılar arasında en meşhurları şunlardır: Muallim Naci, A. Nazım, Abdülhalim Memduh, Ali Ferruh, Ali Kemal, Andelip (Faik Esad), Fazlı Necip, İsmail Safâ, Manastırlı Rıfat, Mehmed Celal, Menemenlizâde Tahir, Müstecabizâde İsmet, Ahmed Rasim.

Kendilerinden önceki neslin toplumcu edebiyat çizgisinin aksine, edebiyatı estetik bir fenomen olarak ele alan Ara Nesil mensupları, daha sonra gelişen “sanat sanat içindir” görüşüne bir bakıma zemin hazırladılar. II. Abdülhamid Dönemi’ne asıl damgasını vuran, ilk sayısı 17 Mart 1891 tarihinde Ahmet İhsan (TOKGÖZ) tarafından çıkarılmaya başlanan “Servet-i Fünûn” dergisidir. Sansür yüzünden önceleri fenni konulara ağırlık veren dergi birkaç yıl sonra sayfalarında sanat ve edebiyat yazılarına yer vermeye başlar. 7 Şubat 1896 tarihinde çıkarılan 256. sayıda, yazı işleri müdürlüğünü üstlenen Tevfik Fikret’in çabalarıyla, dergi tam anlamıyla bir kültür ve edebiyat yayını halini alır. Avrupai bir anlayışla çıkarılan dergi, başta Tevfik Fikret olmak üzere, Halit Ziya, Cenap Şehabettin, Mehmed Rauf gibi tanınmış edebiyatçıların bir araya toplandığı bir okul olma özelliği taşır. Tanzimat Dönemi’nde öne çıkan “Sanat toplum içindir” tezi yerini “Sanat sanat içindir” görüşüne bırakır. Tanzimat’la başlayan dilde sadeleşme hareketleri bu yıllarda etkisini yitirir. Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri, Batılı ölçütlere yakın sayılan romanların yayımlanmasıdır.

Basın-edebiyat arasındaki sıkı ilişki artarak devam eder. Özellikle Tevfik Fikret’in başında bulunduğu yıllarda Servet-i Fünûn dergisinin edebiyat ağırlıklı yayın anlayışı, bu alandaki işbirliğini güçlendirir. Bu değişim, dönemin önde gelen edebiyatçısı Recaizade Mahmut Ekrem’in yakın ilgisiyle gerçekleşir. Fikret ve arkadaşları dergiye yeni bir kimlik kazandırırlar. Türk edebiyatı tarihinde ilk defa bir gazete etrafında “edebî bir topluluk’’ teşekkül etmiş olur.

Taşra Basını

Bu ilk dönemde Anadolu basını çok durağan bir gelişme içindedir. Bu durağanlığın 6 Ocak 1865’te merkezî yönetim tarafından ilan edilen bir basın kanunuyla doğrudan ilgisi vardır. Basımevi açma ve işletme şartlarını düzenleyen kanuna göre matbaa açabilmek için 30 yaş üzerinde, iyi karakterli her Osmanlı girişimcisi sorumlu müdür olmak koşuluyla, eğitim bakanlığından izin alınması şartı getirilir. İzin belgesi olmadan yayım yapanlar için çeşitli cezalar önerilir. Basın, bir yandan sınırları çok dar ortamda varlığını sürdürmeye, öte yandan kendini geliştirmeye çalışır. Osmanlı’nın çok uluslu yapısı, farklı dillerde ve farklı bölgelerde yayımlanan gazete ve dergilerin sayısını artırır.

Tanzimat Dönemi’nde başlayan mizah basını, ikinci ünitede görüldüğü gibi, 1870-1877 arasında 14 yayınla kendini gösterir. Bu yayınlardan bir kısmı çok kısa ömürlü ve etkisi az olan dergilerdir. Ancak Teodor Kasap’ın çıkardığı “Diyojen” ve “Hayal” mizah basınının başlangıç dönemine damgasını vuran yayınlardır. Bu dönemde mizah basınının önceleri siyasetle fazla ilgilenmediği göze çarpar. 1876 yılında yaşanan saltanat değişimi mizah dergilerinde yalnızca kısa bir haber olarak yer alır. II. Abdülhamid’in padişahlık dönemini kapsayan, 1876-1909 yılları arasında İstanbul ve dünyanın farklı yerlerinde Osmanlı Türkçesiyle çok sayıda mizah dergisi çıkarılır. Ancak bunların büyük bir kısmı II. Meşrutiyet’in ilanından sonra yayın hayatına atılır.