TÜRK EDEBİYATININ MİTOLOJİK KAYNAKLARI - Ünite 9: Edebi Motiflerin Mitolojik Kökenleri-III Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 9: Edebi Motiflerin Mitolojik Kökenleri-III

Klasik Türk Edebiyatında Mitolojik Motifler-III

Klasik Türk Edebiyatında yer alan mitolojik motifler aşağıda açıklanmıştır:

Mani: Klâsik İran edebiyatı ve Divan edebiyatının efsaneleri arasına meşhur efsanevî nakkaş Mani de girmiştir. Mani aslında Mezopotamya’nın güneyindendir. Milâdî 14 Nisan 216 tarihinde Susa civarında doğmuş ve ilk akidelerini bu havalide başlatmıştır. 241 yılında Hindistan’a seyahat etmiş ve İndus Vâdisi’nden Turan’a geçmiştir. 242/243 yılında İran’a dönerek Erdeşîr’in ölümünden sonra tahta geçen I. Şâpur’a (242/272) bağlılığını sunmuş onun ve ondan sonra kısa bir süre için hükümdar olan Hürmüz’ün (272-273) zamanında dinî öğretileri teşvik ve kabul görmüştür. Bu arada Zerdüşt dininin rahiplerinin nüfuzunu etkisiz bırakarak, kendi dinini İran’ın içinde ve dışında yaymayı başarmıştır. Yaymaya çalıştığı dini, Mısır, Suriye, Güney Arabistan, Kuzey Afrika, Anadolu’ya Dalmaçya ve İspanya’ya, doğuda ise; Horasan, Orta Asya bozkırına ve Çin’e kadar uzanmıştır. Bilhassa Çin’de ve Türkistan’da büyük kabul görmesi ve bu ülkelerde edebiyat, süsleme ve minyatür sanatında Mani dininin derin etkiler bırakması sonucunda Mani, Çinli nakkaş olarak İslâm edebiyatında yer almıştır.

İrem Bağı: Mezopotamya’da her büyük şehrin tanrısı ve tanrıçası için yapılan tapınakların ve hükümdar saraylarının etrafında inşa edilen zengin bahçelerden gelen bu kavram, edebiyatımızda güzel bahçe timsali olarak geçer. Bu zengin bahçelerin en ünlüsü; Bâbil’de Nabukadnezar II (M.Ö. 605-562) tarafından yaptırılan meşhur asma bahçeleridir ve cennet de “bakımlı bahçe, park” demektir.

Beyt-i Ma’mûr: Kur’an’da da bulunan inanışa göre; Hz. Âdem’in yaradılışından iki bin sene evvel melekler tarafından inşa edilmiş ve Nuh tufanında göğe çekilmiş olan bu mabet, şimdi gökyüzünde ve tam Kâbe’nin üzerinde bulunmaktadır. Kutsiliği dolayısıyla Divan edebiyatında şairlerin sık sık bahsettikleri bu mabedi Ahmed-i Daî de aynı sebeple ele alır.

Kubbetü’s-Sahrâ ve Mescidü’l-Aksâ: Kudüs’te Hz. Süleyman’ın inşa ettirdiği mabedin harabesi yanında İslâmiyet’in ilk devirlerinde inşa edilen iki camidir. Bunlardan Kubbetü’s-sahrâ; Emevî hükümdarlarından Abdülmelik tarafından H. 70 (691)’de inşa edilmiştir. Bu bina, özellikle Hz. Süleyman’ın tapınağının en mukaddes kısmına yakın bir yere inşa edilmiştir. Mescid-i Aksâ, ‘en uzakta olan mescid’ taşıdığı anlamın da açıkça gösterdiği gibi; eski mabedin güneyinde inşa edilmiştir. Mescid-i Aksâ’yı Abdülmelik’in oğlu ve veliahtı Velîd (705-715) yaptırmıştır. Kabe kıble yapılmadan önce; Müslümanlar yüzlerini Kudüs’e yani Mescid-i Aksâ’ya dönerek namaz kılmışlardı.

Tâk-ı Kisrî: Halk arasında Tâk-ı Kisrâ diye anılan Medayin şehrindeki İyvan sarayının kalıntısıdır. Çok yüksek olan bu takın üzerinde Hüsrev’in Şebdîz üzerinde bir resminin yanı sıra; tek başına Şebdîz’in bir resmi de taşa oyulmuştur.

Elburz: Simurg’un yuvası Elbruz Dağı’ndadır. Simurg, Rüstem’in babası Destan’ı deniz kıyısında terkedilmiş bularak bu dağdaki yuvasına getirmiş, bakmış ve büyütmüştür. Divan şairleri bu dağı; yüksekliği ve haşmeti bakımından ele almışlardır:

Gûl/Gûlyabanî: Şeytan gibi cin taifesine mensub olan gûl de; çirkin ve korkunç görünüşün ve kötülüğün sembolüdür. Sümer mitolojisinde galla adıyla anılan ve tanrıça İnanna’yı yeraltı dünyasından geri gelirken takip eden ve tanrı Temmuz’u yeraltı dünyasına zorla sürükleyerek indiren korkunç görünüşlü kötü ruhlardır.

Peri: Periler cinlerin bir koludur, fakat; şekilleri cinler gibi çirkin değil, aksine; çok güzeldirler. İnsanlara görünmez ve onlardan kaçarlar, su, pınar gibi yerlerin başını mesken tutar, insanları buralarda çarparlar. Divan edebiyatında perilerin çok büyük önemli bir yeri vardır. Onlar hakkında söylenen bu çeşitli rivayetlere dayanılarak yapılan kelime oyunları ve diğer edebi sanatlarla şairler, duygu ve düşüncelerini ifade etmek imkanı bulurlar.

Yebruhussanem: Hem insan hem de cin taifesine faydası olan bir ottur. Yaprağı pazı yaprağına benzer ve ulu dağlarda yetişir. Akşam olunca çıra gibi yanar, fakat; yakınına gelince ışığı kaybolur. Birisi bu otu koparsa, bu ot öyle bir ah eder ki; işiten hemen ölür. Onun için bir ipin ucunu bir köpeğe bir ucunu da bu ota bağlarlar. Uzaktan köpeğe ekmek gösterirler, köpek koşunca ot kökünden kopar. Bu otun kökü insana benzer, kaşları, gözleri, elleri, ayakları, ağzı ve burnu, kadın gibi saçları vardır. Onu taşıyan erkekse kadınlar, kadınsa erkekler aşık olur, bir evde bu ot bulunursa; o evde muhabbet, bereket ve nimet bolluğu olur.

Pervane: Şem’ ü Pervâne hikayesinde ebedi hayat olan ışık ile aslı ölüm olan karanlık çarpışmaktadır ve hikâyenin sonunda ışık muzaffer olacaktır. Makrokozmosda ne varsa mikrokozmosda da o vardır, yani insan kainatın bir kopyasıdır. Tasavvufta ışığın zaferi her kişinin kendi özünü ve varlığını kazanmasıdır. Maniheist yaratılış mitine göre, tanrıdan varlık bulan ilk ışık Âdem, karanlık güçler ve devlerle yaptıkları savaş sonunda onları öldürüp, derilerini yüzüp, gökyüzünü onların derisinden, bağırsaklarından dünya toprağını ve kemiklerinden ise; dağları meydana getirmiştir. Bu ifadenin bir paraleli, asılları Sümer devrine kadar uzanmakla beraber, bugün elde sadece Yeni-Babil devrine ait bir versiyonu ile Asurca bir versiyonu bulunan Enuma Eliş diye adlandırılan en eski yaratılış efsanesinde bulunmaktadır. Bu efsaneye göre; bütün kâinat, karanlık ve denizle ilgisi olan canavar Ti’amat’ın vücududur insan ise; bu karanlık madde ile tanrının dökülen kanının karıştırılması sonucunda yaratılmıştır. Ti’amat’ın şekli Mani ve Manda metinlerinde ve onlardan naklen İslâmî metinlerde olduğu gibi; kanatlı, karadaki, havadaki ve sudaki hayvan türlerinden bir parçayı kendisinde bulundurarak kâinatı temsil eden fakat çoğunlukla yılan ile ilgili bir ejderhadır. Karanlık, kötülük ve ölüm demek olan nefse bir sembol bulmaları gerektiğinde yine eski geleneğe uyarak kâinatın maddesi, kötülük prensibini temsil eden kanatlı ejderden ilham almışlardır. Tabi ki bu ilhamı, ışık ile onun etrafında dönerek ölen pervane fenomeniyle birleştirmişlerdir.

İlm-i Kimya İlm-i Zîc: Eski kozmografyacıların görüşlerine göre; denizin sardığı dünyanın suların çekildiği kısımların dörtte birinde hayat vardır ve bu kısma rub’-ı meskun adı verilir, yedi kısma bölünmüş ve yedi iklim meydana gelmiştir. Bu görüş yedi felek ve yedi yıldız kavramı ile ilgilidir, buna göre; dünya evrenin merkezidir. Milattan önceki devirlerde eski Bâbil ve Mısır’da gelişen bu ilmin; yedi kat yer, yedi kat gök gibi bazı kabulleri Kur’an’a da girmiştir, Kur’an’da yedi kat gök ve ona paralel olarak yedi kat yer yaratıldığı söylenir. Kainat gibi insanında yedi kısımdan meydana geldiği düşüncesi vardır. İlm-i heyet, ilm-i zîç’ten faydalanarak yıldızların ve burçların yeryüzündeki coğrafi şartlara, iklimlere, insanlara, hayvanlara, bitkilere, madenlere tesir ettiğini ileri süren, bu prensibe dayanarak feleklerin yardımıyla gelecekten haber veren Keldanîler ve Nebatîlerden İslamiyete geçen ilm-i nücûm, Doğu edebiyatına ve Divan edebiyatına çok fazla tesir etmiştir. İlm-i nücûma göre; güneşle mukayese edilerek diğer altı yıldızın mizaçları ve tesirleri tespit edilebilir. Bu yüzden; Divan edebiyatında şairler güneşi yedi yıldızın sultanı olarak görerek hükümdarları ve önemli insanları överken güneş ve onun etrafında kurulan teşbihlerden yararlanırlar.

İlm-i Sihir ve İlm-i Tılsım (Hârût ile Mârût): Eski Bâbil’de Süryanî ve Keldanîlerle Mısır’daki Kıptîler arasında çok yaygın olan ilm-i sihir ve ilm-i tılsım, daha sonra Müslümanların da uğraştığı ilimlerden olmuş; bu sahaya ait birtakım eserler, Müslümanlar tarafından tercüme ve telif edilmiştir. Müslümanların arasında yayılan bu ilimlerin tesiriyle şairler, sihir ve tılsıma ait birçok tabirleri ve ifadeleri şiirlerinde kullanmış; bu ilimlere ait efsane ve batıl inançlara telmihen birçok mazmunlar ve teşbihler yaratmışlardır. Bunlar arasında Hârût ve Mârût adlı iki melekle Zühre yıldızına ait bir efsane çok meşhurdur. Kur’an’da bu iki meleğin Bâbil’de sihir öğrettikleri anlatılmaktadır. İlm-i sihirle uğraşanlar bazı dualar okuyarak cin ve peri davet eder, sonra gelen peri veya cinin bir şişeye koyup kapağını kaparlarmış.

İlm-i Kimya: Gayesi altın ve gümüş elde etmek olan ilm-i kimya, bu iki madeni elde etmeğe elverişli maddeleri ve madenleri bulmak için, madenlerin ve diğer maddelerin mizaç ve terkiplerini araştırır. Doğu edebiyatında şairler, bu ilimden aldıkları tabirler, öğrendikleri bilgiler ile gümüş, altın, civa, bakır gibi çeşitli madenlere ait hususiyetler etrafında teşbihler ve mazmunlar meydana getirerek düşünce ve duygularını anlatırlar. Bazen sahtekarların yaptıkları hileleri sadece altın ve gümüşten anlayan kuyumcular bilebilirler. Şairlerimiz gerçek şairleri kuyumcuya, şiiri iksire ya da mücevhere benzetmişlerdir. İksir ruh adıyla da anılabilir, ikisi de soyuttur.

İlm-i Tıb: İlm-i tıbba ait birçok kelime ve tabire rastlansa da; çeşitli hastalıklara ve teşhislerine ait olmaktan çok; derman, istifra etmek, sinmek gibi tıpta olduğu kadar, halk arasında da çok yaygın olarak kullanılan kelime ve tâbirlerdir.

İlm-i Fâl, Satranç, Kumar: Ahmed-i Daî, “ Çengnâme”de halk arasında çok yaygın bir şekilde kullanılan fal açmak, falı açılmak, kutlu fal, baht, talih, saadet gibi ilm-i fal, ütmek, oynamak, girev (rehin) gibi kumara ait kelime ve tâbirleri kullanır.

Çeng: Sümercede adı “balag” veya “balang” olan çeng, bilinen en eski müzik aletidir. Çeng, hem eski çağın yeni festivalleri, Temmuz kültü hem de aşk ve bereket tanrıçası ile yakın ilişki içerisindedir.

Mitolojik İlkbahar Festivalleri-Hıdrellez: Mezopotamya ve civarında çok eski çağlardan milât yıllarına kadar, hayatın devamlılığını sağlamak için; her yıl bitkilerin canlandığı ve mahsul verdiği ilkbaharda dini yeni yıl festivallerinin yapıldığı bilinmektedir. Bu törenlere ilk defa Sümer’de rastlanmaktadır. Sümer, Akat, Bâbil, Asur kralları tanrı Temmuz’u şahıslarında canlandırarak her yeni yılın başında ölen ve yeniden dirilen tanrı Temmuz olarak tanrıça İnanna ile evlenmişlerdir. Sümer’de ilkbaharda dirilen tanrının, yaz sıcaklarında bütün tabiatla, özellikle bitki dünyasıyla birlikte öldüğüne inanılırdı. Bu yüzden; Sümer, Akat, Asur ve Bâbil Krallıkları zamanında Temmuz’un ölümü için yas tutulmuş ve ayinler yapılmıştır. Tıpkı tanrıça İnanna ve Temmuz ile ilgili ilkbaharda kutlanan yeni yıl festivalleri veya Hristiyanlıkta, bahara rastlayan paskalya festivali gibi; bugün hâlâ Anadolu’da Müslümanlar arasında Hıdrellez (Hızır-İlyas) günü, baharla ilgili bir gün olarak 6 Mayıs’ta kutlanmaktadır.