TÜRK SOSYOLOGLARI - Ünite 4: Hilmi Ziya Ülken ve Niyazi Berkes Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 4: Hilmi Ziya Ülken ve Niyazi Berkes

Hilmi Ziya Ülken

Hilmi Ziya Ülken 1901 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. İstanbul Sultanisi’nde lise öğrenimini tamamladıktan sonra Mülkiye’ye devam etti ve 1921 yılında mezun oldu. Öğrencilik yıllarında Reşat Kayı ile beraber Anadolu dergisini 12 sayı el yazması olarak çıkardı. Burada Osmanlıcılığa ve Turancılığa karşı Türkiyeciliği savundu. Anadolu folkloru ve kültürü üzerine yazılar yazdı. Anadoluculuk görüşü bu dönemde şekillenmeye başladı. Atatürk tarafından 1933 yılında Berlin Kütüphanesine araştırmaya gönderildi. Buradan dönüşte yeni kurulan Ankara Üniversitesi’ne Türk Tefekkür Tarihi Doçenti oldu. 1940 yılında felsefe kürsüsü, 1942 yılında sosyoloji kürsüsü profesörlüğüne atandı. Bu dönemde sosyoloji çalışmaları arttı. 1957 yılında Ordinaryüs Profesörlüğe yükseldi. 1971 yılında 70 yaşında emekliye ayrılmasına rağmen 1973 yılına kadar ders vermeye devam eden Ülken, 5 Haziran 1974 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

Hilmi Ziya Ülken’in Eserleri

Hilmi Ziya Ülken çok yönlü ve çok üretken bir akademisyendir. Çok sayıda basılı eseri vardır. Bazıları ders notu şeklinde ve bazılarında tekrarlar yapılmış olmasına rağmen özgün eserleri dikkate değer miktardadır. Ülken’in kitap halinde basılmış 75 adet eseri, 42 adet Fransızca makale ve tebliği, yaklaşık 165 civarında Türkçe makale ve tebliği vardır.

Türkiye’de Sosyoloji ve Meşrutiyet Fikir Akımları

Osmanlının son döneminde toplumun dağılma tehlikesine karşı çözüm önerisi olarak üç fikir akımı ortaya çıkmıştır. Bu fikir akımları aynı zamanda bazı sosyolojik çözümlemelere dayanmaktadır. Toplumun bir arada yaşamasını sağlayan temel ilkeleri belirleme ve buna dayalı politikalar üretilmesini sağlamaya yöneliktir. Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük adı verilen bu fikir akımları arasında yapılan eleştiriler doğrudan sosyal gerçeklikle ilgilidir. Ülken bu çerçevede meydana gelen toplumsal olayların da etkisiyle düşüncelerini geliştirir. Anadolucu akımın öncüsü olması bu noktayla ilgilidir. Anadolucu düşünceler geliştirirken dayandığı sosyoloji de burada önem taşımaktadır.

Ülken’e göre, Türkiye’de ilk önce İlm-i içtimaiyat sonra içtimaiyat adlarıyla başlayan sosyolojinin temellerini Ziya Gökalp atmış, Necmettin Sadak, Mehmet İzzet, İ. Hakkı Baltacıoğlu tarafından devam ettirilmiştir. Gökalp ve arkadaşları Selanik’te, Prens Sabahattin ve arkadaşları İstanbul’da sosyolojinin iki istikametini oluşturur. Fakat Gökalp’in 1914’de Darülfünun’da sosyoloji kürsüsünü ilk olarak kurması ile onun temsil ettiği sosyoloji zihniyeti kuvvetle yerleşmiştir. Gökalp sosyoloji ile toplumun nasıl tanımlanacağını görmüş ve hemen uygulamaya girişmiştir. Gökalp sosyolojiyi kendi milletini tanımakta kullanmaya çalışmıştır.

Bilim ister madde, ister mana ile uğraşsın, tasvir ve izahtan vazgeçemez. Dolayısıyla sosyal olayların açıklanmasında tabiat bilimlerinin yöntemlerinden faydalanmak gerekir. Her iki alem birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz.

Ülken’e Göre Sosyolojinin Konusu

Sosyolojinin asıl konusu, monografiler vasıtası ile parçalardan bütünlere doğru gitmek üzere içtimai teşekkülleri tetkik etmektir. Bu araştırmanın amacı, yaşayan toplum tiplerini inceleyerek geçmiş cemiyetleri aydınlatmak, toplumun idare ve eğitiminde de bu araştırmalardan faydalanmaktır. Ülken’nin sosyolojisini anlamak için eserlerine baktığımızda önce sosyolojinin gelişimini nasıl yorumladığını görmek gerekir. Ülken, sosyoloji biliminin konusu üzerinde ortaya çıkan tartışmalara dikkat çeker. Sosyoloji ilk önce bütün hususi sosyal veya tarihi bilimleri birleştirmek, tek bir bilim haline koymak iddiasıyla işe başlamıştır. Auguste Comte’un öncülük yaptığı bu anlayış, sosyolojizm adı verilen bir akımın doğmasına yol açmıştır. Sosyolojizm bütün insani alanları fizik bilimi yöntemlerine göre sosyoloji adı altında incelemek gerektiğini iddia eder. Fakat bu anlayış diğer alanlar üzerinde egemenlik oluşturacağı için insani gerçekliğin bilgisine ulaşmada doğru bir yöntem değildir.

Ülken’e göre, tabiat bilimleri ile insan bilimlerini birbirinden tamamen ayırmak doğru değildir. İkisi arasında sağlıklı bir ilişki kurmak gerekir. Her iki bilim alanı arasında uzlaşma sağlanmalıdır. Dilthey’in yaptığı ayırım Comte pozitivizmine bir tepkidir. Fakat ortaya koyduğu yöntem sosyal ve tarihi olayları açıklamakta yetersizdir. Tefsir ve anlama yoluyla hakiki bilgi elde etmek mümkün değildir. Bilim ister madde, ister mana ile uğraşsın, tasvir ve izahtan vazgeçemez. Dolayısıyla sosyal olayların açıklanmasında tabiat bilimlerinin yöntemlerinden faydalanmak gerekir.

Ülken’e Göre Sosyolojide Yöntem Tartışması

Yöntem konusu sosyolojide son derece önemli kabul edilir. Yukarıda izah edildiği gibi, doğa bilimlerinden etkilenerek kurulan yeni bilim olan sosyolojinin incelediği gerçeklik, son derece karmaşık ve çok yönlüdür. Bu yönleri ve karmaşıklığı çok iyi keşfetmek gerekir. Bunun için de doğru yöntemler bulmamız ve kullanmamız beklenir. Ülken de bu yöntem tartışmasına katılır. İnsan bir taraftan şuurlu ve iradeli bir varlıktır, diğer taraftan ise tabiat şartlarıyla kuşatılmıştır. Ortaya çıkan olaylar ve ilişkiler, çok karmaşık bir karşılıklı tesirler şebekesi içinde meydana gelmektedir. O halde bu karşılıklı tesirler şebekesini keşfetmek önemlidir. Sosyolojinin yakın tarihinde geliştirilen üç yöntem öne çıkar. 1- Sosyal Monografi, 2- İstatistik Yöntem, 3- Tarihî Yöntem. Bunlar sosyal gerçekliğin değişik boyutlarını ortaya çıkarmak için kullanılır. Ülken bu üç yöntemin birbirini tamamlayıcı şekilde kullanılabileceğini düşünür. Çünkü Ülken’in düşündüğü sosyal gerçekliğin bilgisine ancak böyle ulaşılabilir. Ülken’e göre kavramların gerçek manalarını kavrayabilmek için hangi şartlarda ortaya çıktığını, hangi gerçeğe karşılık geldiğini ve kökenini bilmek gerekir. Soyut kavramlar zihnin en nazik ve en tehlikeli oyunudur.

Sosyoloji, “en objektif ve en yoğun tortulardan başlayarak derece derece kaideler, yaygın kanaatler ve değerler, nihayet şahsi değer yaratmalarına kadar yükselir.” Sosyolojide her sosyal zümre hiçbir genellemeye başvurmadan ayrı ayrı incelenir, ondan sonra aralarında ilişkiler araştırılır. Ülken’e göre kavramların gerçek manalarını kavrayabilmek için hangi şartlarda ortaya çıktığını, hangi gerçeğe karşılık geldiğini ve kökenini bilmek gerekir. Soyut kavramlar zihnin en nazik ve en tehlikeli oyunudur. Böylece sosyal gerçekliği idare eden en genel münasebetlere ve kanunlara yükselmek mümkün olur. Bu anlamda Ülken tümevarım yöntemini kullanmak gerektiğini belirtir. Toplum katı bir nedensellik ilişkisi içinde değildir. Genel kanunlar konusunda önceden hüküm vermek son derece yanıltıcıdır. Bir de bu hükümlerle toplumda meydana gelen tek ve özel durumları açıklamaya çalışmak daha da yanlıştır. O halde yöntemi buna göre belirlemek gerekir. Özelden genele doğru yükselen bir araştırma yöntemi en doğru olanıdır.

Ülken’e Göre Toplum Nedir?

Toplum bireylerden ve sosyal ilişkilerden soyut değildir. Toplumu anlamakta ‘birey ve toplum ilişkisi’ önemli bir anahtardır. İlk gözümüzü açtığımız zaman kendimizi sosyal bir çevre içerisinde buluruz. Şekillenmiş ve organize olmuş kurumlar bize alışkanlık ve eğitim yoluyla geçiyor. Diğer canlılara göre insan sosyalliğe yatkın bir varlıktır. Toplum, ne fertler toplamından ibaret bir yığın ne de tamamen organizmaya benzeyen bir gerçeklik veya bir varlık sahasıdır. O ancak içine aldığı fertler arasında, fertliklerinden ayrı bir hareket, duygu ve düşünce tarzı halinde bütünleşen bir varlıktır.

Ülken’in Anadoluculuk Görüşü

Modern toplumlar dünyada milletler olarak öne çıkmaktadır. Özellikle 19. yüzyıl Avrupası hem yeni gelişmelerin merkezi hem de yeni toplum biçimlenmesinin yansıması gibidir. Bu yüzden Sanayi Devrimini ve Fransız Devrimini yaşayan Avrupa bir taraftan kapitalizm çağını açarken, bir taraftan da milletler çağını başlatmıştır. Derebeylikleri yıkılan küçük prensliklerin halkları millet bilinci ile bütünleşirken, büyük imparatorluklar içindeki ortak milliyet özellikleri taşıyan insanlar bağımsızlık yoluna gitmişlerdir. Ortaya yeni toplum biçimi olarak milletler çıkmış ve dünyadaki mevcut sistemi değiştirmeye başlamıştır. Bundan Osmanlı Türkleri de fazlasıyla etkilenmiştir. Bu etkilenme sonucu Osmanlı toplumunun millet olarak tanımlanması için bazı çabalar görülür. Bunların başında Osmanlıcılık düşüncesi gelir.

Osmanlıcılık denemesi başarılı olamayınca, imparatorluğu korumak ve tekrar güçlendirmek için sadece Müslüman tebaayı kapsayacak bir millet tanımlaması daha yapılmıştır. Adına İslamcılık denilen bu düşünceye göre Osmanlı tebaası olan bütün Müslümanlar bir millettir iddiası olmasına rağmen, kendisini bu milletin parçası görmeyen bazı gruplar kendi milliyetçiliklerinin peşinde bağımsızlık hareketlerine girişmişlerdir. Üçüncü düşünce akımı ise Türkçülük olmuştur. Osmanlı içindeki Türklerde millî bilinci uyandırmayı ve diğer Türklerle bütünleşmeyi hedefleyen Türkçülük akımı modern anlamda millet tanımlamasına en yakın yaklaşım olmuştur. Osmanlı dışındaki Türklerin de çok ilgi gösterdiği Türkçülük düşüncesi, Turan idealiyle dünya üzerinde yaşayan bütün Türkleri bütünleştirmeyi hedeflemiştir. Ülken’in Anadoluculuk veya Memleketçilik adını verdiği görüşü bu zeminde ortaya çıkmıştır.

Yurt düşüncesi kendisini vücuda getiren muhtelif amiller ne olursa olsun, milletin dayanağı olan esaslı ve değiştirilemez gerçek olduğundan, başta manevi hayatımızın ve kıymetlerimizin temelidir. Toplum olarak sosyal varlığımız, devamını ve istikrarını ondan alır.

Millet tarihî bir kuruluştur. Vatan sınırlarının çizilmesi, millî dilin doğuşu, millî kültürün gelişmesi uzun bir evrimin ürünüdür. Bundan dolayı ne siyasi kararlarla, ne de ani inkılâplarla milletler tarih sahnesine birdenbire çıkamazlar.

Niyazi Berkes

Niyazi Berkes 1908 yılında Kıbrıs’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Aynı fakültenin Tarih Bölümü’nden sertifika aldı. İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi’nde sosyoloji üzerine çalıştı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde ve McGill Üniversitesi Graduate Studies and Research Fakültesinde öğretim üyeliği yaptı. 1945 yılına kadar DTCF’de çalıştı. 1952’de yurtdışına gitti. Kanada McGill Üniversitesi İslam Araştırmaları Enstitüsü’nde profesör oldu. 1958-1959 yıllarında Hindistan’da Aligarh Üniversitesi’nde ders verdi Pakistan, Endonezya ve Japonya’yı ziyaret etti. Emekli olduktan sonra İngiltere’ye yerleşen Niyazi Berkes, 18 Aralık 1988’de İngiltere’de Hythe’da öldü.

Niyazi Berkes’in Eserleri

Niyazi Berkes’in ilk çalışmalarından biri, Bazı Ankara Köyleri Üzerine Bir Araştırma kitabıdır. Bu eser Türk sosyolojisinde ilk monografiler arasında yer alır. Berkes’in en önemli eseri “The Development of Secularism in Turkey” ismiyle 1964 yılında İngilizce olarak basıldı. Kitabın Türkçesi 1973 yılında “Türkiye’de Çağdaşlaşma” ismiyle yayınlandı. Berkes çok yönlü bir düşünür ve yazardı. Tarihten sosyolojiye, felsefeden gezi yazılarına kadar geniş bir alanda kitaplar yayınladı. Ağırlıklı olarak Türkiye’nin geçirmekte olduğu sosyal değişimi analiz etmeye çalıştı. Batılılaşma veya çağdaşlaşma serüveni olarak kabul edilen bu değişim sürecini kavramsal çerçevede tartıştı. Batıcılık, laiklik, teokrasi, sosyalizm, ulusçuluk, toplumsal devrimler gibi kavramları kullandığı kitap başlıkları buna örnektir. “Türk İktisat Tarihi” adlı eserinde Osmanlı Türk toplum yapısını, ekonomik özelliklerini ve meydana gelen yapısal değişimleri ayrıntılı olarak ele aldı. Suriye, Lübnan, Mısır, Tunus ve Cezayir’e yapmış olduğu gezilerden elde ettiği izlenimlerini İslamlık, Ulusçuluk, Sosyalizm adlı kitabında topladı.

Niyazi Berkes’te Çağdaşlaşma

Çağdaşlaşma dilimizde modernleşme anlamında yeni bir toplumsal merhaleyi açıklamak için kullanılmaktadır. Batı sosyolojisindeki evrimci ve ilerlemeci teorilerin temel varsayımlarından biri toplumların sürekli daha iyiye ve olumluya doğru geliştiği düşüncesidir. Buna göre çağdaş olan yeniler olumlu özellik taşır ve her toplum gelişmek için bunları benimsemek durumdadır. Bu anlamda modernleşmeyi Kongar şöyle tanımlar: “Modernleşme, insanoğlunun genel evrim çizgisi bakımından geri kalmış toplumların, zamanımızda bu çizginin son noktasına gelmiş olan toplumlara yetişmesi demektir.” Berkes özellikle modernleşme yerine çağdaşlaşma kavramını kullanır. Bunu eserlerinde yaptığı kavram analizlerinde gösterir. Çağdaşlaşma bir süreci ifade eder. Bu süreçte geleneksel ve kalıplaşmış yapılar yeni biçimlere dönüşmektedir. Bu yeni biçimler batı medeniyetinin son merhalesi olarak karşımıza çıkmakta ve bizi iki yüzyıldır meşgul etmektedir. Bunun için Osmanlı döneminde önemli adımlar atılmış, Islahat ve Tanzimat Fermanları yayınlanmış, I. ve II. Meşrutiyet girişimleri ile sistem değişikliğine gidilmiş, eğitim ve askerlik alanında köklü reformlar gerçekleştirilmiştir. Özet olarak bizim tarihimizin son yüzyılları geri kalmışlıktan kurtulmak için alınan radikal kararlarla ilerlemeye çalışmakla geçmiştir. Buna cumhuriyet devrimlerini de ilave etmek gerekir.

Niyazi Berkes’te Laiklik ve Sekularizm Kavramları

Berkes Türk toplumunda çağdaşlaşma serüvenini incelerken, toplumdaki sekülerleşmeye ve laikliğe özel bir önem verir. Bir toplumun çağdaşlaşması için, ilerlemesini engelleyen her türlü eski kalıplardan kurtulması gerekir. Batı toplumları skolastik bir yapı oluşturan dinî taasuptan modernleşme sayesinde kurtulmuşlardır. Modernleşmenin en önemli özelliklerinden biri insan aklının öne çıkartılması ve toplumsal hayatın sekülerleştirilmesidir. Bu anlamda laiklik bir siyasi sistem olarak Batı toplumlarını Kilise ve İncil baskısından kurtarmış ve rahatlatmıştır. Berkes bu süreci önemser ve Türkiye’nin çağdaşlaşmasında laiklik ve sekülerleşmenin önemini vurgular. Laiklik Berkes’e göre sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değildir. Bu tarz bir anlayış zaten çok yüzeysel bir yaklaşımı gösterir. Hâlbuki mesele geri kalan bir toplumun ilerleyebilmesi için yapılanları ve yapılması gerekenleri anlayabilmektir. Bu yüzden Berkes bir düşünür olarak meseleye yaklaşır. Almış olduğu akademik eğitimin birikimini kullanır. Meseleyi tarihi süreç ve felsefi anlam bütünlüğü içinde değerlendirir. Kavramın ortaya çıktığı ve geliştiği tarihsel ve toplumsal şartlar ile bizim şartlarımızın farklılığına dikkat çeker. Türk modernleşmesinde laiklik ilkesinin önemli bir merhale olduğunu düşünür. Sonuçta Berkes için laiklik toplumun çağdaşlaşması için bir temel değer olarak anlam kazanır. Türkçeye Fransızca laicisme teriminden geçen bu sözcük, İslam, Osmanlı, Türk din ve siyaset geleneğine yabancı bir terimdir. Türkiye’de bir anlam karşılığı olmayan bu terim, birçok yanlış anlamaya ve anlam karmaşasına yol açmıştır. Bu yanlış tutumlardan biri, terimin geldiği din geleneğindeki (Hristiyanlık) durumun İslam geleneğinde de bulunduğu varsayımıdır. Öteki, bunun tersi olarak, İslam geleneğinde böyle bir durum olmadığı için laiklik davasının İslam dinindeki toplumlarda yersiz ve anlamsız olduğu inancıdır. Berkes her iki yaklaşımın da yanlış olduğu için laiklik ilkesinin doğru kavranamadığını düşünür.

Sorunun laiklik kavramına yüklenen dar anlamda din devlet ya da devlet-kilise ayırımı noktasında olmadığını, daha geniş anlamda “kutsallaşmış gelenek boyunduruğundan kurtulma” noktasında düğümlendiğini belirtir. Protestanlığın etkisi altındaki ulusal kültürlerin dilinde kullanılan sekularizm kavramı, geleneksel katılaşmış kurum ve kurallar karşısında zamanın gereklerine uyan kurum ve kuralları geliştirme anlamını içinde taşır.

İlerlemenin Anahtarı Sekülerleşme ve Çağdaşlaşma

Laiklik kavramının meydana gelen ve olması gereken değişmeyi izah etmekte yetersiz kaldığını tespit eden Berkes, sekülerleşme ve çağdaşlaşma kavramlarını kullanmayı tercih eder. Sosyolojik olarak incelemeye çalıştığı toplumsal değişme sürecini anlayabilmek için bu kavramlar arasındaki farkların ortaya konmasını önemli görür. Konunun asıl özünü aydınlatacak ipucunun burada saklı olduğunu ima eder. Sorunun laiklik kavramına yüklenen dar anlamda din-devlet ya da devlet-kilise ayırımı noktasında olmadığını, daha geniş anlamda “kutsallaşmış gelenek boyunduruğundan kurtulma” noktasında düğümlendiğini belirtir. Ona göre birincisi ikincisinin birçok görüntüsünden yalnız biridir.

Sekülerleşme laikliği de içine alan ve ona göre daha geniş bir anlam içeren bir yaklaşımdır. Protestanlığın etkisi altındaki ulusal kültürlerin dilinde kullanılan sekularizm kavramı, geleneksel katılaşmış kurum ve kurallar karşısında zamanın gereklerine uyan kurum ve kuralları geliştirme anlamını içinde taşır. Bu anlamda Protestanlık, Katoliklikten daha esnek bir yapı sergilemiş ve sekülerleşmeye önemli uygulama örnekleri çıkmıştır. Bu bakımdan Batı toplumları içinde Protestan topluluklar kendilerini daha kolay yenilemişlerdir. Zamanın gerekleri doğrultusunda kurumlarını ve kurallarını değiştirmişlerdir. Bunu yaparken zaman içinde kendilerine zarar verecek boyutta katılaşma ve kireçleşme eğilimi gösteren değerlerini sekülerleşme ile ayıklayabilmişlerdir.

Berkes çağdaşlaşma ile birlikte dinselleşme eğiliminin devreye girdiğini düşünür. Dinselleşme, çağdaşlaşmaya karşı kaplumbağanın kabuğuna çekilmesi gibi bir korunma çabasıdır.

Türk Toplumunda Batıcılık ve Çağdaşlaşma

Türk toplumunda çağdaşlaşma çabası Osmanlı Devletinde geri kalmışlığın fark edilmesiyle birlikte başlamıştır. Osmanlı Avrupa içlerine kadar ilerleyen ve dünyada önemli bir güç olarak yerini alan büyük bir devletti. Kuruluş yıllarından itibaren sürekli büyümüş ve başarılı olmuştu. Fakat 18. yüzyıla gelindiğinde artık yükselme bir tarafa mevcut halini muhafaza etmek bile zorlaşmaya başlamıştı. 1699 Karlofça ve Pasarofça Anlaşmalarıyla bu gerileme belgelenmiş oldu. Buna karşılık Batı toplumlarında önemli gelişmeler yaşanmaktaydı. Batı artık eski Batı olmaktan çıkmaya ve hızla ilerlemeye başlamıştı. Bu durum Osmanlı yöneticilerini ve aydınlarını etkiledi. Artık eski usullerle şimdiye kadar üstün geldikleri Batılı toplumlarla başa çıkamayacaklarını görmeye başladılar. Yeni bir durum karşısında kendilerini yenileme mecburiyetinde olduklarını anladılar. Esas problem bundan sonra başladı. Türkiye’nin çağdaşlaşma serüveni adını verebileceğimiz mücadele yenileşme adına atılan adımlara karşı geleneksel ve kalıplaşmış yapıların direnci arasında devam etti. Bu arada Batılı toplumlar bütün farklılıklarına rağmen ilerlemeye devam ettiler.

Batılılar kendi dışındaki toplumları ilerletmek bir tarafa kendilerine peyk haline getirmek isterler. Batı’nın emperyalist yönü burada devreye girer ve bizi esir almaya çalışır. Bunun için Berkes’e göre Batılılaşmak yerine Batılılaşmamak esastır.

Atatürk Devrimleri ve Türk Ulusçuluğu

Çağdaş dünyanın ortaya çıkardığı gelişmelerden biri milliyetçiliktir. Fransız Devriminden sonra siyasal bir akım haline gelen milliyetçilik Osmanlı imparatorluğunun milletler üzerindeki egemenliğini sarsmış ve imparatorluğun yıkılmasına yol açmıştır. Dolayısıyla milliyetçilik Türkleri doğrudan etkileyen bir siyasal güçtür. En sonunda Türkler emperyalist devletlere karşı büyük bir millî mücadele vererek, sonunda kendi millî devletlerini kurma imkânı bulmuşlardır. Millî devlet çağdaşlaşmanın toplumların gelişmesine bir fırsat olarak getirmiş olduğu önemli bir kurumdur. Türk millî devleti ikiyüzlü Batı uygarlığı karşısında emperyalist Batı’ya rağmen Batılılaşmamayı başaran ama diğer taraftan çağdaşlaşmaya devam eden bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Bu önemli bir başarıdır. Osmanlı’nın kalıplaşmış kurumları içinde başarılamayan yenileşme ancak bu yapısal değişikle gerçekleşebilecektir. Berkes bu değişimi çağdaşlaşma yolunda önemli bir merhale olarak görür. Batı karşısında geri kalmışlığımızın çözüm yollarını yine Batı’nın geliştirmiş olduğu çağdaşlaşma başarısıyla aşabileceğimizi düşünen Berkes, Cumhuriyet devrimleriyle bu imkânı yakaladığımızı düşünür. Buna bağlı olarak Türk ulusçuluğu olarak adlandırdığı milliyetçilik kavramını hem çağdaşlaşmanın kendisine, hem de Batı karşısındaki farklılığımıza bağlar. Ulusçuluk Batı’da ortaya çıkan bir olgu olmasına karşın Berkes, Türk ulusçuluğunu, kendine özgü yönlerine ve Batı toplumlarının uygarlık alanına girmeye çalışan toplumların özelliklerine vurgu yaparak açıklamaya çalışır. Türk ulusçuluğunun temel nitelikleri ona göre, “Batı ve Biz” sorunsalına dayalı olarak biçimlenmektedir.

Üç çeşit milliyetçilik anlayışından bahsedilebilir: “1) Var olmayan bir ulus olma özlemi. 2) Var olan ulusu yok ettirmeme azmine dayanan devrimcilik. 3) Ulusal varoluş yerine kan ya da din birliği gibi ulus dışı bir birlik olma özlemi.”