TÜRKİYE'DE FELSEFENİN GELİŞİMİ II - Ünite 2: Mantık-Bilim Felsefesi-Ahlak Felsefesi Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 2: Mantık-Bilim Felsefesi-Ahlak Felsefesi

Mantık

Felsefenin ayrılmaz bir parçası olarak mantık, doğru düşünme yöntemi ya da düşünceleri doğru olarak ifade etmenin yolu şeklinde görülür. Logikos kökenli mantık kelimesi, söze, akıl yürütemeye ait demektir. Mantık, kelime anlamı ile hem düşünme, hem de ifadesi olan konuşma ile ilgilidir (Öner 1978, 2). Doğru düşünme sanatı veya doğru düşünme kurallarının bilgisi olarak diye tanımlanmıştır (Batuhan ve Grünberg 1970, 1). Mantık kelimesi, hem bilime ad olarak hem de bir düşünme tarzını belirtmek için kullanılır (Öner 1978, 2). Bilim olarak mantık, mantıklı denen düşünme tarzını kendisine konu olarak alan bilime denmektedir. Mantık bilimi, mantıklı düşünmenin düzenli olarak tespitinden ibarettir. (Öner 1978, 2).

İslam felsefesi anlayışı çerçevesinde mantık dersleri medreselerde okutulmuştur. Özellikle Ebheri’nin İsagoji kitabı Osmanlı medreselerinin baş eserleri arasındadır. Farabi ve İbni Sina’nın Aristoteles mantığını yorumlama temeline oturtulan İsagoji, Tanzimat sonrası mantık çalışmalarında da etkili bir model olarak görülmektedir. Dönemin düşünürlerinden Cevdet Paşa’ya göre mantık kitaplarının konusu şöyledir: Biz bir şeyi ya tasavvur ederiz veya tasdik ederiz.

Ziya Gökalp’a göre mantık, bütün bilimlere ait şekillerin, yani zihinsel işlemlerin mahiyetinden bahseder. Mantık başlıklı bölümde, mantığın konusu ve kısımları, formel mantık, fikrin ve zıtların formel mantığı, fikirlerin kaplam açısından sınıflandırılmaları, hükmün ve önermenin formel mantığı, sentetik önermeler, muhakemenin formel mantığı, doğrudan çıkarma, dolaylı çıkarım ve yeni kıyas, formal mantığın değeri, uygulamalı mantık yahut metodoloji türünden sorunlar ele alınmıştır.

Darülfünun’da Felsefe Bölümü açılmasından itibaren (1900) mantık dersleri olmakla birlikte, konuyla ilgili mantık metinleri oluşmamış gözükmektedir. Bilinen geleneksel mantık dersleri L. Levy-Bruhl’ün ilkel toplulukların düşünce biçimlerinin medeni toplumlardan çok farklı olduğunu temellendirmeğe çalıştığı Prelogic düşüncesini okutmasıdır. İkincisi, Mantıkçı Pozitivizmin önemli isimlerinden biri olana H. Reichenbach İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde beş yıl ders vermekle birlikte, derslerini çeviren Nusret Hızır dışında, bölümde kimseyi etkilememesidir.

Türkiye’de önde gelen mantıkçılardan olan Necati Öner (1927-), A.Ü. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde felsefe eğitimi almış ve aynı üniversitenin İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olmuştur. Necati Öner’in doktora çalışması Tanzimat’tan Sonra Türkiye’de İlim ve Mantık Anlayışı’dır. Öner, doçentlik tezi olarak Fransız Sosyoloji Okuluna Göre Mantığın Menşei Problemi (1964) başlıklı çalışmayı yapmıştır. Mantık İlkelerinin Varlıkla İlişkisi (1971) teziyle profesörlük unvanı almıştır.

Yöntem

Esas olarak mantık temeline oturan yöntem, mantıksal kuralların araştırma alanının kurallarıyla birleşmesiyle ortaya çıkmaktadır. Yöntemin (metot) oluştuğu teorik alan, felsefe olmuştur. Felsefenin oluşma sürecinden itibaren, özellikle Sofistik eleştirileri aşmak için geliştirilen mantık, diyalektik, retorik yöntem unsurları olarak kullanılmaktadırlar.

Türkiye’de yöntem açısından öne çıkan felsefe kitaplarının başında, Nermi Uygur’un Felsefe’nin Çağrısı gelmektedir. Uygur, adı geçen kitabında, felsefe sorusunun özelliklerini, felsefede temellendirmenin özelliklerini, felsefe ve metafizik ilişkilerini, felsefenin bölük-pörçüklüğü ile felsefe tarihi sorunlarını ele almıştır. Teo Grünberg’in Anlam Üzerine Bir Deneme ile Epistemik Mantık adlı kitapları da yönteme ilişkin çalışmalar arasında sayılırlar.

Felsefi yöntemin temel taşlarının özellikleri kısaca şöyledir:

Şüphe: Şüphe, felsefeyi başlatan temel unsurdur. İçine doğup büyüdüğümüz bilgiler sorgulandığında, doğrulukları dolayısıyla da güvenilirlikleri tartışmalı hale gelmektedir. Böyle bir durumda felsefecilerin şüpheyi yöntemdeki ilk ilke olarak kabul etmeleri gerekmektedir.

Eleştiri: Şüphe edilen şeyin eksiklerinin ya da yanlışlıklarının ne olduğunun tespiti, eleştirinin başlangıcını oluşturur. Dolayısıyla eleştiri her durumda şüpheyle birliktedir.

Tanım: Felsefe yönteminin başlıca unsuru olan tanım, üzerinde konuşulan konuların doğru anlaşılmasını sağlar. Başka bir deyişle tanım, konunun özünü verir ve sınırlarını çizer. Böylelikle konunun bütünlüğünde tutarlılığın denetlenmesini sağlar.

Sınıflandırma: Herhangi bir konunun içeriğini nelerin oluşturduğunu, konuların hangi noktalarda birbirleriyle ilişkili olduklarını, hangi noktalarda olmadıklarını sergilemesi sınıflama aracılığıyla oluşturulur. Genellikle tanım üzerinden sınıflandırmalar yapılmaktadır.

İlke: Felsefi bir konunun temelini oluşturur. Hangi konu ele alınırsa alınsın o konuyu taşıyan ilkeye varmak her zaman çalışmanın amaçlarından biridir.

Tutarlılık: sıralanan bu unsurların her birinin uygulanmasıyla ortaya çıkan düşüncelerde çelişkilerin olmamasıdır. Düşüncelerde çelişkiler varsa, ortaya çıkan düşünceler tutarlı olmadığı, dolayısıyla değersiz oldukları sonucuna varılır. Eğer çalışma, içyapısı açısından tutarlıysa, o çalışma iyi kabul edilir.

Felsefe bilinci: Nermi Uygur, söz konusu bilinci şöyle açıklamıştır: Felsefenin bir konusu ya da konuları var mıdır? Bu konuları nasıl işlemeli felsefe? Nelere gücü yeter felsefenin, nelere yetmez? Felsefece bilginin doğruluk ölçeği, ya da ölçekleri, nelerdir? Felsefenin, çeşitli açılardan, ne gibi bilgisel, değersel, sorunsal boyutları vardır? Öğrenene ve öğretene ne yönlerden ne tür ödevler yükler felsefe? Bütün bu sorular benzerleri ve sonuçlarıyla felsefe bilincini meydana getirirler (Uygur 1974, 127).

Bilim Felsefesi

Osmanlı düşüncesindeki köklü dönüşümlerin nedenlerinden biri, modern bilgi ve bilim anlayışıdır. Ordunun teknik ihtiyaçlarını karşılamak için kurulan okullar aracılığıyla Türkiye’ye girmeye başlayan bilim anlayışı, giderek ağırlıklı bir yer kazanmıştır. Bir yandan teknolojik ihtiyaçların karşılanması için pratik çabalar sürerken, diğer yandan Tanzimat sonrasında bu ihtiyaçların teorik açıklamaları yapılmaya başlanmıştır.

Üniversite Reformu Öncesi Bilim Anlayışları

İslam dünyasında ilim gelişirken Yunancadan yapılan tercümelerin önemli olduğunu, Osmanlılarda da bir dönem önemli bir aşamaya gelmiş olan ilmin sonraları gerilediğini dile getirmektedir. Yeniçağ Avrupa’sında ilmin gelişmesi, Roma mirasına, İslam Medeniyeti’nin Endülüs koluna ve İstanbul’un fethinden sonra İtalya’ya giden rahiplerin tercümelerine bağlanmıştır (Münif Paşa 2003/2,171-172). Böylelikle bilimin tarihsel süreklilik içinde geliştiğini, ondan şüphe etmenin yersiz olduğunu açıklamıştır. Bu tarihsel açıklamada, ilim teriminin, düşünce tarihi özellikle Batı düşünce tarihi bağlamında kullandığı görülmektedir.

Ulum ve fünun ayrımı çerçevesinde yer alan çalışma disiplinlerini sıralarken, ilimlerden söz ettiğini ortaya koymaktadır. Herkesin bilmesi gereken ilimlerden söz etmesi, ilim ile insan olma arasındaki bağlantıyı güçlendirmektedir. İlimler ile devlet arasındaki ilişki de ilimleri önemsenenin bir başka şekilde ifade edilmesidir.

Bilim ve Toplum: Osmanlı düşünürlerinin bilimle tanışmaları, ilmi ya da teorik sorunlarla olmamıştır. Bilimle tanışma, kendilerini çökerten toplumların teknik üstünlükleri, iktisadi zenginliklerin kaynağını anlamaya uğraşırken gerçekleşmiştir.

Dönemin düşünürlerinin, bilimle toplum arasındaki bağlantıları nasıl gördüklerine bakıldığında, bu sorun daha iyi anlaşılmaktadır. Bilimle bir milletin nasıl kurtulacağı sorununu Jön Türkler iki şekilde ele almışlardır: 1- Darwinizm, tıbbiyeliler aracılığıyla aydınlar arasında hızla yayıldığından, kendilerine uygun gelen Sosyal Darwinizm sistemiyle toplumu açıklamaya çalışmışlardır. (Hanioğlu 1985, 51). “Kanun-i tabii” olarak adlandırılan Sosyal Darwinizmin, toplumdaki gelişmeyi ortaya çıkaracağını düşünmüşlerdir (Hanioğlu 1985, 52). 2- Toplumsal sorunların çözümünde, diğer bir yol olarak, her alanda yetkili olan bilimin, yönetim alanına da girmesi gerektiği düşüncesidir. Bu kabulden hareketle Jön Türkler, yönetimin artık çağdaş, bilimsel bir çizgide olmasını sürekli işlemişlerdir (Hanioğlu 1985, 54-55). Jön Türkler, doğa kanunları çerçevesinde toplumsal sorunları değerlendirme çabasındadırlar.

Bilimin kapsayıcı anlamlar kazanması ve dini, özellikle de İslam’ı, terakkinin önünde engel olarak görmelerinin yarattığı sonuçların farkına varınca, hem bilimi temsil edecek hem de dinin yerine geçecek yeni teoriler aramışlardır (Hanioğlu 1985, 612). Sorunları aşmak için, seçkinci düşüncelerin peşine düşmeye, din yerine pozitivizmi “bilim dini” olarak benimsemeye ya da İslam dininin toplumsal içeriğiyle uğraşmaya ve sorunların siyasal boyutlarına yönelmişlerdir (Hanioğlu 1985, 613). Jön Türkler, “halkçılık” düşüncesinden, halka yüklenilen görevin yerine getirilmemesi nedeniyle, kısa sürede vazgeçtiler, hatta bu düşünceden nefret ettiler. Halka geri planda bir yer biçmeye başladılar (Hanioğlu 1985, 613- 615). Jön Türkler’in toplum sorunlarıyla bilim arasında, siyasi kaygılarla ilişki kurmaları, ideolojik bir yaklaşımın ortaya çıkmasına neden olmaktadır. İdeolojik yaklaşım tarzında, bilim, nesnel temellerinden kopartılarak ayrılmış ve siyasal anlayışların malzemesi haline getirilmiştir.

Üniversite Reformu Sonrasında Bilim Anlayışları

Reform sonrası felsefe eğitimi Reichenbach’la başlamıştır. Bilim felsefecisi olarak da kabul edilen Reichenbach’ın etkisi tartışmalıdır. 1933 Üniversite Reformu sonrasında bilim felsefesine ilişkin çeşitli yayınlar yapılmıştır. Adnan Adıvar, bilim, din ve felsefe içerikli düşünce tarihi olan Tarih Boyunca İlim ve Din adı kitabını 1944 yılında yayınlamıştır. Aydın Sayılı’nın Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir adlı bilim felsefesi kitabı 1948 yılında piyasaya çıkmıştır. Takiyettin Mengüşoğlu, 1968 yılında yayınladığı Felsefeye Giriş kitabında İlim Teorisi başlıklı bir bölüme yer vermiştir. Hilmi Ziya Ülken 1969’da Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesinde İlim Felsefesi başlıklı kitabını yayınlamıştır. Sonraki kuşaktan olan Cemal Yıldırım ODTÜ’de bilim felsefesi dersleri vermiş ve bilim felsefesine ilişkin temel yayınları yapmıştır.

Ahlak Felsefesi

Ahlak felsefesi (etik), insanların birbirleriyle ilişkilerinde eylemlerini dayandırdıkları değerler ile ilkeleri konu eden felsefe disiplinidir. Ahlak, esas olarak insanlık tarihiyle örtüşmekle birlikte, ahlak felsefesinin, Sofistlerin yarattığı sorunları gidermek çabasında olan Sokrates ve Platon tarafından kurulduğu kabul edilmektedir.

Ahlak Felsefesiyle ilgili olarak Türkiye’de çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Mehmet Ali Ayni, Hilmi Ziya Ülken, Bedia Akarsu, İoanna Kuçuradi, Doğan Özlem ahlak felsefesi alanında çalışma yapanlardan ilk akla gelen kişilerdir. Burada Takiyettin Mengüşoğlu, Bedia Akarsu, Doğan Özlem ve Teoman Duralı’nın ahlakla ilgili düşünceleri tanıtılmaktadır.

Takiyettin Mengüşoğlu

Mengüşoğlu, Değişmez Değerler Değişen Davranışlar adlı çalışmasını, felseFİ etik için kritik bir hazırlık olarak tanıtmıştır. Felsefede ve ilimde böyle bir hazırlık yapmanın, literatürde dönüp dolaşan düşüncelerle hesaplaşmanın şart olduğu (Mengüşoğlu 1965, 3) düşüncesinden hareket etmiştir.

Mengüşoğlu, adı geçen yazısında, felsefenin başlangıcından, bilhassa Aristoteles’ten beri felsefenin uğraştığı ve uğraşması gerektiği söylenen sahaları şu sorularla sınırlandırmanın alışkanlık haline geldiğini bildirmiş ve bu yaklaşım tarzını gösteren soruları sıralamıştır. 1- Ne biliriz? 2- Ne yapmamız lazım? 3- Şimdiki hayatımızda sonraki hayatımız için ne umut edebiliriz? 4- İlk üç soruya Kant’ın eklediği, İnsan nedir? sorusu felsefenin genel çerçevesini çizmektedir (Mengüşoğlu 1965, 16). Mengüşoğlu’na göre insanın ne yapması gerektiği sorusu, ahlak metafiziğiyle ilgilidir. Bu alanda felsefe, insanın günlük hayatındaki fenomenleri, insanın günlük hareket ve faaliyetlerini, insanların birbirlerine karşı takındıkları tavırları, beğendikleri veya yerdikleri, sevdikleri veya sevmediklerinin temelini, insanların konuşmalarında ve birbirleriyle tartışmalarındaki temeli, savundukları veya nefret ettikleri şeylerin temelini tasvir ve tahlil edeceği yerde, en son şeyleri aramıştır; mesela, hayatın bir gayesi var mıdır? Saadet nedir? Nasıl hareket etmeliyiz ki mesut insanlar olabilelim? İyi nedir? Kötü nedir? Bütün sualler, ya ‘olması lazım’, yahut da son bir şey (mesela iyi ve kötü, saadet ve fazilet nedir gibi) üzerinde toplanırlar (Mengüşoğlu 1965, 18-19).

Bedia Akarsu

Bedia Akarsu, ahlak felsefesi hakkında kitap yayını yapan önde gelen az sayıda kişiden biridir. Ahlak Öğretileri I Mutluluk Ahlakı ve Ahlak Öğretileri II Immanuel Kant’ın Ahlak Felsefesi adlı iki ciltlik ahlak felsefesi çalışmaları, ahlak felsefesindeki temel görüşleri vermesi nedeniyle ahlak felsefesi tarihidirler.

Akarsu’ya göre etik (ahlak felsefesi), ahlaksal olanın özünü ve temellerini araştıran bilim, insanın kişisel ve toplumsal yaşamındaki ahlaksal davranışları ile ilgili sorunları ele alıp inceleyen felsefe dalıdır (Akarsu 1998, 74). Etik ya da ahlak felsefesi, ahlak denilen fenomen üzerinde bir düşünme, ahlak üzerine felsefe yapmaktır (Akarsu 1970, 1). Bu anlatılanlar, onun ahlak felsefesinden anladığı şeyi ortaya koymaktadır.

Akarsu’ya göre, ahlakı filozoflar bulmuş değildir. En ilkel topluluklar da dahil her yerde ve her zaman ahlak vardı. Sorun, hangi davranışımız ahlaka uygun; daha doğrusu nasıl hareket edersek ahlaka uygun davranılmış olunur, soruları çerçevesinde ortaya çıkmaktadır (Akarsu 1970, 1). Ahlak alanında her şeyi ölçüp biçecek, neyin ahlaklı neyin ahlak dışı olacağını bildirecek bir ölçü yoktur (Akarsu 1970, 1). Bunun önemli göstergelerinden biri, ahlakın içeriğinin, çeşitli çağlara, çeşitli uluslara, çeşitli çevrelere göre değişiyor olmasıdır.

Ahlaklı olmak için özgür olmalıyız, oysa ahlak itaati şart koşar (Akarsu 1970, 7). İtaat edilmesi gerekli buyrukları kim koymuştur? Ahlaktaki kanun koyucu, tek insan, toplum, devlet, Tanrı olabilir. Bu buyruklar kimden gelirse gelsin, insanlarda onlara karşı bir ödev duygusu vardır. Bu ödev duygusu bizi ahlaklı davranmaya iter (Akarsu 1970, 7). Bedia Akarsu, ahlakın bireyin içyapısındaki yansımalarını ve toplum içindeki konumunu birlikte düşünerek, ahlak sorununu değerlendirmiştir.

Doğan Özlem

Doğan Özlem Etik-Ahlak Felsefesi adlı kitabının ders notlarından oluştuğunu kitabın önsözünde bildirmektedir. Özlem’e göre etik, felsefe disiplinleri içerisinde yeri en az belirli disiplin olmasına rağmen, konu ve sorunlarının çeşitliliği, teori bolluğu ve çözüm denemelerinin çokluğu bakımından, tüm felsefe disiplinlerinin önünde yer alır (Özlem 2010, 13). Ahlak felsefesinin temel malzemesi, insan eylemlerinden türetilmektedir. Eylemler de akıl tarafından belirlenirler. Özlem’in belirttiği gibi, insan, akıllı varlık olması nedeniyle, eylem yapan bir varlıktır. Eylem, bir ilke, norm, inanç, değere vb. bağlı, istençli davranıştır (Özlem 2010, 19-20). Genelde teorik ve pratik olmak üzere ikiye ayrılan aklın pratik özelliği, ahlaki eylemlerin nedeni olarak kabul edilir (Özlem 2010, 21). Ayrıca, iyi, kötü, yanlış, gibi değerlendirmeler eylemleri niteleyerek eylemlerin belirlenmesini sağlarlar (Özlem 2010, 21).

Özlem’e göre, etikte (ahlak felsefesinde), evren, insan ve Tanrı olmak üzere üç tür temellendirme tarzı vardır (Özlem 2010, 29). Bunların her biri kozmolojik, dinsel ve antropolojik temellendirme başlıkları altında ele alınmaktadır. Kozmolojik Temellendirme, evren ile insanın ahlaksal yaşamı, olgu ile değer, varlık düzeni ile ahlak düzeni arasında öz ve nitelik bakımından bir ayırım yapmayan, tam tersine ahlak fenomenini kozmolojik yönden temellendiren anlayıştır (Özlem 2010, 30- 31).

Teoman Duralı

Teoman Duralı, Sorun Nedir? adlı çalışmasının başında, ahlak felsefesi yapmak istediğini belirtmiştir: Ona göre başkaldıran, ahlak kişisidir.

Ahlak belirlenmeksizin insan bilmecesi çözülemez. İnsan bilmecesi çözülemedikçe de, ne bilgi, ne bilim, ne de varlık anlaşılır. Din demek olan İslam’dan çıkan ahlakla donanmış insan, bilgi ile bilim yollarını inşa edip döşeyecek varlığı, dünya ile doğayı anlamlandırır (Duralı 2006, 18-19). Bu bağlamda ahlakı şöyle nitelendirmiştir: Hak-batıl, iyi-kötü, güzel- çirkin zıtlıklarını tespit ile temyiz etme düşünme çabalarını kendine konu alan ahlaktır. Bu niteliğiyle ahlak, insanın belirlenmesinde en üst mevkii işgal eder.

Duralı’ya göre, dirim verisi olan beşere karşılık, insan, ahlak varlığı olmasından ötürü, bütün kalburüstü felsefebilim sistemlerinin odağını ahlak sorunsalı oluşturmuştur. Beşerin genetik- morfolojik-fizyolojik belirlenimleri baştan verilmişken, insanın ahlaklılığı, önceden belirlenmemiştir. Ahlaklılık, doğada hüküm sürdüğünü düşündüğümüz gerekirciliğin dışında kalan bir olaydır. Hayatın bulunmadığı ortamda ahlaktan söz edilemez (Duralı 2006, 196). Dolayısıyla ahlak, ruh ve hayat temeline oturtulmuştur.

Duralı, ahlakın dinle ilişkisini İslam bağlamında da ele almıştır. Ona göre, İslam, Allah’a teslim olmak anlamındadır. Ona teslim olup olmamak, kişinin kendi kararına kalmış bir husustur (Duralı 2006/1, 49). İslam’la birlikte hürlük, ödev- hak ve sorumluluk ilkeleri de belirmiştir. Ahlak ise, bu ilkelerin örgüsüdür (Duralı 2006/1, 49-50). Böylelikle ahlakın genelde din, özelde İslam bağlamında anlaşılması gerektiğini sergilemiştir.