TÜRKİYE'DE SOSYOLOJİ - Ünite 5: 1960-1980 Döneminde Türkiye’de Sosyoloji Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 5: 1960-1980 Döneminde Türkiye’de Sosyoloji

Dönem 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile başlar ve 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile sona erer. İki darbe arasında, bir de muhtıranın olduğu 1960-1980 dönemi siyasal atmosferinden sosyoloji çalışmaları da şu ya da bu şekilde etkilenir. Köyden kente, Türkiye’den Avrupa’ya göçler dönemin sosyolojisinin şekillenmesinde etkili olmuştur. Yine 1960’lı yıllarda Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi’nde yeni sosyoloji bölümlerinin kurulması, birçok sosyoloğun bu bölümlerde istihdam edilmesi, farklı sosyoloji anlayışlarına sahip sosyologların bu sosyoloji anlayışları doğrultusunda çalışmalar yapmaya başlaması, ülkemizde sosyolojiyi zenginleşmiş; dolayısıyla, daha önceki dönemlerde görülmeyen pek çok sosyoloji disiplinine ait araştırmalar bu dönemde gerçekleştirmiştir.

1960-1980 Döneminde Türk Sosyolojisinin Genel Eğilimleri

Amerikan sosyolojisinin Türkiye’de egemen anlayış haline gelmesi, tarihsel araştırmaları merkeze alan sosyoloji eğiliminin etkin olmaya başlaması 1960’lara rastlar.

Pozitivist sosyolojinin 19. yüzyıldaki temel varsayımı, toplumsal sorunları önceden belirleyip çözmek, düzen adına ve düzen kapsamında topluma yön vermektir.

1960-1980 dönemi Türk sosyolojisinde yapısalfonksiyonalist ve etkileşimci Amerikan sosyoloji yaklaşımı yanında, tarihsel sosyoloji de egemen anlayış olmuştur. Tarihi maddeci yaklaşımdan yararlanan tarihsel sosyoloji anlayışının yanında yine bu dönemde Weberyan sosyoloji anlayışının da kendisini göstermeye başladığını belirtmek gerekir.

Asya, Osmanlı ve Türkiye’nin Toplumsal Yapısının Neliği Tartışmaları, Toplumsal Değişme ve Az Gelişmişlik

Türk toplum tarihi konusundaki genel eğilimlerini iki ana grupta toplamak mümkündür.

  1. Batı evrim çizgisi ile Türkiye arasında fark görmeyen grup
  2. Türk toplumu ile Batı toplumlarının farklı olduğu görüşünde olan grup

1960’lardan itibaren sosyologlar ve sosyal bilimciler eski Türk toplum yapısını ve özellikle Osmanlı toplum yapısını anlamaya ve açıklamaya yönelik çalışmalar yaparlar. 1960-1980 döneminde, toplumu tarihi yapısı içerisinde tanımlamaya yönelik çalışmalar Osmanlıyı;

a) herhangi bir ideolojiye bağlı olmadan sosyoekonomik özellikleri ile tanımlayan,

b) Marksist sosyolojiden etkilenip toplumsal yapı özelliklerini hazır bir kalıba yerleştirerek feodal, Asya Tipi Üretim Tarzı veya pre-kapitalist üretim tarzı şeklinde tanımlayan

araştırmalar şeklinde ikiye ayırmak mümkündür. Birinci görüş, Türkiye’nin kendine özgü¨ özelliklere sahip olduğunu kabul ederken, ikinci eğilimi kendi içerisinde de yine ikiye ayırmak mümkündür.

a) 1. Osmanlı’nın Batı ile aynı evrim çizgisine tabi olduğunu kabul eden görüş

b) 2. Batı’dan ayrı, ancak kendine özgü olmayan bir evrim çizgisinin şu ya da bu adla geçerli olduğunu öne süren görüş.

1970’lerde Baykan Sezer tarafından Asya göçebe toplumlarının ve Osmanlının ATÜT, feodalite ve başka Batılı teorilerle ile açıklanamayacağını kesin bir anlayışla ortaya konmuştur

Oya Sencer-Baydar ise, Türk Toplumunun Tarihsel Evrimi başlıklı çalışmasında, “feodal” denilebilecek sınışı bir yapı ile Osmanlı devletinin bütün tarım ve toprak sistemini kontrol ettiğini belirtir.

Dönemde çalışma yapan birçok sosyolog Osmanlı toplum yapısının özelliklerini ortaya çıkarma doğrultusunda çalışan, Batı’dan aktarılan, Osmanlıyı feodal ve Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) çerçevesinde değerlendiren açıklamalara karşı çıkar, Osmanlıyı bu hazır şemalarla açıklamanın mümkün olmayacağını, onun kendine .zgü kurumlarının ve yapısının olduğunu, bu yapıya ait özelliklerin yeni çalışmalarla ortaya konulması gerektiğini belirtirler.

Sabahattin Güllülü’ye göre geçmişi analiz ederken, Anadolu’da oldukça geniş bir alana yayılmış tarım dışı üretim ilişkilerini atlamamak gerekir. Ahi Birlikleri, Anadolu Türk toplumuna özgü bir sentezdir.

Niyazi Berkes ise Osmanlı’nın Batı’da görülen feodal yapının içerisine girmemesine karşın, kendine özgü bir yapıya değil, Doğu toplumlarının da dahil olduğu, Doğu despotizmi yaklaşımı içerisinde yer aldığını belirtmektedir. Niyazi Berkes’e göre 1909, 1918-1922 ve 1950’li yıllara gerici, dinci, karşı devrimci hareket ve gelişmeler egemen olmuştur. Berkes, Kemalist reformları, devletçiliği, Cumhuriyet’in devrimci çizgide gerçekleştirdiği siyasal ve sosyal değişimler olarak olumlamış; ulusalcılık, halkçılık ve devletçilik ilkelerine yeni yorumlar getirmiştir.

Şerif Mardin 1960’larda yaptığı çalışmalar ile bugünkü Türkiye’nin ekonomik yapısı ve toplumsal davranışlarının temelini oluşturan kültürel, dinsel ve zihinsel kodları ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Anglo-Sakson bilim anlayışı ile sosyolojiye başlayan Mardin, bu anlayışını 1960’larda kaleme aldığı eserlerinde sürdürmüştür. Tanzimat dönemini ve sonrasını Türk modernleşmesi çerçevesinde incelemiştir. Yeni Osmanlı Düşüncesi’nin Doğuşu ve İttihatçılarla ilgili çalışmalarında, onların düşünsel yapılarını etkileyen faktörleri ortaya koymaya çalışmıştır. Tanzimat dönemi uygulamalarıyla hukuk, yönetim, ekonomi ve eğitim alanlarında ortaya çıkan oluşumları ayrıntılı olarak inceleyen Mardin, Osmanlının Batıcılaşma siyasi tercihiyle devletin ve toplumun hemen hemen her alanda gerçekleştirdiği değişim ve dönüşümü gösterme çabasında olmuştur.

1960’lardan itibaren Türk sosyologları ülkenin daha hızlı bir şekilde kalkınması, çağdaşlaşması için yeni yöntem arayışlarına girmişlerdir. Bu sosyologlara göre, Osmanlı ve daha sonra Türk toplumu Batı’nın gerisinde kalmış, gelişmemiş veya az gelişmiştir. Türkiye’yi az gelişmiş bir ülke olarak gören sosyologlar, bunun nedenlerini araştırmaya, az gelişmişliğe yol açan faktörleri belirlemeye ve ortadan kaldırılması için neler yapılması gerektiğini sorgulamaya çalışmışlardır.

Cavit Orhan Tütengil’in belirttiğine göre, Batılı kaynaklar ulusal gelir, kentleşme ve tarım dışı alanlarda çalışanların genel nüfusa oranı gibi değişkenler üzerinden dünyadaki ülkeleri üç ana grupta toplamışlardır: Çok gelişmiş ülkeler, orta derecede gelişmiş ülkeler ve az gelişmiş ülkeler. Bu ayrımda az gelişmişliği de coğrafya, ırk ve din faktörleriyle açıklamışlardır. Bu az gelişmişlik yaklaşımına göre, hangi ölçü kullanılırsa kullanılsın Türkiye az gelişmiş bir ülkedir. Bir ülkede eğitim, sağlık, ekonomi, yatırım biçimi, ordunun yönetim üzerindeki etkisi, tarım, sanayi, dinsel durum, yerleşme birimi, idari ve benzeri özellikler açısından Batılı toplumlardan ne kadar uzak ise, o kadar az gelişmiş bir toplumdur. Durumu kurtarmak adına başka ölçü ve alternatifleri hesaba katma olasılığı da bulunmamaktadır.

Niyazi Berkes’e göre gelişme konusunda iki peşin yargı bulunmaktadır. Bunlardan birincisi gelişmenin ancak kapitalist ekonomi yönünde olabileceği fikri. İkincisi, Batı dışı toplumların, Avrupa toplumlarının kapitalizme geçmeden önceki aşamasında oldukları fikri. Bu anlayışa, daha sonra üçüncü bir görüş daha katıldı. Evrim aşamaları yasasına göre gelişme kapitalizm yönünde olmakla beraber, geri kalmış toplumlar sosyalist yöntemleri uygulayarak feodalizmden sosyalist aşamaya geçebelirler. Bu evrim yolu ile değil, devrim yolu ile olabilecek bir şeydir

Baykan Sezer ise, evet Batı üstünlüğü bir gerçektir. Ancak bunu toplumlar arası ilişkilerden soyutlayarak ve kutsallaştırarak açıklamak mümkün değildir, görüşündedir. Batı endüstrileşmesini Doğu ile olan ilişkileri sonucu gerçekleşmiştir.

Mübeccel B. Kıray ise, Türkiye’nin az gelişmişliği konusunu, toplumsal değişme anlayışı doğrultusunda ele almıştır. 1960’larda, modernleşen Türkiye’nin köy, kasaba ve kentsel mekanlarının dönüşümünü, yani toplumsal değişim süreçlerini inceleyen Kıray, toplumda meydana gelen değişmelerde, değişmenin daha hızlı yönleri ile daha yavaş değişen yönleri arasında oluşan belirli açıklıkların doldurulmasını ve dengenin sürdürülmesini, değerlerin birbiriyle bağlantısının devamını tampon kuramı ile açıklar.

Emre Kongar, Toplumsal Değişme Kuramları çalışmasında, sınıfsal gelişmeyi engelleyen Osmanlı Devlet yapısının zorunlu değişme eğilimleri karşısında duyduğu yetersizlik sonucu Batıcılaşmaya yöneldiği görüşündedir.

Köy Sosyolojisi

1960-1980 döneminde, köyün ekonomik yapısına, üretim ilişkilerine, köylerdeki değişim eğilimlerine, kapitalizmin köylere girip girmediğine, köy yapısının hangi özellikleri ile değişime uğradığına, bu değişimin kapitalist üretim tarzına geçiş adına gelecek vaat edip etmediğine ilişkin araştırmalar yapılmış, gözlemlerde bulunulmuştur.

Cavit Orhan Tütengil, 1969 yılında yayınladığı Türkiye’de Köy Sorunu başlıklı eserinde, köy kalkınmasının ilkelerini göstermeye, yapı-lan araştırmaların sonuçlarını sınıflandırmaya, köyü idari ve yasal açıdan tanımlamaya çalışır. Tütengil’e göre, zirai ürünler, ulaşım olanakları, satın alma gücü şehirlilerle teması artırmıştır. Köylere gelip gidenlerin çoğalması da değişim anlayışını etkilemiştir.

Orhan Türkdoğan, kültürel gecikme teorisini, köylerin ve kentlerin ortaya çıkışını, köy şehir farklılaşmasını, yerleşme tiplerini, köy yerleşme çeşitlerini, köylerdeki toplumsal değişmeye ilişkin görüşleri, toprak reformu konusunu, köy idare yapısını, bölgesel kalkınma sorunlarını, köy aile yapısını, eş seçimini, evlilik törenlerini, köy eğitim sistemini, köydeki dinsel inançları ve dinsel hayatı, köyde sağlık sistemini, köy nüfusundaki hareketlilikleri, köyden göçleri, köy araştırma tekniklerini, kırsal kalkınma modellerinden biri olarak kooperatifçiliği ve köyle ilgili olarak daha akla gelebilecek ne varsa çalışmasında derlemektedir.

Muzaffer Sencer, Türkiye’de Köylülüğün Maddi Temelleri başlıklı çalışmasıyla köyü mülkiyet ilişkileri ve üretim güçleri açısından incelenmiştir.

Bahattin Akşit, dünyada tek bir gelişme çizgisi bulunduğu anlayışının temsilcisi olarak karşımıza çıkar. Akşit’e göre, dünyada geçerli olan tek gelişme çizgisi Batı’da görülen toplumsal evrimci gelişme çizgisidir ve Batı’nın amacı da bu çizgi doğrultusunda dünya ile bütünleşmektir. Osmanlı klasik dönemini derebeylik üretim biçimi ile açıklayan yazar, oradan az-gelişmiş kapitalizme geçebilmektedir. Bu bağlamda, köyler de feodal yapı içerisinde ele alınmakta ve oradan kolayca kapitalist üretime doğru evrilmeleri sağlanmaktadır

Gecekondu ve Kent Sosyolojisi

Köyden kente göç olayı, şehirlerde kenar mahalle ve gecekondu olgusunu doğurmuştur. Ülkenin toplumsal yapısındaki gelişmeleri mercek altına alan sosyologlar, kentleri derinden etkileyen değişmeleri ve gecekondu olgusunu birçok açıdan incelemeye başlamış; köyden kente göç ve göç eden nüfusun önemli bir kısmının yerleştiği gecekondu alanlarına ilişkin sosyolojik çalışmalar yürütmüşlerdir.

Orhan Türkdoğan’a göre, köylerden göç edenler şehirlerin eteklerindeki gecekondu bölgelerine yerleşerek toplumun egemen kültüründen bir sapma gösteren yeni bir yan kültür alanı ortaya çıkarmaktadırlar.

Birsen Gökçe, 14-20 yaş grubu gecekondu gençliğinin sosyo-ekonomik durumunu, öğrenim düzeyini, ailesiyle ilişkilerini, gelecekten beklentilerini ve çevre ile uyumunu konu alan bir araştırma gerçekleştirmiştir

Cavit Orhan Tütengil ise göçe bağlı kent nüfusunun artışını iki temel faktöre bağlamaktadır. Bu nedenlerden birincisi, makineleşmenin doğurduğu işsizlik, siyasal ve toplumsal güvensizlik, köyde yaşamın zorlukları. İkinci temel neden ise, kentteki ücretlerin yüksek oluşu, hizmetlerin yoğun ve etkinliği, kent yaşamının kültürel açıdan çekiciliği.

Mübeccel Belik Kıray kent sosyolojisiyle ilgili çalışmalarında, az gelişmiş olarak nitelendirdiği ülkelerdeki kentleşme süreçleriyle erken sanayileşmiş Batı ülkelerinde ortaya çıkan modern sanayi kentleri ve metropolitenleşme süreçlerindeki farkları ortaya koymaya çalışır.

Din Sosyolojisi

Türk sosyoloji tarihinde din-toplum ilişkileri hep önemsenmiştir. Muzaffer Sencer, İslamiyetin yalnız bir inanç ve pratikler sistemi olmayıp aynı zamanda temellendirdiği çeşitli kurumlarla bir sosyal ve politik rejim özelliği taşıdığını belirtir. Dinsel inanışları ve dini evrimi üretim ilişkileri ile açıklamaya çalışan, Türklerin İslamiyete girişinden 1960’lara kadar dinin Türk toplumu üzerindeki etkileri üzerinde duran ve Cumhuriyet dönemindeki İslamcı siyasal hareketlerin gerici bir unsur olduğunu öne süren Sencer, çalışmasında dinin değişmeye karşı oluşturduğu setlerin aşılması gerektiğini belirtir.

Baykan Sezer ise, dini bir kimlik unsuru olarak ele almıştır. Sezer’e göre din, toplumlar arası yeni ilişkileri kavrayabilmemize yardımcı olan en önemli unsurlardan biridir. Bir üstyapı kurumu olan din ile insanlar kendi varlıklarını ve varlıklarını çevreleyen toplumsal ortamın bilincine varırlar.

Şerif Mardin, 1969’da yayınladığı Din ve İdeoloji başlıklı çalışmasında, dinin Türk kültürü açısından önemli bir unsur olduğunu, bu nedenle laik Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Türkiye’de bireylerin kişilik ve kimlik sorunlarını halletmekte zorlandıklarını, alt sınıfların bu de.er boşluğunu İslami itikatlere sıkı sıkıya sarılarak gidermeye çalıştıklarını belirtir.

Mehmet Eröz ise Aleviliği bir din, mezhep ve kültür konusu olarak değerlendirmiş, Aleviliğin İslam tasavvufu ve eski Türk inançlarıyla yakından ilgili olduğunu ortaya koymaya çalışmıştır.

Toplumsal Tabakalaşma ve Siyaset Sosyolojisi

Oya Sencer-Baydar, Türkiye’de İşçi Sınıfının Doğuşu başlıklı doktora çalışmasında, Türkiye’de işçi sınıfının tarihini ele alırken, işçiyi, “kendi üretim araçlarına sahip olmayan, başkalarının üretim araçlarıyla çalışan ve özgür bir anlaşma ile, sermaye sahibine eme.ini satarak yaşayan kişi” olarak tanımlar. Sencer’e göre Osmanlıda işçi sınıfı Batı’daki işçi sınıfından farklı, toplumun iki ana sınıfından biri değil, ara sınıf olma özelliği göstermiş ve tam bir sınıf bilincine sahip olamamıştır

Muzaffer Sencer’e göre endüstri devriminden sonra sosyoloji literatüründe geniş bir yer tutmaya başlayan “sosyal sınıf” veya “sosyal tabaka” kavramı, bilimsel kesinlik ve açıklıktan uzak ve bir de.er anlamı da taşımaktadır. Muzaffer Sencer aynı doğrultuda yaptığı bir başka çalışmasında sosyo-ekonomik statünün ana değişkenlerinin eğitim düzeyi, toplam gelir, meslek ve konut tipi olduğunu belirtir.

Eyüp Kemerlioğlu’na göre, meslekler ile sosyal tabakalaşma ölçütleri arasında sıkı ve karşılıklı bir etkileşim bulunmaktadır.

Amiran Kurtkan, 1960’ların başlarında yaptığı bir çalışmaya dayanarak, Türkiye’de büyük sanayi işletmelerinin gerekli sürüm yapmalarını sağlayacak gelire ve yaşam tarzına sahip yeterli sayıda bir orta sınıfın bulunmadığını ortaya koymuştur.

Muzaffer Sencer, 12 Ekim 1969 milletvekilliği seçimleri öncesinde, İstanbul örneklemi üzerinden, siyaset sosyolojisi kapsamında yaptığı bir başka araştırmada, seçmenlerin cinsiyet, yaş, doğum yeri, gelinen yer, yerleşme dönemi, eğitim düzeyi, din ve mezhep bağlılığı, aile büyüklüğü, aile birlikteliği, medeni durum, ailenin toplam geliri, çocuk sayısı, meslek, kişisel gelir, konut tipi, konutun mülkiyeti gibi demografik ve sınıfsal özellikleri oluşturan değişkenler ile siyasal tercihler arasındaki bağlantıları saptamaya çalışmıştır.

Aile, Kadın ve Gençlik Sosyolojisi

Emre Kongar’ın araştırmasında elde ettiği bulguları şöyle özetlemek mümkündür: Aile, yapısal yönden geleneksel geniş aile ve çekirdek aile şeklinde bir evrim çizgisi izlemektedir. Aile, yapısal ve fonksiyonel yönden giderek çekirdekleşmektedir.

Sosyologlar, Türk kadınının çeşitli açılardan durumunu da birçok çalışmada ele almış ve Cumhuriyet’in Türk kadınına sağladığı kazanımlar konusunda görüş birliği içerisinde olmuşlardır. Ayşe Önce Türkiye’de uzman mesleklerde çalışan kadın oranları üzerinden yaptığı bir araştırmada, Türkiye ile Avrupa ülkelerini karşılaştırmıştır. Buna göre, Türkiye’de tıp ve hukuk meslek alanlarında kadının yeri endüstrileşmiş ülkelerden daha yüksektir. Yine bu çalışmanın bulgularına göre, uzman meslek sahibi Türk kadınları kent kökenli, üst ya da orta-üst sosyal tabakalardan gelmektedir.

Birsen Gökçe ise 1965 yılında doktora çalışmaları kapsamında gerçekleştirdiği alan araştırmaları ile kimsesiz ve korunmaya muhtaç çocuklar sorununu gündeme taşımış ve ülkemizdeki yasal durum ile örneklem kapsamındaki çocukların içerisinde bulunduğu durumu ortaya çıkarmaya çalışmıştır.