TÜRKİYE'DE SOSYOLOJİ - Ünite 2: Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 2: Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

İkinci Meşrutiyet dönemi fikir akımları Osmanlının dağılmasını önleme kaygısından doğmuştur. Osmanlı toplumunu bir arada tutan en güçlü bağ keşfedilmeye ve geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu çabalar, toplumsal hayattan elde edilen bilimsel olgularla desteklenmek istenmiştir. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük fikir akımları hem toplumu tanımlamaya hem de Devleti ayakta tutabilmek için çözüm önerisi geliştirmeye çalışmışlardır.

İkinci Meşrutiyete Kadar Yenileşme Hareketleri

Karlofça Antlaşması ile ilk kez toprak kaybeden Osmanlı, kitap basımcılığı ve askerlik alanlarında yenileşme hareketlerine başlamıştır. Yenileşme hareketlerinin asıl amacı Osmanlı Devleti’nin Batılı güçler karşısında yaşadığı mağlubiyetlerden kurtulması ve devletin ayakta tutulmasıdır. Avrupa’daki teknolojik icat ve yenilikler Osmanlıya getirilmeye çalışılmıştır. Matbaa İbrahim Müteferrika tarafından ilk kez Osmanlı’ya getirilmiştir. 1794 yılında Nizam-ı Cedid ordusu kurulmuştur. 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı ile batının üstünlüğünün kabul edildiği ve Türk egemenliğinin zayıflamasına yol açan bir dönüm noktasıdır. Tanzimat’ın düşünce akımlarının gelişmesine önemli etkisi olmuştur. Osmanlı münevverleri (aydınları) yaşanan sosyal problemlerin çözümü noktasında Garpçılık, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük gibi fikir akımlarını öne sürmüştür. Osmanlı yönetimi devleti güçlendirmek ve geri kalmışlığın önüne geçmek isterken ayrılık hareketlerinin fırsat bulmasına sebep olmuştur. Bunun için ikinci Meşrutiyet aydınlarının en büyük kaygısı devletin bütünlüğünü korumak olarak karşımıza çıkmaktadır.

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Ortamı

Jön Türkler öncülüğünde yeniden hürriyet ortamına kavuşmak için mücadeleler verilmiş ve ikinci defa Meşrutiyet kabul edilmiştir. Bu dönemde özgür düşünce ortamı ile yoğun fikir tartışmaları olmuştur. Osmanlı tarihi açısından Batılı anlamda ilk anayasa olan Kanun-i Esasi ve parlamenter sistem olan Meşrutiyet büyük bir ümit kaynağı olmuştur. Osmanlı aydınları Meşrutiyet ilan edildikten sonra fikirlerini çeşitli gazete ve dergilerde daha serbest bir şekilde yayınlamışlardır. Bu yayınların bir kısmı Avrupa devletlerinde, bir kısmı ancak Osmanlı sınırlarında yapılabilmiştir. Halkın yönetime temsilciler vasıtasıyla katılıyor olması düşüncesi ile Osmanlı topraklarında büyük bir siyasallaşma ve hareketlenmeye yol açmıştır. İttihat ve Terakki Partisi kurtarıcı gibi algılanmıştır. Osmanlının yıkılışına ve Cumhuriyetin kuruluşuna giden yolda Meşrutiyet ve İttihat Terakki dönemi son derece önemli laboratuvar oluşturur. Düşünce akımlarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Osmanlıcılık

Bu düşünce Tanzimat döneminde gelişen ve Jön Türkler tarafından savunulan Osmanlıcılık fikir akımıdır. Birinci Meşrutiyet’in ilanında kabul edilen Kanun-i Esasi ile yeniden Osmanlı tebaasına yasal haklar verilerek yönetimde söz sahibi olmaları yolu açılmıştır. Osmanlıcılık düşüncesi, yüzyıllardır birlikte yaşamakta olduğumuz Osmanlı topraklarının hepimiz için kutsal bir vatan olduğu, bu kutsal vatanda yaşayan bütün halkların bir Osmanlı Milleti oluşturduğu varsayımına dayanmaktadır. Osmanlıcılık hem siyasi partilerin hem de Meşrutiyet’in siyasal amacı ve ideolojisi olmuştur. Osmanlıcılık ile devlet içindeki bütün milliyetler tatmin edilerek bağlılıkları pekiştirilmek istenmiştir. İkinci Meşrutiyetin ilanıyla başlayan İttihat ve Terakki iktidarının bütün çabalarına rağmen Osmanlıcılık siyasetinde başarı olunamamıştır. 1908 Devrimi, dönemin şartlarından dolayı Osmanlıcılık siyasetiyle İmparatorluğu bütünleştirmek ve geliştirmek yerine, çetin bir siyasi çatışma ve parçalanma sürecine doğru götürdü. Yapay bir vatan ve millet tanımlanmasının sosyal gerçeklere uymadığı yaşanan olaylar sonucunda anlaşıldı.

Batıcılık

Batı’daki modern gelişmeleri yakalama amacı güden bir fikir hareketidir. Şinasi, Ziya Paşa ve Namık Kemal önemli öncüleridir. Modernleşme hedeflerine yönelik olarak ortaya çıkan eğilim olan Batıcılık o dönemdeki düşünce akımlarının tümünü etkilemiştir. Özellikle Genç Osmanlılar ilerlemenin yönünü Batı’da görürler. İmparatorluğu oluşturan farklı özelliklere sahip insan grupları arasında birlik oluşturmak en önemli problemdir. Bu problem üzerinde zihin yoran bu dönemin düşünürleri hareket noktaları bakımından üç grupta toplanmışlardır. Bu bakımdan İkinci Meşrutiyet fikir akımları dendiği zaman Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük anlaşılmaktadır. Modernleşme hedefine yönelik olarak ortaya çıkan eğilim olarak Batıcılık bu düşünce akımlarının hepsini etkilemektedir. Bu yüzden hem Batıcı hem Osmanlıcı veya İslamcı veya Türkçü düşünürler görmek mümkündür. Batı düşünürler, Türkiye’de Materyalizm ve Pozitivizmin temsilcisi olan isimlerdir. Bunların en tanınmışı Abdullah Cevdet’tir. Batı dünyasının elde ettiği başarılar ve değerlerle ancak geri kalmışlıktan kurtulacaklarına inanmışlardır. İlericilik ve gericilik kelimeleri bu dönemde kullanılmaya başlanmıştır. Onlara göre Batı’dan gelen her şey ileri, doğudan gelen her şey geriydi.

İslamcılık

Aşırı Batıcılığa karşı koyarlar. Said Halim Paşa önemli temsilcilerindendir. Ona göre dinler ilerlemenin önünde engel değildir. Üstelik akıl dini olan İslamiyet geçmişte en önemli en güçlü ileri uygarlıkların doğmasına sebep olmuştur. Müslümanların ilerlemesine asıl engel, İslam dışı inançların dini inançmış gibi yerleşmiş olmasındandır. Batının egemenliğine boyun eğmeden ilerlemenin yolu bulunmalıdır. İslamcılığın, Batıcılık karşısında ikilemde kalsa da gösterdiği duruş ve verdiği fikri mücadele önemlidir. Padişah 2. Mahmut’tan beri devam eden yenileşme çabalarının hedefi Batı uygarlığının gelişme seviyesine ulaşmaktır. Batı uygarlığı aklı, bilimi, teknolojiyi, hürriyeti, eşitliği sisteminin temeli haline getirmiş ve başarılı olmuştur. İkinci Meşrutiyet döneminde İslamcılığın merkezi Sebilürreşad Dergisi olmuştur. Hatta milli mücadele ve cumhuriyet dönemine kadar devam eden yayın faaliyeti ile İslamcılık düşüncesinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Önemli yazarları arasında Eşref Edip, Mehmet Akif, Aksekili Hamdi, İzmirli İsmail Hakkı, Ahmet Naim sayılabilir.

Türkçülük/Turancılık

Türkçülük fikir akımı Tanzimat’tan sonra ortaya çıkan modernleşme ortamında yeşermeye başlamıştır. Şinasi, Ziya Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Ahmet Cevdet Paşa, Mustafa Celalettin Paşa bu harekete liderlik etmişlerdir. Osmanlıcılığın devletin dağılmasını engelleyici bir zamk olmadığı kısa zamanda anlaşılmıştır. İslamcılık ise bir siyasi ideoloji olarak İslam ümmetinin Osmanlı Devleti içinde bütünlük sağlamasına yetmemiş, Arap şeyhlerinin emperyalist İngiliz oyunlarına gelmelerini önleyememiştir. Türkçülüğün siyasi şekil alması İkinci Meşrutiyet döneminde söz konusu olmuştur. Osmanlı içinde şimdiye kadar kimliğini ön plana çıkarmayan Türkler arasında bir milli heyecan ve şuurlanma yaratılacaktır. Türkçülüğün siyasi düşünce hareketi haline gelmesinde Hüseyinzade Ali önemli bir rol oynamıştır. “Turan” idealini Türkçülüğe temel olarak alan Hüseyinzade Ali’nin etkisiyle Ziya Gökalp de bu akımın içine katıldı. Gökalp, Türkçülük akımı içerisinde en aktif rolü alanlardan birisi oldu. Fikirlerini Türk Yurdu dergisinde “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” şeklinde formüle ederek “Turan” ideali uğruna çalıştı. Bu süreçte Türkçülüğün fikir meydan› ise Türk Yurdu dergisi idi.

Fikir Akımları ve Sosyolojinin Gelişmesi

Sosyoloji, Batı dünyasında 19. Yüzyılda bağımsız bir bilim haline gelmiştir. Sosyolojinin kurucusu olan Auguste Comte aynı zamanda pozitivist felsefinin mimarıdır. Özellikle Batıcı aydınlar arasında pozitivizmi Türkiye’ye getirmek için çaba sarf edenler vardır. Bunların dışında Avrupa’da gelişen yeni bilim olan sosyolojiyi takip edenler İkinci Meşrutiyet döneminde karşımıza çıkar. Özellikle bunlar arasında Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin öne çıkan isimler arasındadır.

İkinci Meşrutiyet düşünce ortamında Türkiye’de sosyolojinin kuruluşuna büyük katkı sağlamıştır. Bu dönem düşünürlerin ortak kaygısı “bu devlet nasıl kurtarılabilir” konusundur. İkinci Meşrutiyetten Cumhuriyet’e kadar geçen zaman aralığında hem Gökalp, hem de Sabahattin kendi bakış açılarından memleketin kurtuluşu için sosyoloji bilimini kullanarak öneriler geliştirmişlerdir. Gökalp devletin yönetiminde söz sahibi olan İttihatçıların, Prens Sabahattin ise bu gruba muhalif olan Hürriyet ve İtilafçıların fikir önderliğini yapmıştır. Türkiye’de sosyolojik düşünce Fransa’dan etkilenmiştir. Prens Sabahattin Frederic Le Play okuluna, Ziya Gökalp Emile Durkheim okuluna göre sosyolojiyi öğrenmiş ve uygulamaya çalışmıştır. Sosyolojide Le Play okulu Fransa’da da çok destek bulmamış ve ön plana çıkmamış olduğu için, Prens Sabahattin’in yaptığı çalışmalar kendi döneminde çok etkili olamamıştır. Gökalp ise tam tersine hem İttihat ve Terakki vasıtasıyla Meşrutiyet döneminde, hem Cumhuriyetin kuruluşu aşamasında, hem de vefatından sonra bütün çağdaş Türk düşünce hayatı üzerinde etkili olmuştur. Prens Sebahattin çözümü bireycilikte arar. Bireyin yaratıcılığı teşvik edilirse toplumdaki problemlere çözüm o oranda hızlanır ve toplumsal kalkınma ancak böylece başarılır. Bireyci ve özgürlükçü bir bakış açısına sahip olan Sabahattin, her ne kadar ülkenin kurtuluşu için fikirler üretse de bir ekol oluşturamamıştır. Fakat çalışmaları sosyolojinin ülkemizde tanınmasında ve gelişmesinde etkili olmuştur. Prens Sabahattin bakış açısı gereği millet ve ittihat konularına girmemiştir. Bu konuda sosyoloji bilimini kullanarak görüşler geliştiren kişi Ziya Gökalp’tir. Gökalp Türkçülük düşüncesiyle de özdeşleşmiştir. Türkçülüğün sosyolojideki karşılığı milliyetçiliktir. Sosyoloji her milletin kendi kültürel özelliklerinden ve tarihi tecrübelerinden ortaya çıkan milli hareketlerini bilimsel bir tespitle “milliyetçilik” olarak adlandırılır. Bir anlamda genellemede bulunur. Gökalp bir imparatorluğun yıkılışına şahit olmuş ve bunun sancısını iliklerine kadar yaşamış bir düşünürdür. Bütün gücünü yıkılma sürecindeki imparatorluktan yükseltebileceği bir ışık için kullanmıştır. Bu ışık Gökalp’e göre milliyetçiliktir. Milliyet olgusunu bir silaha benzetir. Bu silahı artık Türkler ve Müslümanların kendi lehlerine kullanmaları gerekir. Ona göre milliyet fikri, mahkûm bir kavmin mahkûmiyetten kurtulması için kullanılan bir silahtır. Gökalp’e göre Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. O halde, Türkçülüğün özünü anlamak için, millet adı verilen topluluğun tanımını bilmek gerekir. Buna göre milleti ırka göre, kavmiyete göre, coğrafyaya göre, imparatorluk tebaasına göre, din ümmetine göre ve bireysel mensubiyet tercihine göre tanımlamak doğru değildir.

Gökalp fikirlerini sosyal gerçekliğe dayandırmaya çalışır. Meşrutiyet döneminin ortaya çıkardığı fikir akımlarını sosyal ve tarihi gerçekliğe uygunluğu bakımından ele alır. Osmanlı milleti ve kutsal Osmanlı vatanı iddiasını gündeme getiren Osmanlıcıların yanıldıklarını görür. Bu iddialar Osmanlı tebaası olan gayri Müslimler için bir anlam ifade etmemiş ve onları devlet içinde tutma imkânı kalmamıştır. Osmanlı tebaası olan her farklı milli varlık kendi bağımsızlık hevesinden vazgeçmedi. Devlet toprak kaybetmeye devam etti. Büyük acılar yaşandı. Süreç Türkler aleyhine gelişti. Gökalp’a göre artık herkes kabul etmesi gerekir ki asıl gerçeklik ve güç milliyet ülküsüdür. Meydana gelen olaylar göstermektedir ki bu asır milliyet asrıdır. Gökalp’a göre vatan, uğruna hayatlar feda olunan mukaddes bir ülke demektir. Bu ülkenin vatan olma kutsiyetini mukaddes bir varlıktan alması gerekir. Sosyal gerçekliğin mukaddes olan iki yüzü millet ve ümmettir. İkinci Meşrutiyet döneminin öne çıkan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük düşlünce ve siyaset tarzını “Üç Tarz-› Siyaset” olarak ele almıştır. Ziya Gökalp ise bu dönemde ülkenin kurtuluşu ve gelişmesi için önemli gördüğü Garpçılık, İslamcılık ve Türkçülük akımlarını bir arada değerlendirmiştir. İkinci Meşrutiyet dönemi bir devrin kapandığı ve yeni bir devrin tohumlarının atıldığı bir dönemdir. Türk aydınları bu dönemi ve ortaya çıkan düşlünce akımlarını çok iyi öğrenmek zorundadır.