YAKINÇAĞ AVRUPA TARİHİ - Ünite 2: Napoleon Harpleri’nden Sonra Avrupa (1815-1848) Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 2: Napoleon Harpleri’nden Sonra Avrupa (1815-1848)

Giriş

Napoleon Bonaparte ve orduları, son defa Waterloo’da yenildiler. Böylece yaklaşık 25 yıldır sadece Avrupa’yı değil neredeyse bütün dünyayı etkilemiş olan bir saldırganlığın da sonuna gelinmiş oluyordu.

1789’da başlayan değişimin veya yıkımın yarattığı yeni dünya kimilerine göre kaos ve anarşiden başka bir şey üretmemişti. Dolayısıyla simdi artık çeyrek asırdır devam eden bu büyük karmaşadan kurtulma vaktiydi. Bütün bu trajedinin altında yatan hatta Napoleon efsanesini bile doğuran asıl sebep ortadan kaldırılmak zorundaydı. Avrupa’yı tam bir felakete sürükleyen şey, düzenin zorla yani bir ihtilal ile değiştirilmesi gerçeğiydi. O halde Napoleon sonrasında kurulacak düzen, bu gerçeğe göre biçimlenmeliydi.

Viyana Kongresi ve Yeni Avrupa Düzeni

1812’de Napoleon, Rusya Seferi’ne başladığında aslında kendi sonunu da hazırlamıştı. Her ne kadar Borodino’da, Rus ordusuna galip gelse de bu başarı, Napoleon’un, Büyük Ordusu’nun (La Grande Armée) yok olmasına yol açtığı gibi iktidarını kaybetmesi ile sonuçlanacak süreci de başlatmıştı. 1813 Ekim’inde Napoleon, Avusturya, İngiltere, Prusya ve Rusya’nın oluşturduğu müttefik orduları ile Leipzig’de karşılaştı. Uluslar Savaşı (Völkerschlacht) adı verilen büyük çatışma, Napoleon’un yenilgisi ile sonuçlandı. Müttefikler, Paris’e kadar yürüdüler ve Napoleon efsanesi, 11 Nisan 1814’te Fontainbleau Sarayı’nda varılan uzlaşma ile şimdilik son buldu. Napoleon’un iktidarını kaybetmesi, yeni ve daha zor bir mücadele olan Yeni Avrupa Düzeni hakkındaki tartışmaların da başlaması demekti.

Napoleon sonrasında kurulacak yeni düzen hakkında dört devlet arasındaki uyumsuzluk, aslında yalnızca İngiltere’nin izleyeceği siyasete göre şekillenecekti. Çünkü İngiltere, Napoleon’a karşı yürütülen savaşın, neredeyse bütün mali yükünü tek başına üstlenmişti. Nitekim İngiliz Dışişleri Bakanı Robert Stewart (Castlereagh) ile Avusturya Başbakanı Clemens von Metternich uzlaşınca sorun da kendiliğinden çözüldü. 9 Mart 1814’te Avusturya, İngiltere, Prusya ve Rusya’nın oluşturduğu Dörtlü İttifak 9 Mart 1814’te Chaumont Anlaşması’nı imzaladılar. Anlaşma ile kısa süre sonra Viyana Kongresi’nde 20 yıl boyunca Fransa’ya karşı ortak hareket edeceklerini de kayıt altına aldılar. Ayrıca üzerinde uzlaşılan barış şartlarını kabul etmemesi halinde her devletin 150 bin asker vererek oluşturacağı bir ordu ile Fransa’yı gerekirse güç kullanarak ikna etmek konusunda da görüş birliğine vardılar.

Viyana Kongresi’nin ruhunu da Güçler Dengesi (Balance of Power) oluşturdu. Güçler dengesinin kurulması, Avrupa’da herhangi bir devletin bir daha tek başına düzeni sarsmaya kalkışmamasından geçiyordu ki bu, Kongre’nin ikinci ilkesi olan Avrupa Uyumu (The Concert of Europe)’na giden yolu hazırladı. Nihayet bu iki ilke veya durum, Fransız İhtilali’nin sebep olduğu olaylar dizisi ile ortadan kalkmıştı. Dolayısıyla Kongre, genel olarak ihtilal karşıtı bir tavır benimsemeli ve ihtilal öncesindeki düzene dönülmesini sağlayarak Avrupa’da bir Restorasyon Dönemi’ni başlatmalıydı.

3 Ocak 1815’te Avusturya-İngiltere-Fransa arasında gizli bir antlaşma imzalandı. Antlaşmaya göre Prusya ve Rusya’nın, Polonya ve Saksonya’yı almaya kalkışmaları halinde üç ülke ortak hareket ederek diğer iki devlete savaş ilan edecekti. Bu antlaşmanın duyulmasıyla hem Prusya hem de Rusya isteklerinden vazgeçmek zorunda kaldılar Alexander’ın önerisi ile “Kutsal Kitap”ta yer tutan hayırseverlik ve dostluk ilkeleri etrafında, 1815 Eylül’ünde Kutsal İttifak kuruldu. İngiltere bu ittifaka katılmadı. Kıtanın üç mutlakiyet idaresi Avusturya, Prusya ve Rusya, aslında ittifakı oluşturan temel güçlerdi. ittifakla Hristiyanlık ilkeleri ile siyaset yan yana getirilerek doğabilecek her türlü ihtilale karşı ortak hareket etme arzusu açığa çıkmış oluyordu. Viyana Kongre’sine genel olarak hakim olan Metternich, daha sonra kendi adıyla anılacak olan sistemini yeni düzenin temel felsefesi de özgürlükçü hareketlere karşı daima dikkatli olmak seklinde karara bağlanmış oldu. Ancak hem Viyana Kongresi hem de Kutsal İttifak aynı zamanda, yeni dönemin devletlerarası uyum ve ortak hareket etme ilkeleri üzerine inşa edileceğini de göstermekteydi. Metternich Sistemi’nin etkisi altında gelişecek olan yeni dönemin en önemli hedefi, kutsal monarşileri tekrar ayağa kaldırmak ve bunu sağlamak için de her türlü ihtilali bastırmak olacaktı.

Napoleon Dönemi’nin sona ermesinin ardından bu dönemin belirleyici özelliği olan saldırı ve düzenin zorla değiştirilmesi gerçeği, oluşturulacak yeni sistemin çözmesi gereken iki temel problemdi Avrupa devletleri arasındaki ilişkilere savaş yerine barısın egemen kılınması, bundan sonra sorunların çözümünde önce diplomasiye başvurulacağını göstermekteydi. Meşruiyet ilkesi etrafında örülmüş bir düzen arayışı ise zamanın ruhu ile pek uyumlu olmasa da monarşinin yeniden yüceltilmesi anlamına geliyordu.

Fransız İhtilali, yukarıda bahsedilen ve Metternich’in sıkı sıkıya bağlı olduğu siyasî geleneği yıktı. İhtilalin bu kadar büyük bir değişim ve dönüşüme neden olmasının altında dünya tarihi ve siyasetinde o güne kadar pek bilinmeyen bir yeniliği getirmiş olması gerçeği yatıyordu. Fransız İhtilali öncesindeki devlet anlayışının temel özelliği yalnızca monarşide gören yaklaşıma sahipti.

Napoleon sonrası dönemde Metternich’in katkıları ile kurulan ve yukarıda belirtilen temel özellikler dikkate alınarak inşa edilen yeni düzen, Avrupa’daki güçler dengesini gözetmek zorundaydı. Metternich, kurulacak yeni siyasî düzenin güçler dengesine olduğu kadar ortanın birliği ilkesine de önem vermesi gerektiğini düşünüyordu. Nihayet 19. yüzyılın ilk yarısına damga vuran ve Metternich Sistemi olarak anılan yeni düzen birbiriyle yakından ilişkili iki kurucu ilke; güçler dengesi ve ortanın birliği üzerine tasarlandı. Viyana Kongresi’ne yön veren ana fikir, Avrupa’da yeniden büyük bir kargaşanın çıkmasını engellemekti. Yeni düzenin mimarı konumundaki Metternich, İngiliz Dışişleri Bakanı Castlereagh ve Çar I. Alexander ile her konuda olmasa da önemli sorunlarda en azından başlangıçta ortak bir tavır sergilediler. Napoleon sonrası oluşturulan düzende Metternich’in en büyük yardımcısı bu ikili oldu.

Napoleon işgallerine son veren ve Viyana Kongresi’ni toplayan dörtlü ittifaka üye devletler, 1818 yılında Aix-laChapelle (Aachen) ’de yeniden toplandılar. Bu kongrenin gündemini, Fransa’daki müttefik askerlerinin ülkeden çıkması ve Fransa’nın ödeyeceği savaş tazminatı sorunlarının çözüme kavuşturulması oluşturdu. Çar I. Alexander, kıtada ortaya çıkabilecek yeni ihtilalci girişimlere karşı mevcut yönetimleri korumak amacıyla ortak bir müdahale gücünün oluşturulmasını istiyordu. Ancak hem Metternich hem de Castlereagh, bu fikre sıcak bakmadılar. Ancak Fransız İhtilali ve Napoleon’un bıraktığı anılar hala taze olduğu için devletlerarası uzlaşma devam etti.

Napoli Krallığı’nda 1820 yılında başlayan ve kısa süre sonra İspanya’ya da sıçrayan kargaşa, sorunu tartışmak ve bir çözüm bulmak üzere 1820 ve 1821 yıllarında sırasıyla Troppau (Silesia-Silezya) ve Laibach (Slovenya) Kongreleri’nin toplanması ile sonuçlandı. Çar I. Alexander ve Metternich’in çağrısı üzerine toplanan Troppau Kongresi’ne Avusturya, Prusya ve Rusya katılırken Fransa ve İngiltere yalnızca gözlemci göndermekle yetindi. Avusturya ve Rusya’nın vardığı uzlaşmaya Prusya’nın da katılmasıyla kongreden Napoli Krallığı’nda başlayıp Kuzey İtalya’da Piyemonte’ye de sıçrayan ihtilalin güç kullanarak bastırılmasına karar verildi.

Troppau Kongresi, Viyana’da oluşturulan ortak Avrupa hayalinin kısa ömürlü olduğu ve Avrupa’nın, mutlakiyet rejimine sahip üç ülke ile liberal blokta yer alan Fransa ve İngiltere arasında iki ayrı kampa bölündüğünü tescil etti. Bu iki kutuplu Avrupa tablosu, 19. yüzyılın ilk yarısı boyunca devam edecek olan siyasî manzarayı anlatmaktaydı. Verona Kongresi, Napoleon sonrasında kurulmaya çalışılan ortak Avrupa hayalinin sonuna gelindiğini göstermesi açısından da önemlidir. Bundan sonra beş büyük devlet en azından 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’nın sorunlarını tartışmak üzere bir kongre masası etrafında toplanmamışlardır. Kısacası Verona Kongresi, Avrupa’da oluşturulmaya gayret edilen Kongreler Sistemi’nin de sonu anlamına gelmekteydi. Avrupa, yeniden tek sesli bir kıta olmuştu.

Yeni Düzeni Tehdit Eden Gelişmeler

Viyana Kongresi ve onun bir ürünü olarak ortaya çıkan Metternich Sistemi, aslında baştan itibaren büyük bir sorunla yola çıkmıştı. Hem Kongre’nin hem de Metternich Sistemi’nin en ciddi zaafı, Fransız İhtilali ve getirdiği yeni dünya anlayışına adeta yokmuş gibi yaklaşmaktan kaynaklanıyordu. 1820’li yılların başından itibaren neredeyse bütün kıta 10 yıldan daha uzun sürecek yeni bir ihtilal dalgası ile karşılaşmaktan kurtulamayacaktı. Bu ihtilallere yön veren temel duygu, Fransız İhtilali’nin en önemli ürünleri ve simgeleri arasında yer alan özgürlük isteği ile doğrudan ilgiliydi.

1823 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı James Monroe, Kongre’de tarihte Monroe Doktrini olarak adlandırılacak konuşmasını yaptı. Başkan Monroe, ABD’nin yeni kurulan devletleri tanıdığını ve herhangi bir Avrupalı gücün bölgeye müdahalesini kendisine karşı yapılmış bir eylem olarak göreceğini ilan ediyordu. Kısacası Metternich’in her türlü ihtilale müdahale edilmesi seklinde özetlenebilecek doktrinine Başkan Monroe, Amerika kıtasının bundan muaf olduğu ve Avrupalı devletlerin nüfuz alanı dışında kaldığını gösteren bir doktrinle cevap vermiş oluyordu.

1821 yılında Çar I. Alexander’ın hizmetinde çalışan Alexander İpsilanti, Yunanistan’ı, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayırarak bağımsız bir devlet haline getirmek amacıyla bir isyan başlattı. Yunan İsyanı, yukarıda anlatılan İtalya, İspanya ve Portekiz’deki ihtilallerden farklı olarak bağımsız bir devlet hedef i ile başlatılan bir hareketti. Ancak bu hareketin asıl farkı, başladığı coğrafya ile ilgiliydi. İpsilanti’nin, Eflak-Boğdan (Romanya)’da başlattığı ayaklanma, Hristiyan Avrupa’nın yanı başında yer alan ve Müslüman bir hükümdarın kontrolü altında bulunan topraklarda ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla Hristiyan Avrupa devletlerinin Viyana Kongresi’nde oluşturulan Avrupa Uyumu’na dahil edilmeyen Osmanlı İmparatorluğu’nun karşılaştığı bu isyana gösterecekleri tepki oldukça önemliydi. Bu olay aynı zamanda, I. Alexander’ın tahminini de doğrulamaktaydı. Çar, Avrupa’da kurulan yeni düzeni sarsmaya aday en nazik bölgelerden birinin Osmanlı toprakları olduğunu vurgulamıştı. Nitekim ABD’nin ardından, İngiltere de yeni devletleri tanımakta gecikmedi. I. Alexander’ın 1825 yılında ölmesinden sonra I. Nicholas’ın, ağabeyi Constantin’in yerine tahta çıkmasını kabul etmeyen Rus ordusunda görevli yaklaşık 3000 subay ve asker St. Petersburg’da, Senato Meydanı’nda 14 Aralık 1825 (26 Aralık 1825)’te isyan ettiler. İsyan son derece sert bir şekilde bastırılarak aralarında Albay Pavel Pestel’in de bulunduğu beş Dekabrist lideri ve Kuzey Topluluğu’nun önemli ismi sair Kondratti Ryleev idam edildi.

1824 yılında XVIII. Louis’nin ardından Fransa tahtına oturan X. Charles, ertesi yıl Yasama Meclisi’nden bir dizi kanunu geçirmeye çalıştı. Bunlar arasında en dikkat çekici olanlar, ihtilal sonrasında Fransa’dan göç etmek zorunda kalan aristokratların mal varlığı ve ruhban sınıfının yeniden ayrıcalıklı bir konuma yükseldiği izlenimini uyandıran kanunlardı. Ayrıca ruhban sınıfının yeniden eğitim-öğretim kurumlarında görev almasını sağlayacak bir yasa ile kiliselerde kutsal sayılan şeylere yapılacak saygısızlıkların ölümle cezalandırılmasını öngören bir kanunun çıkmasını talep ediyordu.

Kral’ın, Fransa’yı ihtilal öncesindeki ataları gibi tek başına yönetmeye kalkışması, büyük bir tepki ile karşılaştı. Paris’te, 27 Temmuz 1830’da başlayan ve Fransız tarihinde Üç Şanlı Gün (Les Trois Glorieuses) olarak anılacak ihtilal süreci başladı ve 29 Temmuz’a kadar devam etti. Bu üç gün boyunca yaşanan olaylara daha çok isçiler, öğrenciler ve entelektüeller katıldı. Sorunun kontrol edilmekten giderek uzaklaştığını gören X. Charles, tahtını bırakarak İngiltere’ye kaçmak zorunda kaldı. Kralın tahtını terk etmesi, 1789 sonrasındaki yaklaşık 20 yıllık dönem istisna tutulduğunda Fransa’yı 200 yılı askın süredir idare etmekte olan Bourbon hanedanının da sonu anlamına geliyordu. Fransa’nın tarihinde hayli yüksek bir yer işgal eden ve Bourbon hanedanına akraba olan Orleance (Orleans) Dükü LouisPhillippe parlamentonun teklifi ile 7 Ağustos 1830’da Fransa’nın yeni Kralı oldu. Bundan sonra Louis-Philippe, 1848 yılına kadar Fransız tahtında oturacaktı.

Louis-Phillippe’in tahta çıkması, Fransa’da büyük burjuvaziyi oluşturan bankerler, tüccarlar ve sanayicilerin zaferi demekti. Nitekim ihtilal sonrasında Louis-Philippe, tam da onların istediği gibi bir siyaset izledi. Tahta çıktığı andan itibaren Fransa’nın değil Fransızların Kral’ı olacağını ilan etti. Bunu ispat etmek adına da Bourbon hanedanının üzerinde zambak olan bayrağını değil İhtilal Fransa’sının üç renkli bayrağını dalgalandırdı. 1814 Anayasası yine yürürlükte kaldı.

19. Yüzyılın İlk Yarısında Etkili Olan Temel Siyasi Akımlar

18. yüzyıl, kendisini takip edecek olan yeni yüzyılın şekillenmesi açısından kalıcı etkilerde bulundu. Özellikle 18. yüzyıla adını veren Aydınlanma Dönemi, insanlığın o ana kadar meydana getirmiş olduğu birikimi neredeyse tamamen değiştirdi. Aydınlanma ile birlikte akılcılık (rasyonalizm) ilkesinin hayatın her alanına damga vurması, beraberinde yüzlerce yıldan beri oluşturulan mirasın sarsıntıya uğramasını getirdi. Akılcılığın doğal sonucu olarak düşünce ile inanç yer değiştirdi. Yani dinin hayatın bütün alanlarını belirleme iddiası, giderek zayıfladı. Nitekim 18. yüzyıl, dinin boşalttığı sanılan alanı dolduracak ve 19. yüzyılın tamamında çok etkili olacak bazı siyasi akımların temellerinin atıldığı dönem oldu. Bu siyasi akımlardan özellikle iki tanesi, 19. yüzyılın ilk yarısı boyunca hem fikri hem de siyasi bakımdan birbirleriyle rekabet ettiler. Bu iki akım;

  • Liberalizm ve
  • Muhafazakârlık idi.

Her ikisi de gerek düşünce temelinde gerekse siyasi olarak uygulamaya konulmaları açısından oldukça önemlidir. Yüzyılın ilk yarısında etkili olan siyasi akımlardan milliyetçilik ve sosyalizm ise 1848 İhtilallerine yön verdiği için ayrı bir bağlamda değerlendirilmeleri daha doğru olacaktır.

İnsanlığın özgürleşme tarihi kadar eski olduğu ortaya çıkar. Dolayısıyla insanlığın tarihi boyunca özgürlük uğruna gösterdiği çabanın Liberalizme katkı sunduğu açıktır. Fakat burada anlaşılması gereken şey, Liberalizm ve diğer siyasi akımlarla birlikte insanların düşüncelerini daha sistematik biçimde ifade etmeye başlamasıdır.

Bir siyasi akım olarak kendini var etmeye başladığı günlerden itibaren Liberalizm;

  • Siyaset ve
  • İktisat olmak üzere iki ayrı özgürlükler alanı oluşturdu.

Liberalizmin tarihine önemli katkılar yapmış olan İngiltere’de, John Locke ve daha sonra Jeremy Bentham ve John Stuart Mill gibi düşünürler, Liberalizmin ilkelerinin şekillenmesinde önemli rol oynadılar. Liberalizmin siyasi programını insanı kuşatan iki kuruma, yani Kilise ve Devlet’e karşı verilecek mücadele oluşturdu. Böylece Liberalizm, ortaçağdan devralınan siyasi mirası reddederek onun değiştirilmesi gerektiği düşüncesine yoğunlaştı. Liberal düşünceye göre bu sıkıntıları asmanın yolu hukukun üstünlüğü, hoşgörü ve insan hakları gibi kavramların güçlenmesinden geçmekteydi.

Liberalizm, siyasi özgürlükler konusunda ısrarcı olduğu gibi iktisadi alanda da özgürlükten yanaydı. Liberalizmin iktisat teorisi, üç ana kaynaktan beslenmekteydi. İngiltere’de Adam Smith ve Manchester Okulu, liberal iktisat düşüncesinin gelişmesine katkı sunarken Fransa’da da Jean Baptiste Say’ın fikirleri, liberal iktisat birikimi açısından önemlidir. Liberalizmin iktisat teorisi, genel olarak iki temel ilke etrafında şekillendi. Öncelikle arztalep dengesi olarak tarif edilen kavramla piyasanın hiçbir gücün müdahalesi olmadan kendi kendine isleyebilen bir mekanizmaya sahip olduğu iddia edildi. Bu teoriye göre bir ürünün fiyatı, talep ile o ürünün piyasadaki miktarına göre kendiliğinden oluşacaktı. Dolayısıyla piyasa ile ticaretin ve üretimin dinamiklerine hiç bir müdahale olmamalıydı. Liberal iktisat düşüncesine yön veren ikinci ilke ise Adam Smith’e atfedilen “Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler” (Laissez Faire, Laissez Passer) cümlesi ile özetlenen serbest ticaret fikriydi. Buradan yola çıkarak girişim özgürlüğü vurgulanıyor ve gümrük duvarları olmadan malların tüm dünyada serbestçe dolaşması isteniyordu. Liberalizmin iktisat düşüncesi, insanın akıllı bir varlık olduğuna duyulan derin inançla yakından ilgiliydi. Nasıl ki bir üretici malını en pahalı fiyattan satmayı düşünecek kadar akılcı ise bir alıcı da aynı malı en düşük fiyattan satın almaya çalışırdı. Yani piyasaya yön veren dinamik, yine insanın akıllı bir varlık olduğuna duyulan engin güvendi.

19. yüzyılın ilk yarısında tıpkı Liberalizm gibi hem bir siyasi akım hem de devleti yönetme sansına sahip olma açısından diğer bir önemli düşünce sistemi Muhafazakârlık oldu. Aslında muhafazakâr düşünce de Liberalizm gibi 18. yüzyıl boyunca yapılan tartışmaların etkisiyle şekillendi. Genel olarak muhafazakârlığı, liberalizmin savunduğu bütün fikirlerin neredeyse tamamen aksini savunan siyasi akım olarak tarif etmek yanlış sayılmaz. Muhafazakâr düşünce sisteminin oluşumundaki en önemli ismin Edmund Burke olduğu belirtilmelidir. Burke’ün, İngiltere’deki çalışmalarının yanı sıra Fransız düşünce adamları, François René de Chateaubriand, Louis de Bonald ve Joseph de Maistre’nin muhafazakâr düşüncenin oluşumuna önemli katkıları oldu.

Muhafazakâr düşünce sistematiğinde kurumlara ve geleneğe karşı derin bir güven vardır. Dolayısıyla muhafazakâr düşünce kökü olmayan her şeye karşıdır ve uzun yılların tecrübesi ile oluşturulmuş birikime saygı duyulması gerektiğine inanmıştır. Bu temel yaklaşımın doğal sonucu olarak kopuş yerine sürekliliğe önem verilmiştir. Muhafazakârlar, liberallerin aksine insanın doğuştan günahkâr yaratıldığına inanmışlardır. Onu günahından arındırma görevi ise Kiliseye aittir ve kilisenin yeri bu nedenle tartışılmamalıdır. Muhafazakârlık, her türlü ihtilal girişimine tepkiyle yaklaşsa da ilerleme karşıtı ve ön yargılara hapsolmuş bir gelenekçilik olarak da değerlendirilemez. Bu noktada İngiliz muhafazakârlığı, tıpkı liberal düşüncede olduğu gibi her şeye müdahale eden bir devlet fikrine sıcak bakmaz. Bu ılımlı yaklaşım, İngiltere’de pek çok liberal ilkenin yasama geçirilmesinin de önünü açmıştır. İngiltere’de özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısına damga vuracak Benjamin Disraeli, Muhafazakâr Parti’nin en önemli ismi ve Başbakan olarak pek çok değişime imza atmıştır.

İngiliz muhafazakârlığı ile Avusturya muhafazakârlığı arasındaki fark, hiç şüphesiz iki ülkenin tarihi birikimi ve mevcut durumuyla ilgilidir. İngiltere’de Magna Carta (1215)’dan itibaren Kral’ın yetkilerini sınırlandıran ve yüzyıllara yayılan bir mücadele yaşanmıştır.

Sanayi Devrimi

18. yüzyılın son çeyreğinden itibaren önce İngiltere’de ortaya çıkan ardından bütün Avrupa’yı ve Dünya’yı etkileyecek olan yeni üretim biçiminin adı Sanayi idi. Daha sonra Sanayi Devrimi olarak adlandırılacak bu gelişme, zamanla bütün Dünya’yı dönüştürecek büyük bir değişim hareketinin olmaktan çıkarılarak makineler aracılığıyla yapılması biçiminde tarif etmek yanlış sayılmaz.

İngiltere, tarihsel tecrübeleri ve birikimi itibarıyla kendisini Kıta Avrupası’ndaki devletlerden ayıran bir seyir izledi. 1215 yılında kabul edilen Magna Carta’dan itibaren İngiliz siyaseti, parlamentonun giderek önem kazandığı ve Kral’ın yetkilerini sınırlandırdığı bir yapıya dönüştü. Özellikle Şanlı Devrim (1688) ’den sonra parlamento, neredeyse Kral’a üstün konuma geçti. Parlamentonun böyle bir güce erişmesi, doğal olarak onu oluşturan mülk sahibi ve özellikle toprak sahibi kesim ile Londra merkezli tüccar sınıfının güçlü ilişkiler geliştirmesine yol açtı. 1688’den, 1832 yılına kadar İngiliz iktidarı genel olarak bu sınıfların egemenliği altında kaldı. Bu sınıflar arasındaki ittifak ise Sanayi Devrimi’nden önce gerçekleştirilmesi zorunlu olan bir başka değişimi, Tarım Devrimi’ni şekillendirdi. İngiltere, 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde büyük bir koloni imparatorluğu kurmayı başarmıştı. Ayrıca hem Avrupa’da hem de Amerika kıtasında geniş ticaret imkânlarına ve pazarlara kavuştu. İngiltere uzun yıllara mal olsa ya da başarısızlıkla sonuçlansa da yeni icatların önünü açabilecek tek ülkeydi.

İngiltere’nin, pamuk ve tekstil sanayisinde bütün dünyaya egemen olması, buharlı motorun tekstil fabrikalarında kullanılması ile ilgiliydi. Arkwright’ın açtığı yoldan giden İngiliz tekstil sanayisi kısa sürede yüksek miktarlarda mal üretmeyi başardı. Bu gelişmen in altında yatan icadı, yani buharlı motoru, 1763 yılından itibaren yaptığı çalışmalarla gerçekleştiren kişi, Glasgow Üniversitesi’nde teknisyen olarak çalışan James Watt idi. Buharlı motorun icadı ile İngiliz sanayisi için yeni bir dönem başlıyordu. Tekstil sanayisine yaptığı katkının yanı sıra buharlı motor, özellikle madenciliğin ve demir-çelik sanayisinin gelişmesi açısından kritik bir rol oynadı.

Sanayinin dönüştürücü kimliği, Kıta Avrupa’sının da bu gelişmelere ayak uydurması ile sonuçlandı. Ancak Kıta Avrupa’sında sanayinin gelişimi İngiltere’nin aksine tekstil sanayisinden daha çok demir yolları ile başladı. Avrupa’da İngiltere’nin açtığı yolu izleyen ilk ülke Belçika oldu. Belçika’da ilk demir yolu, Brüksel ile Malines arasında 1835 yılında hizmete açıldı ve ilk yılında yarım milyondan fazla yolcu taşıdı. Belçika’nın ana planı, coğrafi pozisyonunu kullanarak İngiltere, Fransa, Almanya ve Hollanda arasında bir kavsak olmak seklinde belirlenmişti. Belçika, 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Avrupa’nın en yüksek sermayesine sahip ülkelerinden birisine dönüştü. Fransa da İngiltere ve Belçika’yı izledi. Fransa’da ilk demir yolu, Paris ile St. Germain arasında 1837 yılında hizmete açıldı. Yaklaşık on yıl sonra Fransa, İngiltere’dekinin üçte biri kadar olsa da 3 bin km’yi asan bir demir yolu ağına sahip hale geldi. Takip eden yıllarda Fransa’da sanayi hızlı bir şekilde gelişti. Alsace, Normandiya ve Nord gibi tekstil bölgelerine Lorraine ve Loire gibi maden sanayisinin geliştiği bölgeler eşlik etti.

Sanayi Devrimi, insanlık tarihi açısından önemli bir asama olmakla birlikte başta İngiltere olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde ciddi sonuçların dogmasına yol açtı. İngiltere’de 1750-1850 yılları arasında nüfus üç kat artarak 10 milyondan 30 milyona çıkmıştı. Bir yandan nüfus baskısı diğer taraftan küçük toprak sahiplerinin (yeomanry) topraklarını kaybetmesi, kırsal alandan şehirlere doğru yoğun bir göç dalgasına sebep oldu. Mesela İngiltere’de 1785 yılı itibarıyla Londra dışında nüfusu 50 bini geçen yalnızca üç şehir varken 70 yıl gibi kısa bir süre sonra nüfusu 50 binden fazla 31 şehir ortaya çıkmıştı. Hızla artan nüfus, genel olarak kömür madenleri ve sanayi açısından zengin olan orta ve kuzey İngiltere’ye doğru göç etti. Tekstil sanayisinin kalbi konumundaki Manchester, 1772 yılında yalnızca 25 bin kişiye ev sahipliği yaparken 1851 yılına gelindiğinde şehrin nüfusu 455 bine yükselmişti.

1802 yılında Fabrika Yasası (Factory Act) ’nın, parlamentodan geçirilmesin de Muhafazakâr Parti’nin önemli ismi Robert Peel (1788-1850)’in büyük katkısı oldu. Yasa ile çocukların tekstil fabrikalarında çalışmasının önü açıldı.

Sanayi Devrimi, yeni bir sınıf olarak sanayi burjuvazisinin ortaya çıkmasına yol açtığı gibi ona rakip konuma gelen isçi sınıfının doğusunu da hazırladı. Sanayinin, temel üretim biçimi halini almasıyla kapitalist ekonomik düzen yeni ve daha kapsamlı bir forma büründü. Bu yeni ekonomik düzeni var eden iki temel bileşen vardı:

  • Seri üretimin gerçekleştirilebilmesi için yeterli hammadde kaynağına sahip olmak ve
  • Üretilen malı satabilecek yeni pazarlara ulaşmak.

Bu bağlamda İngiltere, sanayileşmesini gerçekleştiren ilk ülke olarak 1870’li yılların başlarına kadar rakipsiz konumunu sürdürdü. Ancak 19. yüzyılın son çeyreğine girilirken birleşmelerini tamamlayan İtalya ve Almanya gibi sanayileşmiş ülkelerle Alsaice-Lorraine’i, Almanya’ya kaptırdıktan sonra Avrupa dışına yönelmek zorunda kalan Fransa’nın yarışa dahil olması, yeni bir siyasi ortam yarattı. 19. yüzyılın son çeyreği, Avrupa’nın büyük devletlerinin hammadde ve pazar arayışları uğruna sömürgeciliğin yeni adı olan emperyalizmin doğusuna zemin hazırladı. Nihayet sanayileşmiş ülkelerin birbiriyle girdikleri emperyalist mücadele, I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesine kadar devam edecekti.