STRATEJİ VE GÜVENLİK - Ünite 8: Türkiye’de Strateji ve Güvenlik Özeti :

PAYLAŞ:

Ünite 8: Türkiye’de Strateji ve Güvenlik

Türkiye’de Strateji ve Güvenlik

Türkiye, geleneksel olarak sosyal ve siyasal gelişiminde güvenlik kavramını çok fazla kullanan ülkelerden birisidir. Türk toplumu uzun yıllar belirli bir güvenlik kültürüyle tanımlanmıştır ve güvenlik bu kapsamda birçok başka düşüncenin üstünde yer almıştır. Bu çerçevede, Türkiye’de güvenlik ve strateji kavramlarının nasıl tanımlandığını, güvenlik kültürünün nelere dayandığını, strateji ve güvenlik politikalarının ne şekilde hayata geçirildiğini anlamak önemlidir.

Türkiye’de Strateji ve Güvenlik Tanımlamaları

Türkiye, geçmişten günümüze sosyal ve siyasal gelişmişlikte güvenlik kavramını en üst safhada tutmuştur. Türkiye’de “strateji” ve “güvenlik” kavramları neredeyse birbirinin yerine geçen bir kullanım alanına sahiptir. Güvenlik kavramı, kimi zaman “askeri strateji”yi çağrıştırırken; resmi söylemde kullanılan “ulusal güvenlik” ifadesinin ilgili kurumlarca yapılan tanımlarına bakıldığında, kavramın “genel strateji”yle benzeştiği görülür.

Türkiye’de güvenlik stratejisi ilk olarak 2. Dünya savaşı sonrası gündeme gelmiştir. 1961 Anayasasında Milli Güvenlik Kurulunun oluşturulması sivil ve askeri düzeyde “ulusal savunma” anlayışı yerini “milli güvenlik” anlayışına bırakmıştır.

Türkiye’nin resmi düzeydeki milli güvenlik söylemi beka, ülkesel bütünlük ve rejimin korunması gibi temel esaslarca belirlenmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda bağımsızlık, bütünlük, ülkenin bölünmezliği, Cumhuriyet ve demokrasiyi koruma hedefleri esas alınmıştır. Türk silahlı kuvvetlerinin çeşitli belge ve açıklamalarında ulusal bağımsızlığın, egemenlik ve toprak bütünlüğünün, ülkenin çıkarlarının korunmasını esas alındığı bilinmektedir.

Ulusal güvenlik politikası, Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi (MGSB) olarak anılan bir belge çerçevesinde çizilmektedir. Kamuoyunda ‘Kırmızı Kitap’ olarak da bilinen MGSB, MGK’nın Bakanlar Kurulu adına hazırladığı ulusal güvenlik konusundaki politika belgesidir. Bakanlıklar ve Genelkurmay bu belge ışığında genel politika ve stratejilerini belirlerler. MGK, gizli bir belge niteliğindeki MGSB’yi, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası ve Türkiye halkının refahına ilişkin izlenecek milli güvenlik siyasetinin esaslar›n› içeren; Türkiye Cumhuriyeti’nin milli menfaati ve milli hedeflerini, milli hedeflere ulaşılması için takip edilecek iç ve dış güvenlik ile savunma siyasetlerine ilişkin esasları kapsayan bir yol haritası şeklinde tanımlamaktadır.

TSK’ya göre Türkiye’nin güvenlik politikası;

  • Bölgesinde güç ve denge unsuru olmak
  • Çevresindeki devletlerle barış ve güvenlik koridoru oluşturmak, bunu geniş bölgelere yaymak
  • Ulusun toprak bütünlüğün korunması, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel temel kimliğinin korunmasını sağlamak

Türkiye’de strateji ve güvenlik kavramı askeri terimlerle tanımlanır. Strateji söylemini ilk sahiplenen kurum Genelkurmay Başkanlığı olmuştur.

Türkiye’nin Güvenlik Kültürü

Türkiye’nin güvenlik söylemi üzerinde belirleyici olan güvenlik kültürü tarihsel ve coğrafi unsurlar olmuştur. Tarihsel açıdan Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet döneminin başlangıcına denk, komşuları ve batılı müttefikleriyle belirleyici olmuştur.

Türkiye’nin güvenlik kültüründe Osmanlı İmparatorluğu’nun etkisini ortaya koyan ögelerden ilki, “yalnız kalma ve toprak kaybı” korkularıdır. Osmanlı İmparatorluğu on dokuzuncu yüzyılda Avrupalı büyük güçlere bağımlı hale geldikçe, “ayrılma ve toprak kaybı korkusu” güvenlik kültürünün temel yönü haline gelmiştir. Bu korku esasında Sevr Antlaşmasıyla pratiğe dökülmüştür; özellikle Soğuk Savaşın sona ermesinin hemen ertesinde Türkiye’nin terörle mücadelesi ve Avrupa Birliği ile yürüttüğü sorunlu ilişkiler güvenlik söyleminde bu unsurların belirleyiciliğini artırmıştır.

Türkiye’nin güvenlik kültüründe Osmanlı İmparatorluğu’nun etkisini ortaya koyan öğelerden ikincisi, güç dengesi sistemidir. Türkiye Cumhuriyeti de İmparatorluğun gücünün azalması sonucunda Avrupalı büyük güçlerle ilişkilerinde güç dengesini güvenlik davranışının ayrılmaz bir unsuru haline getirmesi yaklaşımını devralmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Türkiye’nin güvenlik kültürüne bir diğer mirası da, İmparatorluğun özellikle yakın çevresinde yarattığı olumsuz algılamalardır. Örneğin, Türkiye’nin Kuzey komşusu Rusya’ya karşı güvensizlik algılamalarının temel dayanağı Osmanlı tarihinde bulunabilir.

Osmanlı İmparatorluğundan miras kalan bir başka tarihsel unsur batılılaşmadır. 18.yy.’da Osmanlı İmparatorluğunda başlayan batılılaşma hareketi, Türkiye’nin batı odaklı politikalarını harekete geçirmiş, güvenlik politikalarında da Türkiye’nin batılı devlet sistemi içindeki yerini güvence altına alma çabasında önemli etkisi olmuştur.

Coğrafi açıdan jeostratejik konumu Türkiye’nin güvenlik ihtiyacını şekillendiren unsur olarak karşımıza çıkar. Anadolu yarımadası, üç tarafında yer alan denizler, doğudaki dağlık arazi geçilmesi zor doğal sınırlar konumundadır. Türkiye’nin savunma avantajı vardır. Boğazlar Türkiye’yi stratejik açıdan uluslararası bir güç haline getirmiştir fakat bir güvenlik sorunu da yaratmıştır. 19.Yy.’da boğazların kontrolünü ele geçirmek Avrupa diplomasisinin temelini oluşturmuştur.

Jeostratejik konumunun ortaya çıkardığı güvensizliğe bir diğer örnek de, Türkiye’nin fazla sayıda ve çok farklı nitelik, rejim, ideoloji ve hedeflere sahip komşuları olmasıyla ilgilidir.

Türkiye’nin Güvenlik ve Strateji Uygulamaları

Türkiye, soğuk savaş döneminde stratejisinin neredeyse tamamını NATO politika ve stratejileri çerçevesinde belirlemiştir.

Soğuk savaşın sona ermesiyle yeni tehdit odaklarının tanımlanması, Türkiye için yeni bir strateji ihtiyacını ortaya koymuştur. 1990’lı yılların ilk yarısında stratejinin temel motivasyonu soğuk savaş sonrası dönemde yalnızca NATO’ya bağlı kalarak güvenliğin sağlanamayacağı, dolayısıyla Türkiye’nin kendi stratejilerini belirlemesi düşüncesi ortaya çıkmıştır.

Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu bölgelerini istikrarsızlık ve krizlere teslim oluşunu caydırıcılık ve ileri savunma gibi temel stratejilere ek olarak aşağıdaki hususlar belirlenmiştir;

Kriz yönetimi: Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren krizlerde anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözümüne ve ayrıca birleşmiş milletler ve bağlı olunan ittifaklar çerçevesinde uluslararası krizlerin çözümüne katkı sağlamaktır.

Kolektif güvenlik: başta NATO olmak üzere uluslararası ve bölgesel ittifaklar içerisinde aktif olarak yer almaktır.

Türkiye’nin Güvenlik Politikaları

Türkiye’de soğuk savaş döneminde güvenlik politikalarının temelini batı ittifakı içinde yer alma, kuzeydeki komşusu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinden gelen tehdidi bertaraf etme anlayışı oluşturmuştur. Türkiye’nin güvenlik politikaları ilk olarak soğuk savaşın sonra ermesiyle, uluslararası koşulların yarattığı yeni güvenlik tehditleri karşısında 1990’lı ve takip eden yıllarda dengeleri değiştiren 11 Eylül saldırısı sonrasında yeniden şekillenmiştir.

1990’lı Yıllar: Türkiye Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla ortaya çıkan boşluktan kaynaklanan çatışmaları tehdit olarak algılamış, sonrasında yaşanan istikrarsızlık ortamında özellikle doğu Avrupa’da yürütülen istikrar misyonlarında uluslararası tolumla birlikte hareket etmiştir. Güvenlik anlayışı bakımından istikrara ihtiyacı olan bir ülke olarak Türkiye’nin çevresindeki istikrarsızlıklar karşısında denge arayışı olmak dışında fazla bir seçeneği yoktu. Genel olarak, bölgesel çatışmalara karışmama politikası gütmüş olsa da, bu dönemde uluslararası koşullarla birlikte iç siyasi koşullarında etkisiyle Ortadoğu’da Körfez Savaşı, Kafkasya’da Dağlık Karabağ, Balkanlarda Bosna Hersek ve Kosova krizlerine taraf olmak zorunda kalmış ve aktif politika izlemiştir.

Ortadoğu Türkiye’nin daha 1980’li yıllarda tehdit olarak algıladığı bir bölge olmuştur. Irak ve Suriye’nin bölgede etkin olma çabaları ve silahlanmaları karşısında endişe duymuştur. Türkiye’nin Irak ve Suriye ile Fırat ve Dicle sularını paylaşımından kaynaklanan su sorununun krize ve çatışmaya dönüşme ihtimali göz önünde bulundurularak silahlanma bütçesindeki artışa neden olmuştur. Soğuk savaş sonrasındaki körfez krizi Türkiye’nin bölgeden aldığı tehditleri daha da güçlendirmiştir. Bu dönemde Türkiye Kafkasya’da da güvenliğine yönelik tehditler algılamıştır.

1990’lı yılların ilk yarısı Türkiye Ege’den algıladığı güvenlik tehdidinin sürekli yaşanan krizlere dönüştüğü bir dönem olmuştur. 1996’da Ege denizinde bulunan insansız kayalar üzerinde hâkimiyet kurma çabaları Yunanistan ile sıcak çatışma eşiğine getirmiştir.

Doksanlı yılların sonlarına yaklaşıldığında Türkiye’nin yeni stratejisi geleneksel güvenlik tehditlerinin yanında, uluslararası terörizm, uyuşturucu kaçakçılığı ve enerji güzergâhları gibi konulara, ayrıca Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu bölgelerini de kapsayacak şekilde istikrarsızlık ve krizlere odaklanmıştır. Bu çerçevede caydırıcılık ve ileri savunma gibi temel stratejilere ek olarak aşağıdaki hususlar benimsenmiştir:

  • Kriz yönetimi; Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren uluslararası krizlerde anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözümüne ve ayrıca BM ve bağlı olunan itti- faklar çerçevesinde uluslararası krizlerin çözümüne katkı sağlamak;
  • Kolektif güvenlik; başta NATO olmak üzere, uluslararası ve bölgesel ittifaklar/kuruluşlar içerisinde aktif olarak yer almak.

Türkiye’nin Güvenlik Politikalarının Kurumsal Yapısı

Her ne kadar son yıllarda yapı hızla değişse bile hali hazırda geçerli mevzuat çerçevesinde Türkiye’nin ulusal güvenlik politikalarının belirlenmesindeki temel aktörler, Türk Silahlı Kuvvetleri, MGK ve diğer yürütme organları olarak sıralanabilir. Bu aktörlerin ulusal güvenlik sisteminin belirleyicileri olmaları 1982 anayasasının 117. Ve 118. Maddeleri ile bu maddelere ilişkin değişiklikler (2003) ve buna uygun çıkarılan 2945 sayılı milli güvenlik kanununa dayalıdır.

1982 anayasası yürütmenin başı olarak Cumhurbaşkanı’na ulusal güvenlik konularında önemli yetkiler vermektedir. TBMM adına TSK’nın başkomutanlığı temsil etmek, TSK’nın kullanımına karar vermek, Genelkurmay Başkanı atamak, MGK’yı toplantıya çağırmak ve MGK’ya başkanlı etmek bu yetkileri arasındadır.

2001 yılında başlayan AB uyum çerçevesinde yapılan değişikliklere kadar MGK, devletin milli güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve uygulanması ile ilgili alınan tavsiye kararları ve gerekli koordinasyonu sağlaması konusundaki görüşleri Bakanlar Kuruluna bildirmek ile yükümlü olan bir kurumdu. 2003’te MGK kanununda yapılan değişiklikle MGK “bildiren” kurum olmaktan çıkarılarak “tavsiye eden” bir kurum haline dönüşmüştür.